24. Nis, 2017

Faşizm, Gaz Odasından İbaret Değildir!

Kendi konumuna odaklanan ve çevresi ile empati kurma yeteneği geliştirmemiş iktidarlar, her yol mübahtır mantığı ile hareket ederler. Bu doğrultuda üretilen karşıtlıkların hepsi, birer kurgudan ibarettir. Hakikat ile alakası olmayan sebepler, özellikle etnik ve dini gruplara duyulan düşmanlık üzerinden doğallaştırılır. Bu, en temiz ve kolay olan yöntemdir. Böylece varlığının tehlikeye düştüğüne inanan kesimler, hain olarak tanımlananlara karşı şiddet uygulanmasını kabul ederler. Çünkü varoluşun steril bir alanda inşa edilmesinin temeli, toplum içerisindeki “haşerelerin” temizlenmesine dayanır. Bugün Hitler’in gaz odaları olmayabilir. Onun yerine gaz fişekleri ile sokak ortasında öldürülen siviller var. Sözü edilen iki durum arasında fark olduğunu söylemek, vicdansızlıktır. Faşizm, toplum içerisinde kabul edilebilir olmak için kılık değiştirmiştir. Bu oyuna gelmek, acıya hizmet etmek anlamına gelir.

Türkiye’deki 7 Haziran seçimleri ardından artan devlet şiddetinin ucu, çok uzun yıllardır icra edilen bir devlet geleneğine dayanır. Devleti kuran ve devamını garantileyen “Beyaz Türk – Sünni Müslüman” öğeler, ürettikleri ötekileri her daim düşman olarak ilan eder ve kendi iktidarını sağlamlaştırmak adına onları yok edecek gerekçeler üretir. Bugün Recep Tayyip Erdoğan ve AKP, AKP’nin tek başına iktidarını, “ülkenin istikrarının anahtarı” olarak sunarlar. Hâl böyle olunca, yönetimleri süresince yaşatılan yıkıma karşı çıkan halklar, yok edilmeye mahkûmdur. Tavrını barış ve özgürlükten yana koyan kesimler de bundan nasibini alır.

Söz konusu savaş, uzun bir dönem Kürt halkı üzerinden yürütülür. Ama özellikle 2013 yılında yaşanan Gezi Parkı süreci, Türkiye’yi Kürt halkının acıları ile yüzleştirir. Kendi özgürlük alanlarının kısıtlanmaya başlaması ve iktidarın kendi kasasını pervasızca doldurması ile aydınlanan insanlar, geç de olsa hakikatin farkına varır. Böylece Kürt milleti üzerinden şekillenen Kürt siyasi hareketi, ülke genelinde birlikte hareket edeceği paydaşlarla buluşur. HDP çatısı altında bir araya gelen demokrasi, özgürlük ve barış gönüllüleri, tüm bölgedeki barış için mücadele etmeye başlar. Tam da bu sebeple, şiddetten beslenen iktidar, HDP’nin etki alanına giren bölgeleri yok etmek istiyor. Bunun için de gözünü kırpmadan sivillerin ölümüne ve belli bölgelerde darbe koşullarının uygulanmasına neden oluyor. Her ne kadar 1990’lardaki durumun var olmadığı iddia edilse de, tarih bize bugün yaşananların geçmişi aratmadığını ortaya koyuyor. Yine sokağa çıkma yasakları yaşanıyor ve bu sebeple insanlar ölülerini gömemedikleri için buzdolaplarında bekletiyorlar, yine sokak ortasında siviller öldürülüyor, yine köyler bombalanıyor, yine memleket elden gidiyor naraları atılarak Kürt halkı ve barış yanlıları düşmanlaştırılıyor, yine en kutsal şey yaşamakken şehitlik kavramı üzerinden insanların acıları sömürülüyor.

“Küçük Kara Balıklar – Güneydoğu’da Çocuk Olmak”[i] isimli belgeselde aktarılanlar, bugün yaşanan talanın, aslında yeni olmadığını kanıtlıyor.  Devlet tarafından köyü yakılan ve göç etmek zorunda kalan, hastalanan kız kardeşi yokluktan ölen İmren Demirbaş’ın sözleri durumu özetliyor. O mücadeleci yürek, hayata tutunabilmenin formülünü şu şekilde aktarıyor: “Güneydoğuda siz doğduğunuzda bir çocuk olarak, hele doksanlı yıllardan sonra, aslında siz çocuk değilsiniz. Sadece bebeklik döneminde, 1-5 yaş arasında çocuksunuz. 6 yaşından sonra sen artık büyüksün. 6 yaşında sen 15 yaşındasın aslında. 10 yaşına geldiğinizde zaten siz oluyorsunuz 20 yaşında. 15’ten sonra kendinizi 40 yaşında hissediyorsunuz…”. Çocuk yaşta çalışmak zorunda kaldığını söyleyen İmren, yaşanılan sorunlarla baş etmek için gülümsediğini söylüyor: “Ben hep gülerim… Sanki ağladığımda teslim oluyormuşum gibi geliyor. Her zaman yüzümdeki buse eksik olmadı, olmayacak da. Çünkü ben güçlü bir insanım ve yaşadıklarıma böyle karşı çıkıyorum”.

Tüm yaşanan olumsuzluklara rağmen, Türkiye’de barışı kurmak için çalışan kesimler, hız kesmeden mücadeleye devam ediyor. Her gün artan devlet şiddeti karşısında soğukkanlı hareket etmek mümkün olmasa bile, büyük bir olgunlukla yürüyorlar. Attıkları her adımda, karşılarına mayınlar çıksa da, yılmıyorlar. Çünkü yürekleri hakikatten, barıştan ve eşitlikten yana çarpıyor. Recep Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarının kirli hırsını deşifre edip, ülkeye özgürlüğü getirmeden de yılmayacaklar. Buna inanıyor ve 1 Kasım seçiminde oyumu HDP’ye vererek, bu harekete ufak da olsa bir katkı sağlamak istiyorum. Ana soyumun hayat sürdüğü memleketteki mücadeleye omuz verebilmek için, elimden gelen en etkili yöntemin bu olduğuna inanıyorum. Ne de olsa barışı tesis etmek adına, herkes üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir. Değil mi?

 



[i] Belgeseli bu linkten izleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=2hvYmmQc0ho&feature=youtu.be