5. Ara, 2016

Yollarda Ölmek Değil, İnsanca Yaşamak İstiyoruz…

2014 yılının Ağustos ayının sıcak günlerinden birinde, arkadaşımın telefonu ile uyandım. Bir Pazar günüydü. Sabahın köründe aranmak, hiç de hayra alamet değildi. Karşımdaki ses ağlıyordu. Bir süre konuşamadı. Sadece tek bir isim söyleyebildi: “Asya ….”. Cümle hiç bitmedi, bitemedi. O gün bugündür, cümlenin devamında yaşanan acıyı kabullenemedik. Ardından kazayı yapan kişinin yargılandığı bir süreç yaşandı. Cezalandırılması gerekiyordu. Ama hepimiz biliyorduk ki, hangi cezayı alsa da Asya geri gelmeyecekti. Yine de adalet yerini bulmalı ve bir canın değerini hiçe sayarak araba kullanabilen bir “katil” cezasını çekmeliydi.

Peki ya devletin hiç mi sorumluluğu yoktu? Tabi ki vardı. Geçtiğimiz zaman zarfında, buna dair pek çok şey yazılıp çizildi. O yüzden çok fazla ayrıntıya girecek değilim. Yine de birkaç noktayı hatırlamakta fayda var. “Kaza”, Lefkoşa – Omorfo istikametinde bulunan ve yeni yol diye tanımlanan doğrultuda gerçekleşti. Geçtiğimiz zamana rağmen, yol yeterli şekilde ışıklandırılmadı. Asya’yı kaybetmeden önce, yolda kasisler yoktu. Neyse ki acı yaşandıktan sonra aklı başına gelen sivri zeka devletimiz, kasisleri yola döşeme işlemini gerçekleştirdi. Vah gidene! Arabayı süren zata gelince! Kendisi adeta cinayet işlemek için yola çıkmıştı. Sahip olduğu hiçbir özellik, araba sürebilmesi için yeterli değildi. Kısacası yol güvenliği yanında, sürücü olma yeteneği yerinde olmayan biri, direksiyonun başına geçmişti.

O günden bu güne ne değişti? Sadece yaşanan “ölümlü kazalar” sonrasında, olayın yaşandığı yerde sözde iyileştirmeler yapıldı (yola kasis koymak veya 4 kişinin ölümüne neden olan kazada iki yol ortasına duvar çekmek gibi). Buna rağmen hala ana yolların aralarında yaya geçitleri var, hala ağır yüklü araçların çökerttiği yollar tamir edilmiyor, hala bireyler ehliyet aldıktan sonra herhangi bir takibe tabi tutulmuyor (ölene kadar ehliyet yeteneklerini korudukları varsayılıyor), hala yol güvenliğini sağlayan modern çalışmalar yapılmıyor. Bu liste uzayıp gider. Söz konusu alana dair uzmanlığım olmadığı için, somut öneri yapacak durumda değilim. Ama şunu biliyorum ki, devlet icraat yapmak için insanların ölmesini bekliyor.

Asya’nın ölümünden sonra yapılan ceza yargılamasının ardından yazdığım bir yazıda şunları dile getirmiştim: “İçinde yaşadığımız sistemin, insanlığımızı çürüten ve küçük dünyaların efendisi olduğumuz hayali ile bizi uyutan sorumsuzluktan sıyrılmanın vakti geldi de geçti bile. “Trafik kazası” kandırmacası altında yaşanan insan kırımının önüne geçmek için daha ne olmasını bekliyoruz? Şu anda rahatça nefes alabildiğimiz koşulların sonsuza dek sürmeyeceğinin ve huzurun aniden yok olabileceğinin bilincinde değil miyiz? Bugün özgürce yanağını okşadığınız sevdiğiniz, yarın yanınızda olmayabilir. Bunu her daim akılda tutmalı ve ona göre hareket etmeliyiz. Artık yeter!”. Ama geçtiğimiz hafta yaşanan “trafik cinayetinin” sonuçları bize gösteriyor ki, bir adım bile öteye geçemedik.

Giden canların acısı bitmeyecek. Hatta her geçen gün, yakınlarının yüreğini yakmaya devam edecek. Şimdi görevimiz bunca senedir insan hayatına değer vermeyen devlet yöneticilerine yaşam hakkını hatırlatmaktır. Toplum olarak elimizdeki araç, direnmek ve yaşamın değerini bilmeyen hükümet edenlere ders vermektir. Ben bu doğrultuda liseli arkadaşlarımızın ateşlediği mücadele azmi ile dayanışmak için yarın Başbakanlık önünde olacağım. Siz de gelin, olur mu?