24. Nis, 2017

Tahayyül Edilen Uluslar ve Resmi Tarih Eğitimi ile Aktarılan Ulusal “Öteki” Sorunu

Giriş 

  Dünyadaki siyasi sistem, birbirinden sınır çizgileriyle ayrılmış egemen ulus  devletler bünyesinde şekillenmektedir. Yakın geçmişte uluslararası alanın –özellikle insan haklarının tanınmasını, korunması, geliştirilmesi ile alakalı faaliyet gösteren yapıların-  işleyişine ilişkin bir takım  gelişmeler yaşanmış olsa da, hâlâ daha  hakim görüş, egemen ulus devletlerin yönetimine dairdir[1]. Sözü edilen ulus devletlerin egemenliğinin meşruiyet kaynağını ise uluslar teşkil etmektedir. Kaleme alınan makale çerçevesinde de ulus ve ulusçuluğun hangi koşullar temelinde ortaya çıktığına ilişkin değerlendirme yapılacaktır. Ulusların ezelden beri, doğal olarak mı var olduğu yoksa bilinçli olarak yürütülen siyasi ve kültürel bir süreç sonucunda inşa mı edildiğine dair saptamalarda bulunulacaktır.

Kavramsal çerçevenin çizilmesinin ardından yapılacak tartışmaya bağlı olarak ulus devletlerin bünyesinde verilen resmi tarih eğitiminde uluslaşma  aşaması  , buna ek  olarak  farklı ulusal kimliklerin – “öteki”lerin -  tanımlanması ve ulusal tarih eğitimi aracılığıyla öğrencilere ne şekilde aktarıldığı değerlendirilecektir. Ulusal kimliğe bağlı olarak tanımlanan “öteki” kavramının ulusçu ideoloji temelinde değerlendirilmesinin ne gibi sonuçlar doğurabileceği tartışılaşacaktır.

Sözü edilen konunun seçilmesindeki temel neden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu güne değin ulusal tarih eğitiminde kullanılan materyallerin yakın geçmişte  yenilenmesidir. Art arda yaşanan seçimler sonucu değişen yönetici kadro, yıllardır okutulmakta olan kitapları iki kez gözden geçirmiş ve değiştirerek eğitim hayatına su1nmuştur. Mevcut makale bünyesinde sözü edilen kitapların değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu sebeple yapılacak olan tespitlerin çizmeye çalışacağı kavramsal çerçevenin, yüksek lisans tezi bünyesinde yapılacak değerlendirmelere ışık tutması umut edilmektedir.

 

Ulusal “Biz” ve “Öteki”nin Tahayyülü

Uluslar, ulusçuluk ideolojisi temelinde tahayyül edilmiştir. Ulusçuluk, ulusu kimi zaman var olan bir  kültürü ele alıp, onu dönüştürerek ortaya çıkarmış, kimi zaman ise yaşayan  kültürleri yok ederek ulusları icat etmiştir[2]. Buna ek olarak ulusçuluk, bünyesinde kültürel ve siyasi birimler barındırmaktadır. Sözü edilen süreçte onların çakışması, uyumlu bir birliktelik meydana getirmesi gerekmektedir[3]. Kültürel çeşitlilik bakımından değerlendirme yapılması halinde bir çok potansiyel ulusun da yaratılabileceği düşünülebilir. Fakat bu söz konusu olmamakta, her kültürel topluluk ulus haline gelmemektedir. Diğer bir görüş ise dil üzerine yoğunlaşarak, özellikle kapitalist yayıncılığın kullandığı yayın diline vurgu yapmaktadır[4]. Bu doğrultuda kullanılan dili, ulusu tanımlayan diğer simgelerden ayırmış ve onun en önemli özelliğinin “hayali cemaatler türeterek, tikel dayanışma grupları inşa edebilmesi” olduğunu söylemiştir[5].

