24. Nis, 2017

“Sol” Partiler Piyasa Koşularına Göre Propaganda Yapmaz

Nisan ayında gerçekleştirilecek Cumhurbaşkanlığı seçimleri için yasal propaganda süreci başlamamasına rağmen, adaylar gerek yazılı gerekse görsel basında boy göstermeye başladılar. CTP-BG’nin bir kadın aday göstermesi, siyasette kadın temsilini önemseyen biri olarak konuyu daha yakından incelememe neden oldu. Tabi ki bu noktada, partilerin ve bağımsız adayların seçim vizyonlarını reklamlaştırdıkları propaganda şekilleri büyük bir önem taşıyor.

Önceden ailenin erkekleri üzerinden tanımlanan kadınlar, şimdi de muhafazakâr dil içerisinden değerlendirilmeye başlandı. “Hanımefendi” kelimesine yapılan vurgu, bunun en açık örneğidir. Çünkü her bir tabir, karşısındaki öteki üzerinden varoluşunu icra eder. Bahsi geçen hitap şekli aracılığıyla saygı duyulması gereken bir kimsenin varlığına dikkat çekilir. “Hanımefendi olmayan kadınlar nasıldır?” diye kendine sormadan duramıyor insan. Bugüne kadar hiçbir erkek aday için “beyefendi” kelimesinin kullanıldığını görmedim. Demek ki mevzu kadınlar olunca, birtakım sıfatlar ile adayın niteliğinin pekiştirilmesi önemsenir. Ayrıca “erkekten âlâ işler yapan ilk kadın” kullanımı da iki yönü ile sorunludur. Öncelikle özcü yaklaşımları içerisinde barındıran bu anlatım, ataerkil sistemin ürettiği “kadın – erkek karşıtlığının” karmaşası içerisinde kaybolur. Mesele hangi cinsin daha iyi iş yapması, daha becerikli olması değil; hangi politik değerler temelinde hareket ettiğidir. Buna ek olarak “ilk”  ve “ilk defa inanıyorum” ibareleri de bugüne kadar toplum içerisinde önemli katkıları olan kadın siyasileri hiçe sayar niteliktedir. Kadın siyasetçileri bir kenara bıraksak bile, Kıbrıs’ta önemli bir kadın hareketi olduğu gerçeği gözden kaçırılmaktadır.

Özellikle büyük bir çoğunluğunu CTP’li kadınların oluşturduğu YKB’nin yürüttüğü ve sosyalist değerler temelinde var ettiği eşitlik mücadelesinin yok sayılması, kabul edilebilir değildir. Bu anlamda CTP-BG kadın örgütünün hassasiyetlerinin göz önünde tutulmadığını düşünüyorum. Yine ve yeniden toplumsal cinsiyet eşitliğini, demokrasinin bir parçası olarak kabul etmeyen eril iktidarın yürüttüğü cinsiyetçi bir kampanyanın varlığından bahsetmek mümkündür. Söyleyeceği söze fırsat vermeden kadının adını var etmek, ne yeterli ne de anlamlıdır.

Birikim Özgür Yenidüzen gazetesinde yayınladığı köşe yazısında açık bir şekilde “ilk” olmanın ne anlama geldiğini dile getirir:

“Samimiyeti, enerjisi, yenilikçiliği, çalışkanlığı, siyasi çekişmelerden uzak duruşu, modern kadın imajı ve denenmemişliği ile Doktor Sibel Siber tek heceli tek bir sözcüğü getiriyor akıllara:
İlk!”.
Bu cümle içerisinde kullanılan her bir kelime, adayı apolitik bir zemine oturmak için yeterlidir. Siber’in hem verdiği demeçlerde hem de bu güne kadar yer aldığı siyasi mevkilerdeki konumu ile politik bir duruş çizememiş olması, bu tanımlamalarla katmerlenir. Kıbrıs’ta Federal barışı gerçekleştirmek için talip olunan bir makamda, net bir ideolojik duruşun olması elzemdir. Bu “samimiyet, enerjik, yenilikçi modern imaj, denenmemişlik, siyasi çekişmelerden uzak duruş…” ile tanımlanabilecek bir konu değildir. Pınar Selek buna dair: “Kadınların barış mücadelesine katılımı, onların ‘sevecen ve pasif yapılarının doğal bir sonucu’ değil, politik bir seçimdir”[i] der. Dile getirilen sıkıntının bir diğer nedeni de, partilerin şirket mantığı ile yönetilmek istenmesinden kaynaklanır. Aksu Bora bahsi geçen sıkıntıyı şu şekilde gerekçelendirir: “Partilerin birer ‘seçim işletmesine’ dönüşmesi, politikanın kamusallıktan arınmasının en önemli boyutlarından biriydi. Göstermelik bir takım jestler ve hamasetten başka siyasal partilere kişilik kazandıran, onların belkemiğini oluşturan ideolojik yapılanma, tamamen dağıldı.[ii]Kıbrıs’ın kuzeyi için de durum farklı değildir. Tüm bunlar ışığında daha inandırıcı olmak ve kadın temsilinin feminist duyarlılıklar çerçevesinde hedeflendiğinin gösterilmesi için, gelecek günlerde daha farklı stratejiler güdülmesinde yarar vardır. Tabi ki bu husus tüm adaylar için geçerlidir.

