1. Kas, 2018

 Şiddetin herhangi bir sebebinin olduğunu tespit etmek, bazen meşrulaşmasına da neden olur. Yine de belli başlı toplumsal sorunların, şiddetin yaşanmasına imkan tanıdığını söylemek mümkün. Özellikle kadınlara karşı işlenen suçlar söz konusu olduğunda, bunun kadın bedeni üzerinde kurulmak istenen bir denetim, uygulanmak istenen bir güç olduğunu söylemek mümkün. Uzun zamandır şiddetin nedeni üzerine saptamalar yapıyoruz. Bence tüm bunları bir kenara bırakıp, şiddetin ortaya çıkışını engelleyecek önleyici tedbirlere odaklanmalıyız. Çünkü tarihten bu güne kadar, her toplumda bu durumlar var oldu. Günümüzde de gerek Avrupa’da gerek Amerika’da gerekse Doğu ülkelerinde yaşanıyor. Ataterkil sistemi beslediğimiz sürece de devam edecek. Madem ki sorun politik, o zaman siyaseten çözümler bulmalıyız.

Son olarak Gönyeli'de Gülbahar Ulutan'ın "eski sevgilisi" tarafından öldürülmesi ile kadın cinayetlerine bir yenisi daha eklendik. Basından öğrendiğimiz kadarıyla, katil önceden polise şikayet edilmiş ama sonuç ortada. Demek ki güvenliği sağlamak konusunda aciz bir haldeyiz. Üzüldük ama bu yeterli değil. İş yapmak gerekiyor. 

*Üzerinde yaşadığımız toprakların ve sahip olduğumuz devletin kapasitesi, yoğunlaşan nüfusu kontrol altında tutmakta yeterli olmadığı için, toplum içinde yaşanan karmaşa ve şiddetle de baş edilemiyor.

*Bizdeki eksiklik, şiddetin önüne geçecek devlet mekanizmasını işletememek ve sonrasında oluşan mağduriyeti giderecek ve kişileri güçlendirecek çalışmalar yapmamak. Böyle olunca şiddet uygulayan kişiler bir ceza alarak hayatlarına devam ediyor, hatta ardından benzer fiillerle suç işliyorlar.

*Toplum, gelinen noktada huzursuz ve kaygılı. O yüzden bahsettiğim önleyici ve iyileştirici yöntemlere odaklanmak gerek. Mesela eğitim bunun en önemli ayağı. Küçük yaştan itibaren özellikle cinsiyetler arasındaki eşitliği öğretmeliyiz. Çünkü kadına yönelik şiddete dair yapılan çalışmalar, erkek şiddetinin bu eşitliği yok saymaktan kaynaklandığını gösteriyor. Diğer bir eksiklik, bu tip suçların ardından sadece cezalandırmaya odaklanılmasından kaynaklanıyor. Son zamanlarda caydırıcı nitelikte yüksek cezalar veriliyor olsa da, cezaevine giren bir kişinin zihniyeti değişmiyor. Hapishanenin koşulları ortada, kişiler çoğu zaman farklı suçlarla tanışıp daha da kriminal hale geliyor.

*Şiddete maruz kalan kişilerin travmalarını giderecek bir sistem de mevcut değil. Aslında devlet o kişileri yalnız bırakıyor. Oysa ki sosyal devlet ilkesi gereği yapılması gerekenler var. Lefkoşa Belediyesi’nin yürüttüğü çalışma dışında, devletin bünyesinde herhangi bir sığınma evi yok. Kadınlar şiddete maruz kalma ihtimalinde nereye gideceklerini bilmiyorlar. Polis teşkilatının bu alanda yetişmiş özel birimleri olmadığı için, yaşanan mağduriyet zaman zaman ikiye katlanıyor. Bunlar aslında sorunun birçok parçası olduğunu gösteriyor. Bu yüzden devletin artan şiddet olayları karşısında, geniş çaplı ve çok bileşenli bir strateji planı oluşturması gerekiyor.

*Geçtiğimiz yıllarda yapılan Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele çalıştayında çıkarılan ulusal eylem planı tüm noktaları ile hayata geçirilmeli. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dairesi işlevselleştirilmeli ve kadına yönelik şiddete karşı yasa hazırlanıp mevzuatımıza dahil edilmeli.