 Ulusal  kimlikleri oluşturmaya yarayan bir takım kıstaslar belirtilmiştir. Öncelikle   ulusal kimlik diye tanımlanacak husus siyasi birimle desteklenmesi gerekmektedir. Bunun için de sözü edilen siyasi birimin her bir üyesinin kendini ait hissedeceği, siyasi birim çerçevesinde örgütlenen kültürel yapıyla özdeşleşecekleri bir mekana ihtiyaçları vardır.  Bu mekan sınırlandırılmış olmalıdır[6]. Kurgulanan aidiyetle bireyler kendilerini oraya ait hissedecekler, sınır dışında bulunanları ise “öteki” olarak tanımlayacaklardır. Sınırları belirlenmiş toprak parçası, ulusun tahayyülü aşamasında tarihsel bir öneme sahip olarak kurgulanmaktadır. Özellikle bahsi geçen toprak parçasında ulusun ataları olduğu iddia edilen toplulukların yaşadığına dair inanç ve onların kahramanlıklarına dair anlatılarla da “vatan” fikri belirginleştirilmektedir. Diğer bir anlatımla “tarihi” bir toprağa ihtiyaç duyulmaktadır[7]. Böylece atalarının geçmişteki toprak üzerindeki hakimiyeti ile bağlantı kurulabilecektir. Söz konusu teritoryal anlayış hem ezelî bir geçmişe gönderme yapmak hem de kendini diğer uluslardan ayırmak için elzemdir. Bu sebeple resmi tarih kitaplarında ülkelerin coğrafi konumlarına ilişkin bilgiler yer almaktadır. Mesela Kıbrıs adasının Türkiye anakarasından kopup bir ada haline geldiği, kuzeyindeki dağların Türkiye’nin Toros dağları ile bağlantısı bulunduğu bilgileri bu tespiti doğrular niteliktedir[8]. Bir bakıma bu tip aktarımlar mit olarak düşünebilir. Geçmiş, egemen kültüre haiz  gruplar tarafından, çoğu zaman değişen siyasi yapıya bağlı olarak farklı şekillerde yeniden tasarlanabilmektedir. Diğer bir ifade ile “mit ile icat, bugün kendilerini belli bir etnik kökenle, dinle, devletlerin geçmişteki ya da şimdiki sınırlarıyla tanımlayan grupların izledikleri, belirsiz ve istikrarsız bir dünyada  ‘ Biz Ötekilerden farklı ve daha iyiyiz’ diyerek bir kesinlik yakalamaya çalıştıkları kimlik politikasının özünü oluşturmaktadır.”[9]

 Ulusu oluşturduğu iddia edilen topluluk bireylerinin birbirlerine karşı hak ve yükümlülükleri olduğu ve onların dışındaki bireylerin -“öteki”lerin- aslında bunlara sahip olmadığı vurgulanmaktadır.  Bu doğrultuda iki insanın aynı ulusa ait olması için bir takım hususlar belirtmiştir. Şöyle ki bireyler aynı kültürü paylaşmaları halinde aynı ulustan sayılacaklar, buna ek olarak birbirlerini aynı ulusa ait hissediyorlarsa aynı ulusa ait olacaklardır.[10]Burada da devreye eğitim sistemi girmektedir. Gellner’in toplumdaki bireylerin ve toplumların yeniden üretimine ilişkin ileri sürdüğü saptamalardan biri de merkezi  yönetim tarafından yapılacak düzenlemelerdir. Bunlar arasında eğitim önemlidir, bağımsız eğitim sistemini yürütemeyecek olan toplulukların bu şekilde ulusu da üretemeyeceklerini söylemiştir[11]. Topluluk içerisinde birlik ve beraberlik hissinin oluşmasını sağlayacak olan - Smith’in deyimiyle- “sivil ideoloji ve kültürel boyut”a sahip olmaktır. Böylece “ortak kimlik”[12] kavramının yalın bir şekilde “aynılık” olarak belirtilmesi söz konusu olacaktır. Özel bir grubun mensupları, sadece grubun dışındakilerle farklılıkları bakımından benzerlik arz edecek ve böylece “aidiyet duygusu”[13] da kurulmuş olacaktır. Özkırımlı’nın , Norval’dan alıntılayarak aktardığı bir husus da kimlik oluşumlarındaki tekilliği sağlamada “öteki”nin tanımlanmasının öneminidir[14].

 Anderson  ulus hakkında şu tanımı yapmıştır : “ Ulus hayal edilmiş bir siyasal topluluktur- kendisine aynı zamanda hem egemenlik hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaattir.”[15]  Sözü edilen hayal edilmeyi açıklamak için ise hayatları boyunca bir kere bile karşılaşmamış insanların kendilerini tek bir ulusal kimlik çatısı altında “aynı” olarak tanımlamasını açıklayıcı bir örnek olarak sunmuştur. Ulusu oluşturan bireyler kuşkuya yer bırakmayacak şekilde sözü edilen aynılığı içselleştirmektedir[16]. Bunun “bizi yaratma” çabası sonucunda var edildiğini söyleyebilir. Şöyle ki kitle iletişim araçları, matbaa, kitap aracılığıyla ortaya çıkan materyaller aynı anda birçok kişinin hizmetine sunulabilmekte, sözü edilen tahayyülü kolaylaştırılmaktadır[17]. Böylece yayın aracılığıyla “okur-yoldaşlar” ulusu hayal edilebilmektedir. Anderson’ın, ulusal toplulukların hayal edilebilirlikleri ile ilgili önemli gördüğü hususlar kapitalizm, matbaanın kullanımı ve topluluklar arasından var olan dilsel çeşitliliktir [18]. Buna ek olarak söylenen, “ulus fikrinin” tüm yayın dillerinde hakim olmasıdır. Kısacası ulus içerisinde dil birliği aranmakla birlikte farklı bir  dil konuşuluyor olsa  dahi ulusun varlığı kabul edilmektedir. Siyasal bilince işlemiş olan ulus olma  her dile bağlı yapılan yayınlarla aktarılmaktadır[19]. İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan ve yazar tarafından “yeni devletler” de “ulus inşa etme” politikaları çerçevesinde kitle iletişim araçları ve eğitim sistemini kullanıldığını belirtmiştir.

