24. Nis, 2017

Sığınma Evine ne gerek var canım !?

Her ne hikmetse, uluslararası insan haklarına dair hazırlanan sözleşmeler, Meclisimiz tarafından oybirliği ile geçirilir. Bugüne kadar iç hukukumuzun parçası hâline getirilen belgelerin büyük bir çoğunluğu, üzerine pek fazla tartışma ve değerlendirme yapılmadan kabul edildi. Sonuçta global ölçekte kabul görmüş ve karşı durulması da “medeniyet dışı” olarak algılanan “insan hakları” kavramını tartışmaya açmak, o kadar da kolay değil. Hâlbuki yaratılan illüzyonu dağıtmak adına, belki de dokunulmaz alanları da masaya yatırmak gerekir.

İnsan hakları bunlardan biridir. İçinde yaşadığımız dünya, kendiliğinden eşit koşulların var olduğu bir yer değildir. Birçok faktör (cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, engelli olma, sınıf, ırk, milliyet vb gibi ayrımlar) insanların standart hukuk kuralları altında, ayrımcılığa uğramadan yaşamalarını garanti altına almaz. Bu sebeple zaman içerisinde, sırf insan olmaktan kaynaklanan haklar yanında, bireylerin ait olduğu farklılıkları da görünür kılan hukuki korumalar hayata geçirilmeye başlandı.

Hâl böyle iken, Meclisin oynadığı “medeniyet oyununun” sonuçlarını da ortaya koymak gerekir. Milletvekilleri sırf “insan haklarına duyarlı” olduklarını kanıtlamak adına, söz konusu sözleşmeleri oybirliği ile geçiriyor. Peki, sonrasında ne oluyor? Belki ona uygun birkaç yasa yapılıyor. Ama bunun da devamı gelmiyor. Sonuçta, “medeniyet piyesi” hazin bir sonla karşı karşıya kalıyor. Mesela 2011 yılında geçirilen ve Avrupa Konseyi’nin İstanbul Sözleşmesi diye adlandırdığı kadına yönelik şiddetle mücadele belgesi de bunlardan biri. Bahsi geçen sözleşme çok kapsamlı olup taraf devletlere; erkek şiddetine karşı politika geliştirme – yasal ve kurumsal eksikliklerini tamamlama – sadece mağdurlar için değil çocukları ve şiddet uygulayanlar için de mekanizmalar kurma görevi yükler. Bunlar içinde belki de en acil aygıtlarından biri sığınma evi iken, bir diğeri de adli yardım müessesidir.  

Sözleşme, her iki durumu da düzenler. Şiddete uğrayan kişiler, ücretsiz ve erişebilecekleri hukuki desteğe sahip olmaları gerekir. Yine kadın ve çocukların konaklayabilecekleri, kolayca ulaşılabilen – uygun – yeterli sayıda sığınma evi kurulmalıdır. Bunlar, şiddeti önleme ve bir daha yaşanmasını engelleme yönünde atılabilecek hayati adımlardan iki tanesidir. Meclis, bu sözleşmeye onay kanunu çıkararak, bu sorumlulukları 2011 yılında yerine getirme iradesini ortaya koydu. Aradan geçen süre içerisinde devlet, 2014 yılına kadar hiçbir somut adım atmadı. 2014 yılında geçirilen Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dairesi (TOCED) Yasası, geniş bir mücadele mekanizması kurulabilmesi için bir diğer yasal zemini yarattı.

TOCED Yasası içerisinde, bakanlıklar arasında istişare kurulmasını sağlayacak odak noktalarından tutun da, polis – hastane ve mahkemeleri de kapsayan geniş bir mekanizma oluşturulmasına imkân tanıyan düzenlemeler var. Tabi ki bunlar yanında, sığınma evlerinin kurulmasına dair madde de mevcut. Diğer bir ifade ile 2011 yılında onaylanan Sözleşmeye ek olarak, yerel yasalarımız da hâli hazırda sığınma evi kurulması gerektiğini söyler. 2015 yılında Aile (Evlenme ve Boşanma) Yasası Değişikliği de koruma emri alınması noktasında TOCED’e gönderme yaparak, bireylerin Daire aracılığıyla koruma emri talep edebileceklerini düzenler. Aile Yasası’ndaki önemli değişikliklerden bir tanesi de adli yardımı düzenleyen maddedir. Yasanın kendisine bakıldığı zaman, “aylık geliri asgari ücretin bir buçuk katını aşmayan kişilerin” koruma emri maksatları bakımından adli yardımdan yararlanabileceği anlaşılır. Tüm bunlar şiddetle mücadele için önemli araçlardır.