*Tabi ki tüm bunların önüne bir bütçe sıkıntısı da çıkarılıyor. Yürünecek yol hazırken, para yok bahanesi altında tıkanıklık yaşanıyor. Sanırım şiddetle mücadeleyi konuşurken, bu alanda yürütülecek çalışmalar için bütçede ayrılan miktarında ciddi bir şekilde ele alınması gerekiyor.

 

 

5. Nis, 2018

KKTC Başbakanı ve Dışişleri Bakanı, geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirdikleri yurtdışı resmi ziyaretinde TC yetkilileri ile görüştü. Yapılan temaslar neticesinde, özellikle TC Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, nüfusumuzu Kıbrıslı Rumlarla eşitlememiz yönünde bir telkinde bulundu. Önceki senelerde de Kıbrıslı kadınlara benzer önerilerde bulunan Erdoğan, Kıbrıslı Rumlarla nüfusumuzu orantılı bir hale getirmek için: “Hem doğurmuyorsunuz, hem de oraya nüfus götürmemize karşı çıkıyorsunuz. Madem nüfus aktarmamızı istemiyorsunuz, siz de doğurun. Burada 3 ama Kıbrıs için 4 çocuk öngörüyorum çünkü nüfusa ihtiyacımız var” demişti. Kadınları kuluçka makinesi olarak algılayan bu zihniyet, iktidarı da insan kalabalıkları üzerinden tanımlıyor.

Başbakan ve Dışişleri bakanı, yurtdışında yaşayan Kıbrıslıların adaya dönmeleri için proje başlatacaklarını söylediler. Bugüne kadar bunun ne şekilde gerçekleştirileceğine dönük bir adım atılmadı. Açıkçası hâlâ göçün yaşandığı bir dönemde, hali hazırda diasporada olan Kıbrıslıların hangi koşullarda adaya dönecekleri büyük bir soru işaretidir. Öncelikle Kıbrıs Sorunundaki karmaşa, durumu daha da kötü bir boyuta götürmektedir. Göçün başlıca nedenlerinden birinin; siyasi ve ekonomik belirsizlik olduğu varsayıldığında, geri dönüşün çok yakın olduğunu söylemek mümkün değil.  Her ne kadar milliyetçi ve aslında barışın 1974 yılında gerçekleştiğini söyleyen bir kesimde yer alsalar da, yurtdışında yerleşik bulunan kesimlerin KKTC’nin şu an içinde bulunduğu bataklıktan, herhangi bir çözüm olmadan çıkacağına inandığını sanmıyorum. Çünkü elimizdeki tüm veriler, ekonomik ve askeri bağımlılık devam ettiği sürece, Kıbrıslı Türklerin kendilerini gerçek anlamda yönetmelerinin pek mümkün olmadığını söyler. BM parametrelerini içeren bir çözümün gerçekleşmemesi, Kıbrıslı Türklerin ada üzerindeki iradesinin gün geçtikçe erimesine neden olmaktadır.

Hâl böyle iken, tersine göçü sağlamanın en temel formülünün adaya barış ve çözüm getirilmesi olduğuna inanıyorum. Mevcut hükümette yer alan partiler, içteki tükenmişliği, radikal adımlar atarak düze çıkarabileceğini iddia ediyorlar. Hükümetin kurulmasından itibaren çok kısa bir süre geçtiği için, net bir eleştiri yapmak mümkün değil. Sadece yurtdışında değil, yurtiçinde yaşayan vatandaşların da en net beklentisi, ekonomik anlamda yapılacak atılımlardır. Gazetenizde yayınlanan röportajları da incelediğim zaman, gerek genç gerekse orta yaşlı kişilerin dile getirdikleri benzer unsurlardır. Özellikle askerlik, başlı başına bir problem olarak ortada duruyor. 70 yaşında dahi olsa, adaya geldiğinde zorunlu askerlik hizmetini gerçekleştirmediği için askere alınabilecek ve bu sebeple memleketine gelemeyen insanlar var. Eğer iktidardaki partiler, toplu geri dönüşün yaşanmasını istiyorlarsa, öncelikle ele almaları gereken konuların başında askerlik gelmektedir. Buna ek olarak devletin bağımlı ve hantal yapısı, özlük haklarında yapılan budamalar ve özel sektörde yaşanan haksızlıklar, yurtdışında sorunsuz bir şekilde iş hayatını kurmuş ve devam etmekte olan bir gencin adaya dönmesine engeldir.