Ulusçuluk temel olarak belirli sınırlar içerisinde tanımlanan kategorileri meydana getirmekte, hakim olan sistemin işleyişi gereği dünyayı, tespit edilen sınırlar içerisinde algılanması ve anlamlandırılmasına neden olmaktadır[20]. Sözü edilen tekilliğe yönelik aidiyetin sadece kültürel değil mekansal boyutu da olması gerektiği daha önce belirtilmiştir. Buna karşılık etnik kökene gönderme yapılmadan tanımlanan ulus oluşumlarından da bahsedilmektedir[21]. Buna rağmen ulusçuluğu kopyalama[22] olarak değerlendirilecekse, ilk ulus oluşumu örneklerinin  etnik köken vurgusu üzerine inşa edildiği, bu uygulamanın devam eden süreçte tercih edilirliğini sürdürdüğü ve ancak geçmişteki etnik niteliklere sahip toplulukların birlik ve beraberliği hissedebilmesi açısından önemli olduğu vurgulanmaktadır. Bu sebeplerle Smith’in etnik köken  vurgusu ve o olmadan “ulus olma sürecinin yarım kalacağı” fikri ortaya çıkmaktadır[23]. Buna ek olarak temel teşkil edecek etnik kimliğin gücünün, ulusun inşasını kolaylaştırmakta olduğu söylenmektedir.[24]

Gellner ulusların inşa sonucunda oluştukları fikrine sahip olmakla birlikte, onu diğer yazarlardan ayıran nokta, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi ve geçiş sürecinin sonuçları üzerine odaklanarak değerlendirme yapmasıdır. Diğer bir anlatımla moderleşme, ulusçuluk açısından bir dönüm noktasıdır. Söz konusu süreç tarım öncesi, tarım, sanayi dönemi olmak üzere üç aşamadan oluşmaktadır[25].  Tarım toplumunda kültürler “mantar gibi” türemekte ve siyasal sınırlar ile kültürler arasındaki ayrışma sanayi toplumuna benzer nitelikte olmamaktadır. Uluslarda hakim olan türdeşlik anlayışı tarım toplumlarında gözlemlenmemektedir[26]. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş ile ulusçuluk ortaya çıkmaya başlamıştır. Şöyle ki  sanayileşme ile gelen iş bölümüne dayalı sistem, beraberinde eğitime bağlı uzmanlaşmayı gerektirecek, eğitim sayesinde topluma egemen olan bir kültür yaygınlaşacak ve bir gruba ait olan düşünsel yapı topluluğun tümüne hakim kılınacaktır[27]. Bu sebeple özellikle de eğitim kurumuna  ilişkin yaptığı saptamalar büyük öneme sahiptir. Öğrenim süresi olarak düzenlenen okul çağında, her birey aynı eğitimi almaktadır. Bireylere ayrıca eğitim sonrasında  topluma hizmet edecekleri bilinci de aşılanmaktadır[28]. Bu sadece sistemin yeniden üretimi değil aynı zamanda toplumun da yeniden üretilme sürecine işaret etmektedir. Gellner’e göre ulusçuluk iddia edildiği gibi ulusların uyanışı değildir. Belirli bir sistem sonucunda inşa edilmektedir. Kısacası ulusçuluk yüksek kültürün eğitim aracılığıyla tüm topluluğa içselleştirildiği yeni bir örgütlenme şeklidir.[29]

Ulusçuluk bilinçli olarak benimsenmiş, kendisini önceleyen ve ondan kaynaklandığı kültürel sistemlerin incelenmesi bağlamında değerlendirilmesi gerekmektedir. Aksi taktirde ulusların ve ulusçuluğun ezelî bir geçmişten gelip sınırsız bir geleceğe doğru ilerlediğine inanılacaktır[30].

