24. Nis, 2017

Anti-militarizm ve savaş karşıtlığı feminizmin fıtratında vardır…

Beni düşünün ve kadınlar için taşıdığım bu hareketi hatırlayın.

Eminim ki, bir gün zaferi tadacağız.

Olympe De Gouges

Militarizm salt milli ordular temelinde topluma empoze edilen bir siyasi konumlanış değildir. Bunun ötesinde daha geniş bir zemine, toplumun birçok alanına yayılmış durumdadır. Fakat en somut anlamda, devletin silahlı kuvvetleri içerisinde etkisini hissettirmektedir.  Yasal olarak şiddet tekelini elinde bulunduran polis teşkilatları ve orduların, çatışma dönemlerinde yaşattıkları acılar, çoğu zaman hasıraltı edilir. Diğer bir ifade ile kaybedilen hayatların hesabı verilmez. Ne de olsa savaşın fıtratında; ölüm, kayıp ve gözyaşı vardır. Tabi ki bu noktada paramiliter örgütleri göz ardı etmemek gerekir. Devletler ile aralarında kurulan organik bağlar aracılığıyla faaliyet gösteren örgütler, geçmişten günümüze değin milliyetçi – militarist iktidarlar tarafından kullanılmıştır. Kıbrıs koşullarında değerlendirme yapıldığı zaman, yakın geçmişte yaşanan insan hakları mağduriyetlerinin kuzeydeki sorumlularının, 1983 yılında kurulan devletin temellerini atan militer örgütler ve Türkiye’deki devlet yapılanması olduğunu söylemek mümkündür.

Doğuş Derya’nın bu güne kadar yaşanan her savaşta olduğu gibi, Kıbrıs’taki çatışma dönemlerinde de tecavüzün bir savaş aracı olarak kullanıldığına dair yaptığı konuşma, gündemimizi uzun bir süre meşgul etti. Derya yıllardır birçok kesimin çeşitli platformlarda açıkladığı gerçekleri, milletin temsil edildiği meclis kürsüsünden dile getirdi. Böylece Kıbrıs’taki barış inşasına bir tuğla daha ekledi. Geleneksel tarih anlayışı çerçevesinde karanlıkta bırakılmış mevzuların, bu derece açıklıkla ortaya koyulması, bugünümüzü meşgul eden geçmişi canlandırdı. Bu uyanış, toplumun tamamı için gerekliydi. Çünkü tarih, geçmişten gelip geleceği tasarlayan bir mevhumdur ve yaşanılan acılarla yüzleşildiği oranda, zihnen sağlıklı nesiller yetişebilir.

Adanın kuzeyindeki anakarada benzer kaygılar ile politik aktivizm yapan Eren Keskin, Türkiye’de yaşayan ve anti-militarizm alanında mücadele yürüten bir feminist avukat. Keskin toplum içerisinde bulunan “ayrıksı otlardan" yana tavır almaktadır. Bu sebeple “ordu – millet” ikiliği üzerinden tasarlanan milliyetçi tarih anlayışının hüküm sürdüğü bir ülkede, iktidar için bir tehdit unsuru olduğunu söylemek mümkündür. Ki bu güne değin birçok konuda aleyhine dava açılmış, devletin kara listesi içerisinde yerini almıştır. Son olarak bugün basına yansıyan haberlere göre, 10 yıl önce katıldığı konferansta: “Devlet 12 yaşında bir çocuğu katledecek kadar vahşi bir anlayışa sahip. Türkiye hesap vermek zorunda. Türkiye’nin tarihi kirli bir tarihtir. Türkiye Cumhuriyeti eli kanlı bir katildir. Devlet özür dilemedikçe kimse barıştan bahsetmesin” dediği için, hakkında Çerkezköy 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 301. maddesi gereğince “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni alenen aşağılamak” suçlamasıyla açılan davada 10 ay hapis cezasına çarptırılmıştır. 

Yukarıda bahsedilen iki örnek, birbirinden bağımsız koşullarda vuku bulmakla birlikte, aslında aynı politik kaygılar neticesinde meydana gelmiştir. Her iki feminist de, yaşadıkları toplumlarda barışın niye gerçekleştirilemediğini vurucu bir şekilde aktarmak istemiştir. Özellikle milliyetçi tarih anlayışı içerisinde yer alamayan bu gibi anlatımlar, stratejik taktikler güdülerek yürütülen “çözüm görüşmelerinden” çok daha anlamlı ve fonksiyoneldir.

Birçok coğrafyada anti-militarist, savaş ve şiddet karşıtı platformlarda feministlerin belirleyici konumda yer alması bir tesadüf değildir. Ataerkil sistem, hiyerarşik güç ilişkileri temelinde şiddeti meşrulaştırmakta ve bunu sistem içerisinde edilgen olarak tahayyül edilen kadınlar üzerinde uygulamaktadır. Bu sebepledir ki feministler, şiddet aracılığıyla iktidarını sağlamlaştıran ve bu yolda birçok acının yaşanmasına neden olan failleri deşifre etmektedir. Doğuş Derya’nın meclis konuşması neticesinde, faşistler tarafından kadın bedeni üzerinden hakarete tabi tutulması ve Eren Keskin’in bedeninin hapsedilmek istenmesi aynı temele dayanmaktadır. Militarist eril iktidar egemenliğini, bedeni kontrol etmek üzerinden şekillendirmektedir. Tüm bu kuşatılmışlık karşısında, zihnimde Fransız Devrimi sonrasında giyotine gönderilen Olympe De Gouges’un sözleri yankılanmaktadır: “…Titreyin, çağdaş Tiranlar! Mezarımın derinliklerinden duyulacak sesim. Cesaretim, sizin daha barbar davranmanıza neden oluyor…”.