Tüm bunlar yanında, son zamanlarda artan suç oranları, Türkiye’den aşılanan muhafazakar politikalar (her köye yapılan camiler, ilahiyat kolejleri, özellikle küçük çocukları hedef alan dini gruplar) da toplum içinde birtakım kırılmalara neden olmaktadır. Bu şekilde devam edilmesi, farklılıklara duyulan saygının ve hoşgörü kültürünün zayıflamasına neden olacaktır. Söz konusu noktalar, sadece yurtdışında yaşayanların adaya dönmesi önündeki engeller değildir. Ayrıca dışa göçün de hızlanmasına zemin yaratmaktadır. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, ada dışındaki nüfusun dönüşünü sağlayacak projenin net adımlarla ortaya koyulması ve bunu yaparken de oradaki insanların iradelerinin de göz önünde bulundurulması gerekir. Sonuçta orada yaşayan insanların yaşam standartları ve temel ihtiyaçları dikkate alınmazsa, sadece sözde kalacak bir uygulama olacaktır.

Tabi ki bunun bir de duygusal boyutu vardır. Ne zaman sıla hasreti üzerine düşünsem, Kavafis’in “Şehir” şiiri aklıma gelir. Şair şöyle der:

 “Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın

Bu şehir arkandan gelecektir

Aynı evde kır düşecek saçlarına, dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin

Geleceksin bu şehre sonunda, başka bir şey umma

Başka şey umma!”

Eminim benim yaşımdan çok daha fazlasını Kıbrıs dışında geçiren adalılar vardır. Yine de dönüp dolaşıp, buraya gelmek isterler. Bu öyle toprak bağımlılığı da değildir. Zaten orada olduklarında da zihinlerinin bir kısmı buradadır. Gereken koşullar sağlanırsa, dönecek insan sayısının az olacağını düşünmüyorum. Ama esas hedefin, Kıbrıs’ın kuzeyine davetten öteye geçip, tüm Kıbrıs’ı yurt yapmaya dönük olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü adada yaşayan bir genç olarak,  Kavafis’in tasvir ettiği şehir benim için, aslında barışın sağlandığı bütün bir Kıbrıs’tır. O zaman sihirli bir değnekle adanın ideal bir yere dönüşeceğini söylemiyorum. Ama daha fazla dünyalı olacağımız kesin.                        

20. Tem, 2017

(Bugün 20 Temmuz)

barış emekçisi tüm zeytin ağaçlarına…

Aniden uyandım. Keskin bir ses, keskin bir barut kokusu sardı etrafımı. Yaz aylarında kapı pencere açık uyumak zorundaydık. Çünkü adadaki sıcaklık çekilir gibi değildi. Ama bu, bildiğimiz sıcağa benzemiyordu. Acı vardı, gözyaşı vardı. Çocuklar çığlık atıyordu. Kutsal kitapta tarif edilen cehennemi andırıyordu görüntüler. Annem apar topar odama daldı: “Hade gızım, artık gitmek zorundayık. İnat ettiğin yeter. Bunca zamandır burada galdığımız gabahat. Niye seni dinledim? Niye akıl almaz hayallerine ve umutlarına inandım? Ah! Olmuyor işte, olmuyor. Ateş her yanı sardı, kurtuluş yok. Tek yol var. Yer değiştiriyoruz”.