 

Ulus İnşasının Resmi Tarih Eğitimine Yansıması

A-    Resmi Tarih Eğitiminde Ulusçuluk

Geçmiş toplumu anlamak ve bugüne daha çok egemen olmak için tarihe gereksinim duyulmaktadır.[31] Ulus devletlerin geçmiş ile bağlantıları genel itibariyle “ulusal kimliğin” inşası açısından gerekli görülen tarihsel olayların tek yanlı ve çoğu zaman dayatmacı yönetmelerle işlenmesi temelinde gelişmiştir. Aynı doğrultuda ulus “doğal” bir var oluş içerisinde aktarılmaktadır. Bu sebeple bir süreçten değil mitlerden bahsetmeye başlanılmaktadır.Özellikle de kahramanlıklar ve “kurban/mağdur mitosları” ulusların geçmişlerinde yaşadıkları olaylarda ulus sicilinin temiz kalması için kurgulanan olaylar arasında gösterilmektedir. Tasavvur edilen ulus kendi acılarına yoğunlaşırken yarattığı “öteki”lerin hakları/mağduriyetleri üzerinden düşünmeye gerek duymayacaktır. Bu şekilde yaratılan ulusal hafızanın inşası sürecinde “tarih bilim”inin bir çok yönünden yararlanılmakta; ulusal tarih eğitimi kitapları buna göre düzenlenmekte, resmi tarih tezlerini işleyip yayacak devlet kurumları oluşturulmaktadır.[32]

Eğitim kurumunun bu yöndeki öneminin yadsınamayacağına ilişkin yukarıda değerlendirme yapılmıştır. Şöyle ki küçük yaştan itibaren eğitilen bir çocuğun eğitim ve öğretim süreci, ulusal kimliğinin şekillenmesinde çerçeve çizebilecek bir konumdadır. Devlet standartlaşmış eğitim kurumları sayesinde oluşturacağı ulusçu söylem[33] ile gelecek nesillere dünya düzenini nasıl algılayacakları ve onu yeniden nasıl üretebileceklerini öğretecektir. Ulusal kimlik bu sayede öğrenilecek ve sosyalleşme yoluyla içselleştirilecektir[34]. Ulusçuluğun nesnel koşulları arasında sayılmış olan ortak tarih kendi varlığının farkında olma, dayanışma, sadakat gibi hislerin var olabilmesine yardımcı olmaktadır. [35] Ortak kültürün olmaması dayanışmayı da beraberinde getirmeyecektir. Buna rağmen nesnel özellikler milleti oluşturmada yetersiz olduğundan ötürü “müşterek”lik duygusunun da göz ardı edilmemesi ve her daim pekiştirilmesi gerekmektedir. [36]

Ulusçu ideoloji tarihe önem vermektedir. Beyhan,  Ziya Gökalp’in  çalışmalarında  bir çok defa tarihe başvurduğundan bahsederek bunun nedeni olarak ise Gökalp’in  tarihi ,geçmişin değerlendirilip geleceğin yaratılmasında önemli ve  ulusun var olması için gerekli gördüğünü aktarmıştır. Buna ek olarak “ millet, aynı terbiyeyi almış fertlerden meydana gelen kültürel bir zümredir. Kültürün ana kaynağı ise tarihtir.” diyerek ulusçuluk sürecini açıklayıp ulusun hangi aşamalardan geçerek kurgulandığını belirtmiştir.[37]

Yunanistan’daki tarih ders kitapları üzerinden yürütülen bir araştırmanın sonuçlarına göre ders kitaplarının etnik merkeziyetçi tarih anlayışı ile hazırlanmakta olduğu belirtilmiştir. Antik Çağ’a gönderme yapılarak geçmişle bir süreklilik bağı kurulmakta, Yunan ulusal kimliğinin “doğal” bir var oluşa sahip olduğu aktarılmaktadır. Buna dayalı olarak tanımladığı kendi ve “öteki”, iki kutuplu algının oluşmasına sebebiyet vermektedir. Şöyle ki bir tarafta “iyi” bir tarafta ise “kötü” halklar tanımlanmakta ve sözü edilen ulusa mensup insanlar arasında genellemelere dayalı bir değer sistemi oluşturulmaktadır.[38]Aslında bu değerlendirmenin en önemli sebeplerinden biri  siyasi birimler ile halk arasında ayrım yapmadan, olayların özneleri olarak ulusal isimlendirmelere gidilmesidir. Uluslar “doğal” varlıklar olarak görülmeye devam edilmekle birlikte[39], özellikle de karşılıklı çatışmanın yaşandığı etnik topluluklar bünyesinde sorgulama yapılmasına olanak tanınmamaktadır. Ersanlı, tarih yazımı ve öğretiminin toplumlardaki hakim zihniyetin tanımlanması ve yerleştirilmesi için önemli bir unsur olduğu, geçmişe dair yapılan saptamaların ise bugünü ve geleceği oluşturmada ölçüt olarak alındığını belirtmiştir.[40] Ülke içindeki halkı bir arada tutmak adına ortak bir sivil ideoloji ve kültürel boyut inşa edilmektedir.  Bu sürecin yürütülmesinde kitlesel eğitim sistemi kullanılmakta, her bir bireyin kendini ulusa ait hissetmesini, aynı ulustan olduğu kişilere karşı kardeşlik duyguları ile bağlı olmasına zemin hazırlanmaktadır.

