7. Eki, 2013

Barış Eğitiminin Kemirgenleri Sarmış Dört bir Yanımı

Uzun bir süredir Türkiye Cumhuriyeti ile Kıbrıs’ın kuzeyi arasında kurulan vesayet rejiminin yarattığı sıkıntılar, UBP hükümetinin kötü icraatları ve iki toplumlu görüşmelerin çıkmaza girmesi Kıbrıslı Türk toplumunu barış mücadelesinden uzaklaştırdı. Özellikle 1974 sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çeşitli yöntemlerle Kıbrıslı Türklerin zihinlerine enjekte ettiği milliyetçilik propagandasına, bugünlerde muhafazakârlaşma süreci de eklendi. Bu sebeple insan hakları, demokrasi ve barış gönüllülerinin direnmesi gereken alanlar tehlikeli bir boyutta genişledi. Tüm sorunlara rağmen geçmiş yıllarda inançlı bir şekilde yürütülen barış ateşinin yeniden alevlenmesi mümkündür.

Toplum mühendisliğindeki en önemli damarlardan biri eğitim alanına dair geliştirilen politikalardan beslenir. Genç beyinlerin milliyetçi ve muhafazakâr endoktrinasyon sonucunda tek tipleştirilmesi, toplumsal anlamda büyük sorunlar yaşanmasına neden olur. Kendini özgürlükçü sosyalist diye tanımlayan ve 2013 seçim süreci boyunca federal Kıbrıs, demokrasi ve sivilleşme yönünde adımlar atacağını ileri süren bir partinin önderliğindeki hükümetin, eğitimdeki zihniyet değişimi noktasında tetikte olması elzemdir. Bu bağlamda benzer sorunlar yaşadığımız Orta Doğu bölgesinde gerçekleştirilen bir barış inşası çalışmasından bahsetmek istiyorum. Sözü geçen çalışma, eğitim kurumu aracılığıyla gerçekleştirilmiyor olsa da örnek alınması gereken stratejik bir adımdır.

Orta Doğu’da hâlâ güncelliğini korumakta olan çatışmaların çözüme kavuşturulmasına katkı sağlamak amacıyla, İsrail ve Filistinli gençler Doğu – Batı Divanı Orkestrası adı altında 1999 yılında bir araya geldiler. Bunun öncülüğünü Edward Said ve Daniel Barenboim yaptı.  Bahsi geçen ikilinin arasındaki arkadaşlığın temelleri, 1990’ların başlarında Londra’da bir otel lobisinde tesadüfen karşılaşmaları esnasında atıldı.  Bu dostluğun oluşması ve ilerleyen dönemlerde gelişmesine zemin hazırlayan etmenler arasında; İsrail ve Filistin arasındaki “sorunun” nedenine ve çözümüne dair benzer noktalarda buluşabilmek, “yurt” mefhum ile ilişki kuramamak ve günümüz ulus-devlet kavramı içerisinde şekillenen “tek tip kimlik” üzerine yaptıkları eleştiriler örnek olarak gösterilebilir. Said “yurt” fikrinin aşırı abartılmış bir mefhum olduğunu söylerken, Barenboim “müzik yaptığım her yer benim yurdumdur” diyerek toprak parçasına dayalı yaratılan sorunların öznesi olmayı reddettiğini açıklar. Yazının ilham perisi olan “Paralellikler ve Paradokslar” isimli kitap boyunca her iki konuşmacının değindiği noktalardan biri de tek tip kimlik yapılarının yıkıcılığıdır. Okuyucuya aktarılmak istenen temel fikir, “çok kültürlü olmanın mümkün hatta özlemle istenebilecek” bir husus olduğudur.

Orkestra aracılığıyla “barışmak” mümkün mü?

Barenboim’e göre müziğin birleştirici bir rolü vardır. Bunun en büyük kanıtı, hiçbir surette bir araya gelemeyeceği iddia edilen insanların aynı orkestrada uyum içinde sanat icra edebilmeleridir. Barenboim müziğin başlı başına bir uyum ve bir araya gelme imkânı sağladığını söyler. Birlikte icra edilen eserler birden fazla nota arasında uyumlu bir bağ kurulmasını gerekli kılar. Müzisyenler birbirinden farklı olduğu kabul edilen notaları uyumlaştırmaya çalışarak, değişik bileşenlerden oluşan bir harmoni yaratırlar. Bahsi geçen uyum çabası, orkestrada daha da özenli olmayı gerektirir. Öncelikle orada herkes eşit olmalıdır. Böylece farklılıklara rağmen karşılıklı anlayışın gelişebilmesi mümkün olabilecektir. Barenboim’in de dile getirdiği gibi “iki tarafın da birbirinin görüşlerinin meşru yanlarını görmezden gelmemesi” gerekir.  Bu husus uyumun sağlanmasındaki önemli öğelerden biridir. Orkestradaki müzisyenlerin birbirini dinlememesi ise ortaya bir takım aksaklıkların çıkmasına neden olacaktır. Çünkü farklılıklara rağmen birlikte yaşayabilme kültürü, sağlıklı bir iletişim neticesinde kurulabilir.