Yıllardır sürdürülen müzakere süreçlerinin yeni bir soluğa ihtiyaç duyduğu bu dönemde, toplumsal cinsiyet eşitliği ve barışın içselleştirilmesi anlamında olmazsa olmaz iki hususu paylaşmak istiyorum. Bunlardan biri BMGK’nın 1325 (2000) sayılı kararı, bir diğeri ise görüşme masasında yer alan başlıklara yönelik alternatif çözüm pratikleri sunan GAT’ın önerileridir.

BM 1325 (2000) Sayılı Karar: “Kadınlar, Barış ve Güvenlik”

1325 (2000) Sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin “Kadınlar, Barış ve Güvenlik” başlıklı Kararı[iii] özellikle Afrika, Asya, Latin Amerika’da yaşanan deneyimler üzerinden yürütülen kadın barış hareketlerinin de üstün çabalarıyla, 31/10/2000 tarihinde kabul edildi. Karar yaşanan çatışmaların çözümü ve barışın tesis edilmesi noktasında kadınların karar alma süreçlerine dâhil edilmesine, silahlı çatışmaların temelde kadınlar ve kız çocukları üzerindeki etkisinin görünür kılınmasına ve bunlara yönelik çözüm önerileri geliştirecek kurumsal yapıların oluşturulmasına yönelik devletlere bir takım tavsiyelerde bulunur. Bu anlamıyla karar, barış görüşmelerinin yürütüldüğü coğrafyalarda silahlı çatışmaların kadınlar üzerindeki özel etkisini, kadınların çatışmanın önlenmesi ve çözümlenmesi konusundaki rolünü tanımlamak açısından paha biçilmez bir yol haritasıdır.

GAT (Toplumsal Cinsiyet Danışma Kurulu)

Kıbrıs’ta barış inşası ve çatışma sonrası çözüm süreçlerinin şekillendirilmesi için çalışmalarını yürüten GAT, Kıbrıslı sivil toplum aktivistleri ve akademisyenler tarafından 2009 yılında kuruldu. GAT 1325 (2000) Sayılı Kararın Kıbrıs’ta uygulanmasını sağlamak için “Kıbrıs’ta Kadınların Barışı” isimli bir rapor[iv] hazırladı. Söz konusu rapor içerisinde; idare ve güç paylaşımı, vatandaşlık, mülkiyet ve ekonomi başlıklarına ilişkin öneriler yer alıyor. Bunların özellikle bir kadın adayın propaganda sürecine dâhil edilmesinin hayati bir önemi vardır. Ama feministlerin önerilerinden o kadar korkuluyor ki, barışın gerçekleştirilmesi için kadınlar tarafından hazırlanan ve görüşme masasında bulunan kimi başlıklar için belirlenen hususları görmezden geliyorlar. Sanki mesele sadece ilk kadın cumhurbaşkanı adayı göstermekmiş gibi, bu adaylığın altını dolduracak politik argümanlardan uzak duruluyor.

İki toplum lideri tarafından yıllardır yürütülen ve çözümü bir türlü gerçekleştirilmemiş Kıbrıs Sorunu’na dair toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten, etnik temelli kutuplaşmalardan ziyade barışın gerçekleştirilmesine ilişkin alternatif bakış açılarını ortaya koyan bu çalışma, gerçek anlamda toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı Federal Kıbrıs’ı kuracak bir adayın hedefleri arasında sayılmalıdır. Bu anlamda seks köleliğine neden olan insan ticareti, mültecilik statüsü, çatışma dönemlerinde yaşanan kayıplar – cinayetler – tecavüzlere dair yüzleşme imkânı tanıyan mekanizmaların yaratılması, barışın kalıcılığını sağlayacak askersizleştirme politikalarının ne olacağı gibi konular da, barışa sevdalı bir cumhurbaşkanı adayının gündeminde yer almalıdır. Gerisi lafügüzaftır…

 



[i] Pınar Selek, Barış İçin Feminizme İhtiyaç Var, http://www.pinarselek.com/public/page_item.aspx?id=138 , erişim: 04/02/2015.

[ii] Aksu Bora, Feminizm Kendi Arasında, Ayizi Yayınları, 1. Baskı, Ağustos 2011, s. 60.