Ulusçuluğun olduğu bir yerde “gerçek tarih” anlayışından bahsedemeyiz. Yukarıda da aktarıldığı üzere “müşterek” bir geçmiş ve gelecek tasarlayabilmek için var olmayan mitlerin yaratılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.[41] Ulusal tarihin inşası genellikle günümüz kaygılarını ve geçmişe dair inanışları yansıttığından ötürü işe yarayanlar aradan seçilip, zaman ve mekana uyarlanarak aktarılmaktadır[42].

Nietzsche anıtsal tarih anlayışıyla geçmişi yücelten adeta “maskeli balo”yu andıran bir durumun varlığına dikkat çekmektedir. Buna göre uluslar geçmişteki atalarını kahramanlaştırıp yüceltmekte, hiçbir şekilde sorgulamadan gelecek nesillere aktarmaktadır [43]. Sorgulanmamasının sebeplerinden biri bugün yaşayanların  geçmişte yapılanlardan sorumlu tutulabileceğidir. Şöyle ki eğer geçmişle şimdi ve gelecek arasında bir bağlantı kurabiliyorsa ve bugünün geçmişin devamı olduğu iddia ediliyorsa o halde geçmişin sorumluluğu da bitmemiş olacaktır. Yaşananları süsleyip, kusursuz bir geçmiş sunmak geçmişle yüzleşebilinmesine yardımcı olmayacaktır. Özellikle de tarihsel süreç içerisinde insan haklarının ihlal edilmesine sebebiyet veren olayların vuku bulması, geçmişle hesaplaşmanın gerekliliğinin önemini ortaya koymaktadır. Geçmişle hesaplaşma kavramı  iç çatışma yaşamış toplumlarda geçmişte yaşananlarla yüzleşme – bir bakıma hakikate ulaşma-, demokrasi ve insan haklarına dayanan siyasi kültür temelinde şekillenen geleceği kurabilmek adına kullanılmaktadır.[44] Bunun aksinin yapılması ve unutmanın gerçekleştiğinin düşünülmesi aslında geçmişi bir perdenin arkasına saklamakta, onu ortadan kaldırmamaktadır. Resmi tarih açısından sözü edilen yaşananlar ulusal kimliğe zarar verici nitelikte ise bunları gelecek nesillere aktarmak tehlikeli görülmektedir, diğer bir anlatımla birliği korumanın yolu kusursuzluğun aktarılmasıyla mümkündür.

 

B-    Ulusçu Tarih Yazımı ve Tarihçi

Tarih yazıcılığı ulusal kimliğin inşa edildiği doğrultuda, üstün ulus temeline dayalı, “biz” ve “öteki”leri tanımlayıp, bunu eğitim kurumları aracılığıyla öğrencilere sunmaktadır. Eğer “öteki”nin var olmadığı bir dünya tahayyül edilemiyorsa, “öteki” kavramının nasıl yaratıldığının ve bu yaratımın sonuçlarının değerlendirilmesi üzerinde durulmalıdır. “Öteki”lere dönük olarak yaratılacak önyargıları besleyen hususların içerisinde tarih de yer aldığından ötürü bir ulusal kimliğe dayalı yapılan  üstünlük iddiasının ortadan kaldırılması gerekmektedir. [45] Diğer bir yaklaşımla tarih yazcılığı ; tarihi bilim olarak değerlendirerek, bilim olmanın verdiği kuşkuculukla desteklenen bir bağlantı ile geçmişi aktarmalıdır. Toplumda egemen halde bulunan, genel itibariyle gerçek olarak değerlendirilen dogmalardan kurtulabilmek kolay olmasa da mümkündür. Bunun yanında “bizim” ve “öteki”nin insan hakları arasında hiyerarşi farkı gözetilmemesi, tarihçinin çatışmacı “öteki”ler yaratan resmi tarih anlayışından uzaklaşması ve yazacaklarına ilişkin “öteki”ne dönük empati geliştirmesi gerekmektedir. Çatışmanın yaşandığı “biz” ve “öteki” bulunan hallerde tarih eleştirel gözle yazılmalıdır. Böylece sorunun temelinde yatan sebepler ortaya çıkarılabilecek, doğallaştırılmasının önüne geçilebilecektir. Etnik farklılıklara dayalı olarak yaşanılan sorunlar sonucunda bölünmüş toplumlarda tarih eğitimi çatışmayı ve ulusçuluğu  beslemek ve sözü edilen bölünmüşlüğü sürdürmek gibi bir hedefi gözetmektedir.[46] Bu sebeple etnik kökene bağlı olduğu gösterilen çatışmaların sorgulanması elzemdir.[47]