O anda durdum ve etrafıma baktım. Benliğimi, bir daha geri dönemeyeceğim evin duvarlarına kazımak istedim. Yanlış anlaşılmasın. Beton yapılara bağlanmak gibi bir hevesim yoktu. Toprağına kök salmış ağacı yerinden sökerseniz, eskisi gibi yaşayamaz derler. Bendeki de o durum. Evden çıkarken ince bir sızı hissettim yüreğimde. Belki de o gün hücrelerime saplandı bu allah’ın belası hastalık. Tohumu o gün ekildi bedenime. Sanki ada üzerindeki tüm zeytin dalları koparılmış da zehir saçılmıştı memlekete. Ama bu durum yeni değildi. Yıllardır serpiliyordu, ince ince zerk ediliyordu damarlarımıza. Bunu yıllar sonra anlayabilecek, yıllar sonra konuşabilecektik. O günler geldiğinde de artık çok geç olacaktı. Bendeki hücreler gibi, adadaki zeytinler de gün geçtikçe ölecekti.

İşte o sıcak yazın çok öncesinde başlayan kızgınlık ve öfke sonucunda yaşanan şiddet; ölüm, kayıp, tecavüz, yersiz yurtsuz kalma gibi hisleri beraberinde getirdi. Dedim ya, benim bedenimi saran uğursuz hastalık gibi, memleketi de kalbinden bölen bir döneme doğru emin adımlarla ilerlendi. Uygun adım marş, ileri! Savaştan kısa bir süre sonra sonsuzluğa kavuştum. Hiçlik duygusu beni daha çok hüzne boğdu. Yaşamak için direnemedim. Tutunmaya çalıştığım zeytin ağaçları da tek tek çürüdü, yok olup gitti.

Yaşayan her Kıbrıslı gibi, ölüm sonrasında da, adayı takıntılı bir şekilde izlemeye devam ettim. Nasıl mı? Annem bir zeytin ağacı dikti mezarıma. Büyümesi, kök salması için ısrarla ona baktı. Beni zehirden korumak için iki günde bir umut serpti köklerime. İnatla yeşerdim ve yeşermeye devam ediyorum. İnanıyorum, bir gün zehrin ulaşamadığı zeytin ağaçları, saldıkları kökleri ile düşmanlığı yok edecekler. O gün adaya barış gelecek. İnsanların öldürüldüğü günleri kahramanlık gösterisine dönüştürerek zehir saçanlar, sevginin gücünü tüm hücrelerinde hissedecek.

 

24. Nis, 2017

Sevgül Uludağ’a[i]

Kaybolmak, bir bilinmeze hapsolmak anlamına gelir. İnsan dönüp dolaşır labirentlerin içinde, tam çıkışı bulacakken yeni bir duvar ile karşılaşır. Her seferinde aynı azimle atılan adımlar, gerisin geriye dönülmesine, başlanılan noktaya varılmasına neden olur. Elbet bir gün karanlık dehlizin sonuna varılacak, uzak gibi görünen umut ışığına kavuşulacaktır. Farklı renkte ama aynı malzemeden inşa edilen duvarlar ile engellenmek, yolda olmanın önemi üzerine düşünülmesine yardımcı olur. Esas mesele, hedefe ulaşmaktır ama o aşamaya kadar yürünen yolun anlamı da yadsımaz. Masal bu ya, kahramanımız da böyle bir karmaşanın içinde ilerlemeye çalışır. Tüm sıkıntılara rağmen, bir müddet sonra yolda olmaktan keyif almaya başlar. Bir an durup düşünür ve Tezer Özlü’nün sihirli satırları gelir aklına:

 “Tren raylarını severim. Bağımsızlığı, gidebilmeyi, kalmak zorunda olmamayı, uymak zorunda olmamayı anımsatır. Tren rayları bir tür bağımsızlıktır benim için”.

Yaşadığı ülkede raylardan döşenmiş mesafeler olmasa bile, yine de bir tren içerisinde geçmişten geleceğe uzanan yolculuğa çıkması gerektiğinin farkına varır. Ancak o şekilde sağaltabilecektir ruhundaki acıyı, o zaman kurtulabilecektir doğmadan önce bedenine kazınan gözyaşlarının ağırlığından. Ne de olsa henüz sorumlularının yargılanmadığı katliamlar, tecavüzler, ölümler ve kayıplar yaşanmıştır. Bunun hesabı gün gelip kendi yüreği tarafından sorgulanır. Cevabını bildiği ama hüznün muhatapları ile daha anlamlı kılınacak soruların yanıtlarını aramaya koyulur.

