2. Haz, 2014

“Üç duvarlı” Hapishaneden, Sonu Bilinmeyen Dehlizlere…

İlerlediğim yolun, içinden çıkılmaz bir karmaşaya dönüştüğünün farkındayım. Karanlığın âdeta göz bebeklerimi büyüttüğü ve tek bir ışığın dahi içeriye sızmadığı dehlizlerden birinde yürüyorum. Çaresizim. Ne gerisin geriye gidebiliyor ne de bilinçli bir şekilde adım atabiliyorum. Niye böyle bir hayali gerçekleştirmek istedim ki? Kendimi Alice gibi düşleyip, içine atladığım deliği harikalar diyarı sandım. Artık dövünmenin hiçbir manası yok. Sebebi ne olursa olsun, girilen yolda, başımın çaresine bakmam gerektiği öğretildi bana.

İlk olarak, bir yol haritası çizmeliyim. Ulaşmak istediğim hedefleri tespit etmezsem, daha da kaybolabilirim. Amaçsızlığın insanı yok oluşa sürüklediğini, geldiğim coğrafyadaki insanlardan öğrendim. Öyle büyük davalara baş koyduklarından değil. Gerçi onlara sorarsanız, içinde yaşadıkları hapishaneden kurtulmak için uzun yıllar boyunca mücadele ettiklerini anlatacaklardır. Tümünü aynı kefeye koyup, haksızlık yapmayacağım. Lâkin büyük bir çoğunluğu, içinde var olamadıklarını iddia ettikleri “üç duvarın” arasında, çıkarları doğrultusunda hareket etmekten geri durmadılar. Neden dört değil de üç duvar diye sorabilirsiniz. Kafka’nın hukuk öyküleri arasında yer alan “suç ve ceza üzerine fragmanlar”dan esinlendiğimi söyleyebilirim. Yazar her eserinde olduğunu gibi, burada da hayal gücünün sınırsızlığının yarattığı derin zevk ile bizleri baş başa bırakıyor.

“Burası cezaevindeki bir hücre değildi, neden denirse, dördüncü duvarı yoktu da ondan. Bu duvarın bir zamanlar var olduğu ya da gelecekte örülebileceği düşüncesi de az korkutucu değildi; çünkü dördüncü duvar örüldüğünde, yüksekliği boyumu ancak aşan bu bir metre genişliğindeki yerde, ayağa dikilmiş bir tabutun içindeymiş gibi hissedebilirdim. Ama şu anda duvar örülmüş değildi, ellerimi rahatça dışarı uzatabilirdim. Yukarıya, tavana sabitlenmiş demir çengele tutunursam, kollamak kaydıyla, kafamı da dışarı çıkarabilirdim; ancak kollamak kaydıyla, çünkü hücrem yerden ne kadar yüksek, bilmiyordum. Çok yüksek sanırım, aşağıya baktığımda sisli bir grilikten ötesini seçemiyorum, sağ ve solumdaki uzakları da sis bürümüş, sadece yukarılara doğru sis açılır gibi. Bu görünüm, bir kuleye çıkıp puslu bir günde çevreye bakıldığında görünenden farksız”.

Yaşadığım memleketi tanımlamak için biçilmiş kaftan olan bu cümleler, içinde kaybolduğum dehlize de hâkimdir. Yerkürenin üzerinde yaşayan hemşehrilerimle birlikte, yıllardır devam eden bir sorunla baş etmeye çalışıyoruz. Suni olarak üretilmiş düşmanlıklar neticesinde yaşanan çatışma dönemlerinin ardından, ada ikiye ayrıldı. Yine de bitmedi insanların çileleri. “Üç duvar” arasında yaşanan çıkmazı yaratanlar, karmaşayı fırsat bilerek, kaybedilen bedenlerin gömüldüğü toprakların üzerine kurdular sahte düzenlerini. Öldürülen, yaralanan ve kaybedilen insanlar için tek bir özür cümlesi dökülmedi, o kendini bilmez dudaklardan. Kan ve gözyaşı ekildi toplumların yüreklerine, doğallaştırıldı düşmanlıklar. Gün geçtikçe daha da sabitlendi duvarlar. Işığı yakmaya çalışan genç zihinler de kurşunlandı, sürgün oldu dört bir yana.