Tarihi olgular tarihin kendisinden çok onu seçen ve değerlendiren tarihçi tarafından belirlenmektedir. O halde tarafsız bir tarihten söz edebilmemiz pek de mümkün değildir. Tarihçinin toplum içerisinde yaşayan birey olduğunu kabul ettiğimiz noktada içinde şekillendiği ve sahip olduğu ulusal kimlik kurgusu dışına çıkabilmesi de beklenmemektedir. Carr, “Tarih Nedir?” isimli eserinde tarihçiler için gerekli olan belge ve olguların fetiş hale getirilmemesi gerektiğini çünkü onların tarihi oluşturmadığını, onları yazanların ne düşündüğünden fazla bir şey söylemediğini belirtmiştir. Kısacası “Tarih nedir” sorusuna verilecek yanıt onlarda saklı değildir. Tarihin bir kurguya dayandığını söylemek aslında var olmayan bir şeyden bahsetmek anlamına gelmemektedir. Şöyle ki tarihçi olguları tarihileştirirken onları seçmekte, art arda dizip ve yorumlayarak aktarmaktadır. O halde tarihi olguların objektif veriler olduğunu söylemek pek de mümkün değildir. Tarihçinin kendisi tarihin bir ürünüdür, içerisinde yetiştiği toplumun günümüze getirdikleri üzerinden düşünmekte, geçmişi değerlendirmekte ve geleceği kurgulayacak hale gelmektedir. [48] Kızılyürek’e göre tarih hakikat ile eşlenemez, aktarılan, tarihçinin yorum, kanaat ve görüşlerinden ibarettir. Tam da bu sebeple resmi tarihin geçmişte vuku bulan hakikatlerden ibaret olduğunu söylemek pek de doğru değildir[49]. Buna ilişkin diğer bir değerlendirmeye göre ise “tarih sosyal bir realitedir”[50]. Buna karşılık ilgili makale içerisinde yapılan diğer bir saptama ile de çelişki yaşanmaktadır. Şıvgın, “realite” tanımlamasını yapmasına karşılık “evrensel tarih”in var olamayacağını çünkü tarih yazıcılarının geçmişten günümüze aktarım yaparken anlatılarına yorum kattıklarını, buna ek olarak kullanılan belgelerin de objektif olamayacağını söylemektedir.   “Uluslar geleceklerini ve yönlerini bu ortak tarih üzerinden tayin edecekler bu ortak tarih üzerinden belirleyeceklerdir.”[51] Eğer bir “realite”den bahsediyorsak, evrensel anlamda yazılacak tarihin de içinde gerçeklik barındırması gerekmektedir. Tüm bu söylenenlere ek olarak ulusların tarih anlayışının rastgele seçilen kıstaslardan oluşturulamayacağını söylemektedir. Ulus içerisinde birliği tesis etmek için “biz bilinci”ni , bağlılığı sağlamak için ise “öteki” kavramının oluşturulması gerektiğini belirtmiştir.[52]

Tarihi anlatı ile ideolojik söylem arasında ikili bir ilişki söz konusudur. Bir toplumun üyesi olan tarihçi hem içinde yaşadığı toplumun siyasi kurgulanışına bağlıdır hem de gelecek nesillerin ulusal kimliğinin inşasında kullanılacak resmi tarih kurgusuna katkı koymaktadır.  Tarih yazarları kullandıkları verilerin meşru kabul edilmesi için genel geçer olarak bilinenleri tercih etmektedir. Çeşitli ulusal semboller ve liderlere özgü anılarla birlikte ideolojik zeminde, geçmişle ulusçu bir bağ kurulmaktadır. Bir bakıma eğitim kurumları aracılığıyla “ulusun toplu belleği” oluşturulmaktadır[53]. Ulusal tarihi anlatıda sürekliliğe her daim vurgu yapılmaktadır. Uluslar köklerini derin ve kesintisiz bir geçmişe gönderme yaparak aktarmakta, sözü edilen süreklilik etnik bir nitelik taşımaktadır.

Sonuç

Ulusçu ideoloji temelinde inşa edilen uluslar yapısı gereğince belli bir kültür temelinde ele alınmakta ve sınırlar çerçevesinde değerlendirilmektedir. Bu sebeple konuya ilişkin kavramları açıklamak için tek bir tanımdan ziyade sürecin yaşanmasına sebebiyet veren koşullardan bahsedilmesi gerekmektedir. Ulusların ortaya çıkışına dair dönemsel değerlendirmeler yapılmakta, modernleşme koşulları ile şekillenen ulusçuluk ulusların yaratılmasına fırsat vermediği saptanabilmektedir.

