24. Nis, 2017

Benden Önce De Var Olan Yaralarım” İçin Özür Dilerim

Ulus Baker’in Birikim dergisinin Ocak 1988’de yayınlanan 4. sayısındaki yazısının başlığı şu şekildedir: “Yaralarım Benden Önce de Vardı…”. Yazı içerisinde, bu büyülü sözün sahibine de yer verilir. Fransız şair Joe Bousquet, “yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum” diyerek, insanın tarihten gelen ve geleceği kuracak hakikatin taşıyıcısı olduğunu ortaya koyar. Toplumlar yaşadıkları coğrafyada meydana gelen olayların sorumluluğunu, genellikle iktidarlara yüklemeyi tercih ederler. Böylece kendileri için steril bir alan yaratırlar. Bunun aksini ispat edenlerin başında, Hitler’in Nazi Almanyası dönemi ile yüzleşmek için büyük çaba sarf eden Almanlar gelir.

Nietzsche “Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Yararsızlığı Üzerine” isimli çalışmasında, insan için, “istediği kadar ileri ve çabuk yürüsün, zinciri ile birlikte yürür” der. Geçmiş o kadar sinsi bir şekilde toplumun damarlarında dolaşmaktadır ki, aslında bugünümüzü de zapt eder. Belki bilmeyiz, konuşmayız, hissetmeyiz ama bir yerlerde bizden önce yaşananlar – yaşatılanların hesap defteri karşımıza çıkar.

1983 yılında ilan edilen devlet, bugüne kadar tanınmamış olsa da, toplumun bir kesimi için varoluşun temelidir. Onun kurulmasına imkân tanıyan, “şanlı Türk ordusunun” 1974’te gerçekleştirdiği “barış” harekâtıdır. Milli tarih sayfalarında bize anlatılan, tam da budur. O günlerde bir sihirli değnek “kan gölüne dönen adamıza barışı” getirdi. Coğrafyamızda kahramanlık kokan bir seri operasyon sonucunda ateşkes koşulları yaşanmaya başladı, dikenli tel çekildi, sınır çizildi. İki toplum artık bir arada değil, “yan yana” yaşamaya başladı. Peki 1974 yazında yaşananlar, bu kadar basit miydi? Her şey bir anda olup bitmiş miydi?

1974’ü barış kelimesi ile birlikte kullanmak mümkün değil. 1974 savaştır. Savaşta insanlar ölür, kaybolur ve yıllarca onların kemiklerine ulaşılmaz. Birçok aile, yakınının tek bir kalıntısı için yıllarca yas tutar. Zorunlu göç yaşanır, doğup büyüdüğümüz coğrafyaları terk etmek zorunda kalırız. Aslında olmayan bir kimliğe bürünmemiz istenir bizden. “Kurtarıcımızın” kuvvetli kollarına sığınıp, varlığımızı sürdürmemiz beklenir. Ama bu pek de mümkün değildir. Çünkü geçmişte biriken acılar, yüzleşmemiz gereken yıkımlar vardır. İşte onlar, yıllar geçse de kapımızı çalar.

1974 yılında kadınların yaşadığı tecavüzleri konuşmak hâlâ kolay değil. Yenidüzen gazetesinde Sevgül Uludağ’ın kayıplar ile ilgili yıllardır sürdürdüğü çalışmalarda yer verdiği, Doğuş Derya’nın meclis kürsüsünde dile getirdiği ve son olarak Gazeddakıbrıs’ın ANT 1 televizyonu ve Kıbrıs Haber Ajansı aracılığıyla eriştiği bilgiler, yüzümüzde tokat gibi patladı. Kadınlar 42 yıl sonra, 1974 yılında Türk ordusu mensupları ve Kıbrıslı Türk paramiliterler tarafından kendilerine yaşatılan tecavüzü haykırdılar. Bugün atılan çığlık, 56 yaşında bir insanın dudaklarından süzülüp, kulaklarımızı sağır etti. O an, 14 yaşında genç bir kadındı karşımızda duran. Onca yıl biriktirdiği acı, adeta bir zehir gibi içimizi yaktı. Birçoğumuz utandı, ne diyeceğini bilemedi. Ama hepimiz biliyoruz ki (reddedenler dâhil), Kıbrıs’ta yakın geçmişte baş edilemez acılar yaşandı.

2016 yılının Ocak ayında, 42 yıl önce gencecik bir kadının başından geçenleri okuyan 30 yaşında bir kadın olarak, hem öfke hem utanç doluyum. Bir Kıbrıslı Türk kadınım ve ben dünyaya gelmeden önce yaşanan hüznün ağırlığını yüreğimin en derin noktasında hissediyorum. Özür dilemek istiyorum. Kendi adıma, aidiyet kurduğum toplum adına, sözde varlığımın devamı için gerçekleştirilen savaşta onlara yaşatılan karanlık yıllar adına af diliyorum. Biliyorum bununla hiçbir şey değişmeyecek. Ama inanıyorum ki, geçmişle yüzleşmek ve bu topraklar üzerinde barışı kurmak için birbirimizin acılarını dinlemeli ve bizden öncekilerin sorumluluklarını kabullenmeliyiz. İlk etapta “kurtarıcımıza” şükran duymaktan vazgeçerek işe başlayabiliriz.

Tarih sahnelerinde bize öğretilen “kahramanlıkların” altında yatan gerçeklerin farkında mıyız ya da ne kadarını biliyoruz? Ot dergisinde okuduğum bir yazıda yazar, kurduğu cümleler ile geçmişin acı ve bugünü esaret altına alan karanlığını açık bir şekilde gözler önüne serer. Ona göre “tarih istediğin kısmını alabileceğin kasapta satılan bir koyun değildir. Bir bütündür. Bu bütün de kirli, çirkin ve karanlıktır. Cesaretiniz varsa buyurun.” Nietzsche bu noktada “bir insanın, bir toplumun, bir kültürün plastik gücünden” bahseder. Ona göre geçmişte yaşanan kırıklığın iyileştirilebilmesi, yıkılan hayatların yeniden ve yeni bir biçimde kurulabilmesi için, söz konusu güce ihtiyaç duyulur(i). Ne zaman ki geçmişin karanlık dehlizlerinde yol alabilme cesaretine sahip olacağız, işte o anda yeşerebilecek yüreklerdeki zeytin dalları ve yeniden bir arada yaşayabileceğiz. Bu kadar acı varken, görmezden gelmek mümkün mü? Beni affet kız kardeşim ve artık üzülme. Kıbrıs’ın kuzeyinde, çığlığını duyanlar var. Bizi birbirimize küstürenlere inat, bu ülkeye barışı getirecek ve “bir daha asla” diyebileceğiz.

(i)Friedrich Nietzsche, Tarihin Yaşam için Yararı ve Yararsızlığı Üzerine, Bütün Yapıtları 2, Say Yayınları, 9. Baskı, İstanbul 2009, s. 40.