Yukarıda çizmeye çalıştığım “toz pembe tablo”, yasal rüyadan gerçek dünyaya vardığımızda dağılır. İşte o anda “yasalar cennetindeki” mesut görüntü, bir anda cehenneme dönüşür. Birçoğumuzun da bildiği üzere, Kıbrıs’ın kuzeyinde kadına yönelik erkek şiddeti, yıllarca gerek siyasiler gerekse toplum tarafından yok sayıldı. Ne zaman ki bir kadın öldürüldü ya da tecavüze uğradı, o anlarda “şeriat talepleri” dile getirildi. Fakat erkek şiddetinin aslında bir eşitsizlik problemi olduğu gerçeği ile bir türlü yüzleşilemedi. Buna rağmen ülkedeki feminist hareket, yılmadan bu alanda mücadele etmeye devam etti ve bir şekilde meselenin özel alana sıkışıp kalmaması gerektiğini tartıştırdı. Aslında tüm yaşananların bireyler arasındaki özel ilişkiler temelinde şekillenmediğini ve bunların kamusal bir mesele olarak konuşulması gerektiğini gösterdi. Bu noktada sayılan tüm yasal ilerlemelerin, feministlerin yıllardır yürüttüğü mücadeleler neticesinde hayat bulduğunu söylemek mümkün. Lakin bu yeterli değil. Çünkü görüyoruz ki, elde edilen yasal kazanımlar sonucunda pratik herhangi bir karşılık elde edilmedi. Ne mi oldu?

Adli yardımın uygulanmasına dair çıkarılması gereken tüzük henüz ortada yok. Yani bireylerin bundan yararlanması için gereken yasal süreç tamamlanmadı. Ayrıca TOCED henüz işlevsel hâle getirilmediği için, ona bağlı kurulacak mekanizma da hâlâ hayallerimizde yaşıyor, gerçek hayatta yok! Poliste kurulması hedeflenen özel birimler hayata geçirilmedi, kadınlar şikâyetçi olduklarında hâlâ çeşitli “erkek” gerekçelerle evlerine gönderiliyorlar. Şiddete maruz kalan bir bireyin gerek maddi gerekse manevi olarak güçlendirilmesi için gerekli imkânları sunacak bir sığınma evi henüz kurulmadı. Hatta yıllardır sivil toplumun gönüllü katkıları ve bir dönemlik kısmi devlet desteği (kısa bir süre) ile yürütülen tek sığınma evi de geçtiğimiz günlerde kapatılmak zorunda kaldı. Kısacası, şu anda şiddetten korunmak için alarm butonu olarak algılanması gereken ve varlığı elzem olan herhangi bir sığınma evimiz yok.

Aslında tüm bunlar bize, devletin bu alanda sürdürülebilir herhangi bir politikası olmadığını gösterir. Yazının başında da değindiğim Avrupa Konseyi Sözleşmesi, taraf devletlere şiddetin eşitsizlikten kaynaklandığını ve bu sebeple cinsiyetler arasındaki eşitliği sağlamak ve şiddeti ortadan kaldırmak için politikalar geliştirmeleri gerektiğini söyler. Memleketimizde bunun var olduğunu söylemek mümkün değildir. “Medeni ve insan haklarına saygılı” görünmek adına atılan suni yasal adımların gerisini getirmemek, bunun en açık kanıtıdır. Bu sebeple gerek sığınma evinin kapatılması gerekse herhangi bir şiddet olayının olumsuz sonuçları ardından, siyasi elitler tarafından yapılan “duyarlı” açıklamaların hiçbir anlamı yoktur. Onların görevi üzülmek – temenni dile getirmek değil, yasaları Meclisin tozlu raflarından çıkartıp somut hayata uygulamaktır.

Sonuç olarak en kısa zamanda sivil toplum örgütlerinin de süreçlere dâhil edileceği bir yol haritası çizilmelidir. Bu bağlamda TOCED’in kurduğu mekanizmanın işlevsel hâle getirilmesi, adli yardım müessesinin uygulanabilmesi için eksikliklerin tamamlanması, şiddete maruz kalan kadınların en acil ihtiyacı olan sığınma evinin hayata geçirilmesi ve genel olarak toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten politikaların tüm alanlarda yaygınlaştırılması hedeflenmelidir. Aksi takdirde övündüğümüz yasaların altında kalıp, hak mağduriyetlerini yaşamaya devam edeceğiz.