Buna ilişkin olarak aktarılan bilgiler çerçevesinde bir takım genel şartları tespit etmek mümkündür. Şöyle ki bir ulusun inşa edilmesinde kültürel boyut gerekli ve önemlidir. Özellikle topluluğun kullandığı dil ve ortak geçmiş göz önünde tutulmaktadır.  Ortak geçmişe yapılan gönderme bir bakıma ulusun zamansızlığına da vurgu yapmaktadır. Diğer bir anlatımla geçmişteki atalarına gönderme yapan bir ulus, geleceğinin de inşasını gerçekleştirmektedir. Bunun için de tarihi kullanmaktadır. Özellikle eğitim kurumu aracılığıyla okul çağına gelmiş bireylere, ulusal kimliklerinin oluşumuna ilişkin bilgiler vermekte, temel alınan kimliğin dışında var olan “öteki”leri tanıtmaktadır.

“Öteki”nin olmadığı bir kimlik tanımlaması mümkün olmadığı iddia edilse bile ulus devletin kimlik inşası sırasında kullandığı resmi tarih “öteki”nin hak ihlallerine göz yummamalıdır. Bu nedenle geçmişle hesaplaşabileceğimiz bir tarih eğitimine ihtiyacımız vardır. Sözü edilen saptama gereği, tanımlanan ötekilerin mağduriyetleri üzerinden özeleştiri yapılmalı, “kurban mitosu” çerçevesinde geçmiş aktarılmamalıdır. Ulusun acıları ve mağduriyetleri ile kahramanlıkları dışında “öteki”lerin varlıklarının ve haklarının tanınması , geçmişte yaşatılan mağduriyetlerin sorumluluğunun günümüzde de sahip olunması gerekmektedir. Bu sayede gelecek sağlıklı bir şekilde kurulabilecektir. Bu şekildeki bir aktarımla tarihin milli karakterinden de sıyrılma ihtimali olacaktır.

Tüm değerlendirilenler ışığında vurgulanması gereken ulus temelinde şekillenen ve bu bakımdan da “öteki”, “dost”, “düşman” tanımları yapıp, kendi varlığını sürekli üreten resmi tarih anlayışını çok kültürlü- kimlikli bir yapıya büründürmesinin gerekliliğidir[54]. Özellikle de milli tarafgirlik[55] düşüncesi gereğince yaratılan “karşıt” grupların hakları gözetilmemektedir. Tarih yazıcılığı hususunda ulus-devlet ideolojisinin dışına çıkabilmek gerekmektedir.

 



[1] Ulusların geleceğine ilişkin bir değerlendirme için bkz. Umut Özkırımlı, “Sonuç : Millet- Sonrası Gelecekler”, Milliyetçilik Üzerine Güncel Tartışmalar, (çev. Yetkin Başkavak), s.177-186, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul  2010.

[2] Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk – John Breuilly’nin Sunuşuyla-, ( çev. Büşra Ersanlı ve Günay Göksu Özdoğan),  s. 128, Hil Yayınları, İstanbul  2008.

[3] Gellner, Uluslar, s. 71.

[4] Benedict Anderson,  Hayali Cemaatler – Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, (çev. İskender Savaşır ), s. 60, Metis Yayınları, İstanbul  2009.

[5] Anderson, Hayali Cemaatler, s. 150-151.  (dil ; bayrak, ulusal giysi, halk dansları gibi etmenlerden ayrı değerlendirmeye tabi tutmuştur).

[6] Anthony D. Smith, , Milli Kimlik, ( çev. Bahadır Sina Şener), s. 24, İletişim Yayınları, İstanbul  2009.

[7] Smith, Milli Kimlik ,  s.25, s. 45.

[8] Yard. Doç. Dr. Vehbi Z. Serter ve Ozan Zeki Fikretoğlu, Kıbrıs Türk Mücadele Tarihi Lise 1-2-3. Sınıf , “Kıbrıs’ın Coğrafi Konumu” s. 11, Lefkoşa  2002.

[9]  Eric J. Hobsbawm, “Tarihin Dışında ve İçinde”, Tarih Üzerine, (çev. Osman Akınhay), s. 9, Agora Kitaplığı, İstanbul  2009.

[10] Gellner, Uluslar, s. 78.

[11] Gellner, Uluslar, s. 105-108.

[12] Smith, Milli Kimlik, s. 122, ayniyet kavramı.

[13] Smith, Milli Kimlik, s. 35.

[14] Özkırımlı, Milliyetçik Üzerine, s. 50.

[15] Anderson, Hayali Cemmatler, s. 20.