Artık yola çıkmak için hazırdır. Çok fazla hazırlık yapmaz, bavulunda sadece ses kayıt cihazı ve fotoğraf makinesi vardır. Ne de olsa işitecekleri ve yazacakları yeteri kadar ağırdır. Buna ek olarak ilerleyebilme gücünü elinden alacak herhangi bir engelle karşılaşmak istemez. Savunmasızdır, günlük hayat pratiği içerisinde içselleştirdiğimiz güvenlik saplantısından da sıyrılmıştır. Yanında herhangi bir millete aidiyetini gösteren tek bir emare yoktur, kimliksizdir. Aslında ana rahminden doğmaya hazırlanan bir bebek gibi hareket eder. Bizlere unutturulmaya çalışılan, üstü kapkara örtülerle kapatılan acıları, bugüne taşımak için kaydetmeye başlar.

Geçmişten günümüze taşınarak geleceğimizi kurmaya hazırlanan yaşantıları, içine atılan kuyulardan çıkarır. Tabi ki bu yolda birçok engel ile karşılaşır. Kadınlık başlı başına bir sorundur. Var olmasının önünde engeller olan bir kesimi temsilen, eril şiddetin meşruiyetine zemin hazırlayan ideolojilerin yarattığı yıkımı sorgulamak da nereden çıkmıştır? Birçok sefer ölümle tehdit edilir. Ama susmaz. Tüm çabalar boşa çıkar. O, Adem’e boyun eğmediği için “şeytanileştirilip cennetten kovulan” Lilith’in torunlarındandır. Ve der ki:

“Kalıplardan kaçmak için gidiyorum. Gitmekten yılmayacağım. Kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldıramayacak beni. Yaşamı GİTMEK olarak algılıyorum”[ii].

Tarih içerisinde ataerkil sistemin yüklediği eril özelliklere inat, yazdığı hayat anlatıları ile yeniden kurgular kahramanlığı. Küçük insanların büyük hikâyelerini anlatır bize. Okunan her satırda, mideye oturan taşların sindirilmesine imkân tanımayan yaşamlardır bunlar. Aslında her anlatıcı bir kahramandır. Sessiz çığlıkların beden bulduğu kahramanlar, geçmişi sorgulayıp yaşanan acıların hesabını sorarlar. İktidar tarafından şekillenen akıl yerine, yüreğin sesi dökülüverir dudaklardan. Artık kimse “millet sağ olsun” demez. Çünkü aslolan Türk, Rum, Ermeni, Maronit, İtalyan, Yunan, İngiliz olmak değil, insanca yaşamaktır. İşte o an barışın, silahların susmasının aksine, geçmişte yaşanan kayıpların aydınlığa kavuşturulması ile mümkün olabileceği gerçeği, tokat gibi patlar zihinlerimizde. Artık yapılması gereken, birebir fail olunmasa da geçmişteki acıların hesabını verebilmektir. Çünkü çatışma dönemlerinde gerçekleştirilen katliamların sorumluluğu, bireylere ek olarak toplumlara da sirayet eder. Geleceği kuracak olan sorumluluk doğumla başlar, hayat yolculuğu boyunca devam eder. O yüzden susmamak ve karanlık dehlizlerden oluşan labirentlerdeki çığlıklara cevap vermek gerekir.



[i] Hayata gözlerimi açtıktan kısa bir süre sonra tanıştığım ve bu güne kadar çalışmalarını büyük bir merakla takip ettiğim Sevgül Uludağ, kayıplar ile yürüttüğü çalışmalar neticesinde dün “2014 Avrupa Yurttaşlık Ödülü”nü aldı.

[ii] Alıntılar için bkz.: Tezer Özlü , Yaşamın Ucuna Yolculuk, Ada Yayınları, 2. Basım.

 

24. Nis, 2017

“Kazanın” gerçekleştiği uğursuz Ağustos gecesinden sonra onlarca satır yazdım. Fakat bir türlü beceremedim, hissettiğim duygu tanımlayamadım. İşin aslını isterseniz, gerçek anlamda ifade edememekten korktum. Çünkü mevzubahis Asya Rıdvanoğlu olunca, kelimeler yetersiz kalacaktı. Oldum olası, toplum içerisinde erimeyen karakterleri tarif ederken tıkanırım, uygun bir dil kuramam.

