24. Nis, 2017

Siz Kadın Dayanışmasından Ne Anlarsınız “Bağyan”?

Üzerinde yaşadığımız coğrafya, içerisinde kimlik karmaşaları barındırır. Özellikle din ve milliyet temelinde dikilen kaftanlar, terzilerin her türlü provasına rağmen bir türlü oturmaz bedenlerimize. Ya bol gelir ya da içine sığamayız dikenli tellerle dikilen elbiselerin. Tabi ki bunlarla sınırlı değildir tanımlamalar. Bir de siyasi yapılar vardır ki, onlar daha keskindir ve daha kolay sahiplenilir. Günümüzdeki siyasi partilerin ideolojik farklarını ortaya koyan pratikler azalmış olsa da, geçmişte öyle olduğu söylenemez. Bahsettiğim dönemler, insanların mensup oldukları siyasi görüş ve partiden dolayı işe alınmadığı, kuzey Kıbrıs’ın bir ucundan diğer ucuna sürüldüğü, ganimetin paylaşılmasında gözle görülür eşitsizliklerin yaşandığı zamanlardır.

Ben de kendini solda tanımlayan ve bu uğurda çeşitli örgütler içerisinde mücadele eden bir aileden geliyorum. Evimizde sürekli siyaset konuşuldu. Kıbrıs Sorununa, ülkedeki statükonun yaşattığı insan hakları mağduriyetlerine ve eşitsizliklere duyulan öfke, o zamanlarda ekildi damarlarıma. Yaşım ilerledikçe bu tepki, sorunların çözümü için aktif rol alma sorumluluğuna dönüştü. Gerçek anlamda sorgulama yeteneğine sahip olduğum lise yılları, Annan Planı gibi bir milada denk geldi. O süreç, hem benim hem de aynı dönemi yaşayan dostlarım için siyasi bir okul oldu. Her şeyden önemlisi, yıllardır varlığını koruyan sağ ideolojinin temsilcisi Denktaş, ana aktör olma konumunu kaybetti. O zamanlar Kıbrıs’taki mücadelenin, klasik anlamda “sağ – sol” arasındaki bir ikilikten ibaret olduğunu sandım. Hâlbuki mesele o kadar da basit değildi. Çünkü kendini solda tanımlayan yapılar içerisinde, “yanılsama yaratan omurgasızlar” türemeye başlamıştı.

İşte o zaman, teori ve pratiğin paralelliğinin önemini kavradım. Aslında hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Sağlıklı bir zihne sahip olmak için, sorgulamayı elden bırakmamak gerekiyordu. Bir de şunu anladım: Üzerinize yapıştırılan bir kimlik varsa, onu temizlemek çok zordur. Kıbrıs’ın kuzeyindeki “aileleştirilmiş” siyasi yapılar sizi; sorgulamayan itaatkâr çocuklar olarak algılarken, o oluşuma muhalif taraflar politik pratiğinize bakmadan hakkınızdaki ezber eleştirileri ardı ardına sıralarlar. Kendinizi o anlarda, cehennem ateşleri üzerindeki sırat köprüsünde gibi hissedersiniz. Ama bildiğiniz yoldan şaşmadığınız noktada, ne cennete ne de cehenneme kabul edilirsiniz. Özgürlüğe atılan ilk adım, köprü kurgusunu yıkmaktan geçer. Toplumsal adalet ve eşitliği inşa etmek adına, dar çemberleri yıkmak önemlidir. Çünkü söz konusu alanlar, hem “ideolojik ezberi” hem de siyasi hırsları içerisinde barındırır.

Tüm bunları, ülkedeki siyasi arenada, köprüyü yok eden insanlara duyulan açlığı dile getirmek için aktardım. Dünya ölçeğinde gerçekleştirilen değişimler incelendiği zaman, aidiyet ilişkisi üzerinden kurulan itaati kabul etmeyenlerin varlığı göze çarpar. Feminizmin bana öğrettiği en önemli husus, ataerkinin klasik anlamda kalıplaşmış bir siyasi konumlanış olmadığıdır. Bu noktada siyasi ezberimi bozan noktalardan biri de, kendine sağ ideoloji içerisinde yer bulan kadınların, kadın dayanışmasına ve zaman zaman feminist mücadelenin bileşenlerine yönelik tavır alabilme becerileridir. O kadınlar, kendilerine biçilen elbiselerin dikişlerini tek tek söküp, yerine yeni fistanlar dikerler.

Erkek egemenliğinin temelinde yer alan muhafazakârlık, milliyetçilik, militarizm ve neo-liberalizmin sağın vazgeçilmez öğeleri olduğunun bilincindeyim. Belirtilen her bir yaklaşım; birbirini besler ve halklar içerisindeki nefrete zemin hazırlar. Sözü edilen saptamalara rağmen, sağdan gelen kadınların zaman zaman bu kurguyu yok ettiğini görmek, hem şaşırtıcı hem de umut vericidir.

CTP milletvekili Doğuş Derya’nın, sivil toplum örgütlerinin görüşlerini de dikkate alan özverili çalışmaları neticesinde ortaya koyduğu Aile (Evlenme ve Boşanma) Yasası Değişiklik Önerisi, geçtiğimiz gün oy birliği ile Meclis’ten geçirildi. Önerinin görüşüldüğü ad hoc komitede yer alan ve her adımda olumlu bir tavır sergileyen UBP milletvekili İzlem Gürçağ, bugüne kadar edindiğim kadın dayanışması deneyimine bir yenisini ekledi. Gürçağ öncelikle oylama yapılmadan kürsüye çıkıp, Öneriye olumlu oy vereceklerini dile getirdiği. Sonrasında ise oturumu izleyen Aile Yasası Değişmeli İnisiyatifi üyelerinin yanına gelip; her şeyin daha güzel olacağını söyledi ve yürütülen çalışmaya destek verildiği için bizi tebrik etti.

 Buna rağmen Meclis’teki iki kadın milletvekili Fazilet Özdenefe ve Sibel Siber oylamaya dahi katılmadı.  Hatta Özdenefe, önceki oturumun son dakikasına kadar salonda yer almasına rağmen, Aile (Evlenme ve Boşanma) Yasası Değişiklik Önerisi görüşüleceği esnada salonu terk etti. Uluslararası insan hakları sözleşmeleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, kadın ve çocuk haklarını ilgilendiren düzenlemeler göz önünde tutularak hazırlanan bir Önerinin görüşülmesi esnasında Meclis içerisinde yer almamak, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi için kabul edilebilir değildir. Unutulmamalıdır ki bu gibi anlar, “sol harekete” dair dile getirdiğim, söz ile pratiğin sınandığı süreçlerdir. “Omurgasızlığın” kol gezdiği günümüzde, politik güvenilirliği kaybetmemek adına, her daim tetikte olmak önemlidir. Umarım o esnada Meclis oturumunda bulunmalarını engelleyen çok önemli bir sağlık problemleri yoktur! Çünkü ondan öte bir mazeret, abesle iştigal edecektir.