[16] Anderson, Hayali Cemmatler,  s. 41.

[17] Anderson, Hayali Cemmatler , s. 47.

[18] Anderson, Hayali Cemmatler , s. 60-62.

[19] Anderson, Hayali Cemmatler , s. 152.

[20] Özkırımlı, Milliyetçilik Üzerine, s. 28.

[21] Örnek değerlendirme için bkz. Smith, Milli Kimlik, s. 72.

[22] Anderson buna ilişkin saptaması için bkz., Hayali Cemmatler,  s. 98.

[23] Smith, Milli Kimlik,  s. 73.

[24] Smith, Milli Kimlik, s. 118.

[25] Gellner, Uluslar, s. 75.

[26] Gellner, Uluslar, s. 84-85.

[27] Gellner, Uluslar, s. 90-91.

[28] Gellner, Uluslar, s. 103-106.

[29] Gellner, Uluslar, s.127.

[30] Anderson , Hayali Cemaatler, s. 25.

[31] Edward Hallett Carr, Tarih Nedir?, (çev. Misket Gizem Gürtürk) , s. 64,  İletişim Yayınları, İstanbul  2008.

[32] Mithat Sancar, Geçmişle Hesaplaşma – Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne, s.18, İletişim Yayınları, İstanbul  2008.

[33] Özkırımlı, Milliyetçilik Üzerine, s. 28.

[34] Özkırımlı, Milliyetçilik Üzerine , s. 30-31.

[35] Özkırımlı, Milliyetçilik Üzerine, s 15.

[36] Özkırımlı, Milliyetçilik Üzerine, s. 18.

[37] Mehmet Ali Beyhan, “Ziya Gökalp’in Tarih Anlayışı ve Türk Medeniyeti Tarihi Adlı Eseri”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Dergisi, s. 53-54, sayı 10, İstanbul 2005.

[38] Anna Frangoudaki,“Tarih Ders Kitaplarında Ulusal ‘Ben’ ve Ulusal ‘Öteki’”, Yayıma Haz. Ali Berktay, Hamdi Can Tuncer,  Tarih Eğitimi Ve Tarihte “Öteki” Sorunu, s. 100, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1998.

[39] Anna Frangoudaki, Tarih Ders Kitapları, s. 101.

[40] Büşra Ersanlı, İktidar ve Tarih- Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu (1929-1937), s. 15, İletişim Yayınları,  İstanbul  2009.

[41] Özkırımlı, Milliyetçilik Üzerine, s. 26.

[42] Carr, Tarih Nedir?,  s. 29.

[43] Friedrich Nietzsche,  Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Yararsızlığı Üzerine ( Çağa Aykırı Düşünceler II), (çev. Nejat Bozkurt ), s. 51-53, Say Yayınları, İstanbul  2009.

[44] Sancar,  Geçmişle Hesaplaşma, s. 19.

[45] İlhan Tekeli, “Tarih yazıcılığı ve Öteki KavramıÜzerine Düşünceler”, s. 1-2-3, Tarih Eğitimi ve Tarihte “Öteki” Sorunu.

[46] Dilek Latif, “Çatışma Sonrası Toplumlarda Tarih Kitaplarının Yeri”, Kuzey, Sayı 8, 15 Kasım- 15 Aralık 2009.

[47] İlhan Tekeli, Tarih yazıcılığı, s. 5.

[48]. Carr, Tarih Nedir?,  s.46

[49] Niyazi Kızılyürek, “Nasıl Bir Tarih Anlayışı?”, Gaile( Yenidüzen Gazetesi ile yayınlanan haftalık dergi), internet erişimi için http://www.yeniduzen.com/detay.asp?a=26735&z=33, 19/12/20010.

[50] Hale Şıvgın, “Ulusal Tarih Eğitiminin Kimlik Gelişimindeki Önemi”, s. 36, Akademik Bakış, Cilt 2, Sayı 4, Yaz 2009.

[51] Şıvgın, Ulusal Tarih Eğitimi, s. 41.

[52] Şıvgın, Ulusal Tarih Eğitmi, 42.

[53] Etienne Copeaux, “Türkiye’de 1931-1993 Arasında Tarih Ders Kitapları”, Tarih Eğitimine Eleştirel Yaklaşımlar , s. 109, Yayıma Haz. Oya Köymen, Türkiye Ekonomi ve Toplumsal Tarih Vakfı, İstanbul  2003.

[54] Buna ilişkin bir değerlendirme için bkz. Büşra Ersanlı Behar, “Tarih Öğretiminde ‘Türk Dünyası’”, Yayına Haz. Salih Özbaran, Tarih Öğretimi ve Ders Kitapları, 205-210, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2007.

[55] Özkırımlı, Milliyetçilik Üzerine, s.82.