Said daha önce de iki toplumlu çalışmaların yapıldığını aktarırken, söz konusu projenin kendi içinde diğerlerine göre farklılık barındırdığını ileri sürer. Bu görüşünü temellendirirken gerçekleştirilen çalışmanın stratejisi üzerinden birkaç noktaya değinir. Buna göre orkestra üyelerinin sembolik olarak neyi temsil ettiği dikkatle incelenmelidir. Katılımcı gençler, aralarında geçmişte vuku bulup hâlâ devam eden bir sorunun iki aktörüne mensup kişilerdir. Barenboim ve Said de öyledir. Sorunların çözümüne yönelik atılacak adımlarda öznelerin yer alması önemli ve gereklidir. Aksi takdirde tarafları nesneleştirerek dışarıdan yapılacak müdahaleler, sağlıklı sonuç alınmasının önünde bir engel teşkil edecektir.

Barenboim ortak deneyimin yaşanması sürecinde önyargıların törpülendiğini ve gençlerin birbirlerinden uzaklaşmasına neden olan duvarların yavaş yavaş yıkıldığını iddia eder. Said de buna ek olarak yaratılan “öteki”yi tanımak için insanın kendi benliğinden uzaklaşıp, “öteki”ye doğru bir yolculuğa çıkması gerektiğini söyler. Çünkü ulusal ve dinsel kutuplaşmalar sonucunda yaşanan “içe dönüş”, bir arada yaşayan toplumların birbirinden ayrılmasına, yabancı düşmanlığına ve kimlik çatışmasına neden olur. Tabi ki o süreçte geçmişi yok saymak mümkün değildir. Önemli olan geçmişle yüzleşirken kimliğimizden sıyrılmanın yanında, o kimliğe sahip olmaktan ötürü üstlenmemiz gereken yaşanmışlıkların da bedelini ödemeye hazır olmamız gerektiğidir.

Barenboim çağımızda insanların ilgileri ve kaygılarını giderek daha küçük ayrıntılara hapsettiklerini; kendi içlerine kapandıklarından dolayı sorunların birbiriyle ne kadar iç içe geçtiğini, nasıl bir bütünün parçası olduklarının farkına varmadıklarını belirtir.  Bu noktada orkestranın işlevi yadsınamayacak derecede öne çıkar. Çünkü her bir müzisyen orkestrada yer alarak, ister istemez bütünün bir parçası olur.

Said “öğretip yazdığım konularda müridim olmasını istemem” diyerek bireylerin belirlenen doğrultuda hareket etmelerinin hedeflenmesinin sakıncalarına değinir. Asıl önemli olan öğrenilenlerin eleştirel süzgeçten geçirilmek suretiyle “yeni”nin inşasına imkân tanıyacak özgürlükçü alanların yaratılmasıdır. Çünkü arzu edilen dönüşüm, birilerinin dayatma “doğruları” aracılığı ile gerçekleştirilemez.

Sonuç itibariyle buraya kadar aktarılan orkestra deneyimi, politik olarak kurgulanan kimlik yapılarına bağlı ortaya çıkan önyargıların kırılabilmesi için uygulanan metaforik bir örnektir. CTP-BG ve DP-UG hükümetinden beklenen, eğitim aracılığıyla tek tipleşmeyi körükleyen adımlar atmak değildir. Sivilleşme ve demokratikleşme, polis teşkilatının sivil idareye devredilmesiyle sınırlandırılamayacak çerçevede bir idealdir. Dönüşümü hedefleyen bir hükümetin başından beklenen davranış; “İlahiyat Koleji” açılışında kurdele kesip vesayetçilere teşekkür etmek değildir. 2013 seçiminde sergilenen irade, eğitim alanında ders kitaplarının insan hak ve özgürlüklerine uyumlu hale getirilmesini ve müfredatın çoğulcu bir yapıya kavuşturulmasını gerekli kılar. Aksi takdirde uzun yıllardır milli kimliğe dayalı yaratılan “öteki”lere, din faktörü de eklenecektir. Kıbrıs adasında sadece “Sünni Müslüman - beyaz Türkler” yaşamamaktadır. Dolayısıyla belli bir grubun aidiyet kurduğu kimlik yapılarına sunulan ayrıcalıklar hem eğitim hakkı alanında ayrımcılık yaratacak hem de toplum içerisinde tek yönlü şekillenecek bir zihniyet inşasını körükleyecektir.

Kaynakça:

Andante. “Daniel Barenboim ile İsrail, Filistin, Lübnan, biraz da müzik üzerine”, Temmuz- Ağustos 2006, Yıl: 4, Sayı: 23.

 Said Edward, Barenboim Daniel. “Paralellikler ve Paradokslar”, (editör: Ara Güzelimyan), (çeviren: Osman Akınhay), agora kitaplığı, İstanbul 2006.