Kimi insanlar tanırsınız; Onunla kurduğunuz ilişkinin temelinde genetik şifre benzerliği yer almasa da koparılamaz bir bağ kurulur aranızda. Öylece seversiniz işte. Ayrıca başka bir sebebin varlığına gerek yoktur. Galiba en uygun tanımlama buydu. Asya’yı sevmeniz için bir çaba sarf etmenize gerek yoktur. Onu tanıyan herkes bunun farkındadır.

Bazı kayıpları içselleştirmek mümkün değildir. Hissettiğiniz acı zamanla azalmaz, sadece boyut değiştirir. Ateş düşen ocaklarla kurduğunuz temas sonucunda, bahsettiğim durumu kolayca kavrayabilirsiniz. İnsan, sevdiklerinin bir gün sonsuza karışacağını bilse de, aniden yaşatılan karanlığı bir türlü kabul edemez. Diğer bir ifade ile beklenmedik anda gelen hüznü kolayca dağıtamazsınız. Her gece aynı kâbus sarar bedeninizi. Zamanla özlersiniz, dokunmak, sohbet etmek hatta tartışmak istersiniz. O özlemin öfkeye dönüştüğü anlar da vardır elbet. Adım atmanızın önüne dizilen tuğlaları inşa eden elleri boğmak istersiniz. Yine de hüznün olgunluğu ve sevginin gücü ağır basar. Çünkü bilirsiniz ki; özlem dinmez, ne yaparsanız yapın onu dindiremezsiniz.

16. Yüzyıl’da yaşamış, Alevi – Bektaşi kültürünün önemli temsilcilerinden olan Muhyiddin Abdal’ın şiiri, insana duyulan derin sevgiyi ve özlemi açık bir şekilde ifade eder.

Abdal der ki:

“İnsan insan derler idi

İnsan nedir şimdi bildim

Can can deyü söylerlerdi

Ben can nedir şimdi bildim…”[i]

Adaletin tesis edilmesi için gerçekleştirilen ceza yargılamasındaki son oturuma katıldım. Dinlediğim her bir cümlenin ardından, insan gibi yaşayabilme ve insanı yaşatabilmenin hepimizin omuzlarındaki en önemli sorumluluk olduğu gerçeği ile yeniden yüzleştim. Toplum içerisindeki her bireyin canına mal olabilecek bir sorun, sadece buna sebep olan kişilerin hapsedilmesi ile ortadan kaldırılamaz. Ayrıca önleyici tedbirlerin de işlevsel olarak yeniden kurgulanması gerekir. Hem devletin hem de vatandaşların yüreklerini taşın altına koymaları elzemdir.

Hayatı boyunca haksızlıklara karşı durmuş ve bu uğurda birçok acı ile baş etmek zorunda kalmış Nazım Hikmet’in Yaşamaya Dair isimli şiiri, “yaşama görevini” net bir şekilde bize hatırlatır.

“Yaşamak şakaya gelmez,

 büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın

 bir sincap gibi mesela,

 yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,

yani bütün işin gücün yaşamak olacak…”

İçinde yaşadığımız sistemin, insanlığımızı çürüten ve küçük dünyaların efendisi olduğumuz hayali ile bizi uyutan sorumsuzluktan sıyrılmanın vakti geldi de geçti bile. “Trafik kazası” kandırmacası altında yaşanan insan kırımının önüne geçmek için daha ne olmasını bekliyoruz? Şu anda rahatça nefes alabildiğimiz koşulların sonsuza dek sürmeyeceğinin ve huzurun aniden yok olabileceğinin bilincinde değil miyiz? Bugün özgürce yanağını okşadığınız sevdiğiniz, yarın yanınızda olmayabilir. Bunu her daim akılda tutmalı ve ona göre hareket etmeliyiz. Artık yeter!

 

 

 

 



[i] Fazıl Say’ın birçok sanatçı dostu ile birlikte, “İlk Şarkılar” isimli projede ses kattığı şiire ulaşmak için bkz. https://www.youtube.com/watch?v=MtphKprKLA0