Tıpkı Kafka gibi “üç duvarlı” hapishanede yaşadı insanlar, ta ki bir umut yeşerene kadar. O zaman da karşılıksız kaldı gökyüzüne uzanan eller. Barışı gerçekleştirememenin burukluğunu yaşayan gürültülü kalabalıklar, küçük küçük “varoluş”  imkânları elde etmeye başladılar. Böylece dördüncü duvarın örülemeyeceğine inandılar. Yıllarca barış hayalini topluma aşılamaya çalışan müzmin muhalefet ise, zamanla sistem kurucularının hâletiruhiyesine bürünmeye başladı. “Bütünlüklü çözüm” iradesi maskesi altında, “üç duvarlı” hapishanenin dördüncü duvarı yeniden inşa edilir oldu. Barış artık “al-ver süreçlerinin” bataklığında kirlenmeye mahkûm bir “ideal” hâlini aldı.
Kötünün kötüsü bu kara deliğe girmeden önce okuduğum Faize Özdemirciler’e ait kelimeler, son günlerde zihnimi meşgul ediyor. “Ölüm bir kere yaşanır ama sen çok öldün, çok öldürüldün, çok öldürdün Kıbrıs. Sen de biz de öldüründük de, ne hayır edebildik, ne hayır diyebildik buralarda. Hem katilisin bu cinayetin, hem kurbanı. Hem yargıcısın bu cinnetin, hem celladı… Küfürlerimin dozunu yükseltiyor bana ilaç diye sunduğun ne varsa. Şimdi rahatlıkla üstünde kurulmuş bütün devletleri al da kıçına sok diyebilirim sana. Kaç pasaport kaç kimlik kartı bahşettiysen bana hepsini iade ediyorum sana”. Şairin anlattıklarından öte değil hâlimiz. İki topluma düşmanlık aşılayanları anlıyorum da, o kalın duvarları yıkmak için mücadele edenlere ne oldu? Gözlerindeki perdeyi ilmek ilmek ören eller neye hizmet ediyor? Cinayeti işleyen katili geçmişin tozlu sayfalarına gönderip, yeni bir dünya kurmak varken, dördüncü duvarı inşa etmek de nereden çıktı?

İktidarın sinsi ve zehirli sıvısı tüm hücrelerimizde dolaşıyor. Kimimiz onun emirlerini uyguluyor kimimiz ise bedenlerimize nüfuz etmediği yalanı ile kendini kandırmaya devam ediyor. Hâlbuki hepimiz kirlendik. “Üç duvarı” aşıp, bize nefes alabilme fırsatı sunduğuna inandığımız kimliklerin gücü, oy kullanma hakkından mahrum bırakıldığımız anda yok oldu. İşte o anlarda, dördüncü duvarın tuğlaları, öfkemize kattığımız çimento ile dizilmeye başladı. Buna rağmen hiç düşünmedik, unuttuğumuz değerlerin yaramıza merhem olabileceğini. Eşitlik, adalet ve barıştan en son ne zaman bahsettik? Hatırlamıyorum.

Kendi yolumu açmaya çalışırken, yukarıyı düşlememek mümkün değil. Hatta yoluma çıkan çakıl taşlarını kendimden uzaklaştırdığım, ilerlemeye çalıştığım yolu temizlediğim her an, vicdan azabı çekiyorum. Aklımda biriken ve içimi kemiren düşünceler art arda sıralanıyor. Ya atacağım her adım, dördüncü duvara bir tuğla ekler ve nihai emele ulaşılmasını engellerse? O adımlar demokratik bir düzenin kurulmasına yardımcı olacak nitelikte olsa bile, hayata geçirmek pek mümkün olmuyor. Hatta arzu edilen dönüşümü sağlayacak her çalışma da, kurulu düzeni savunanların ali cengiz oyunları ile anlamsız hâle getiriliyor. Yine de yarına hazırlanmak için bugünü göz ardı etmemek gerektiğine inanıyorum. Ne de olsa uğruna mücadele edip dönüştürmemiz gereken alan sadece dördüncü ayağı inşa ediliyor olan “üç duvarlı” hapishane değil, aynı zamanda dehlizlerdir de.

 

------------------------------

Franz Kafka, “Suç ve Ceza Üzerine Fragmanlar”, Ceza Sömürgesi ve Hukuk Öyküleri, Seri K., s. 62, Altıkırkbeş Yayın, Kasım 2011.

Kaynak: “Üç duvarlı” Hapishaneden, Sonu Bilinmeyen Dehlizlere…