24. Nis, 2017

Ulus Baker’in Birikim dergisinin Ocak 1988’de yayınlanan 4. sayısındaki yazısının başlığı şu şekildedir: “Yaralarım Benden Önce de Vardı…”. Yazı içerisinde, bu büyülü sözün sahibine de yer verilir. Fransız şair Joe Bousquet, “yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum” diyerek, insanın tarihten gelen ve geleceği kuracak hakikatin taşıyıcısı olduğunu ortaya koyar. Toplumlar yaşadıkları coğrafyada meydana gelen olayların sorumluluğunu, genellikle iktidarlara yüklemeyi tercih ederler. Böylece kendileri için steril bir alan yaratırlar. Bunun aksini ispat edenlerin başında, Hitler’in Nazi Almanyası dönemi ile yüzleşmek için büyük çaba sarf eden Almanlar gelir.

Nietzsche “Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Yararsızlığı Üzerine” isimli çalışmasında, insan için, “istediği kadar ileri ve çabuk yürüsün, zinciri ile birlikte yürür” der. Geçmiş o kadar sinsi bir şekilde toplumun damarlarında dolaşmaktadır ki, aslında bugünümüzü de zapt eder. Belki bilmeyiz, konuşmayız, hissetmeyiz ama bir yerlerde bizden önce yaşananlar – yaşatılanların hesap defteri karşımıza çıkar.

1983 yılında ilan edilen devlet, bugüne kadar tanınmamış olsa da, toplumun bir kesimi için varoluşun temelidir. Onun kurulmasına imkân tanıyan, “şanlı Türk ordusunun” 1974’te gerçekleştirdiği “barış” harekâtıdır. Milli tarih sayfalarında bize anlatılan, tam da budur. O günlerde bir sihirli değnek “kan gölüne dönen adamıza barışı” getirdi. Coğrafyamızda kahramanlık kokan bir seri operasyon sonucunda ateşkes koşulları yaşanmaya başladı, dikenli tel çekildi, sınır çizildi. İki toplum artık bir arada değil, “yan yana” yaşamaya başladı. Peki 1974 yazında yaşananlar, bu kadar basit miydi? Her şey bir anda olup bitmiş miydi?

1974’ü barış kelimesi ile birlikte kullanmak mümkün değil. 1974 savaştır. Savaşta insanlar ölür, kaybolur ve yıllarca onların kemiklerine ulaşılmaz. Birçok aile, yakınının tek bir kalıntısı için yıllarca yas tutar. Zorunlu göç yaşanır, doğup büyüdüğümüz coğrafyaları terk etmek zorunda kalırız. Aslında olmayan bir kimliğe bürünmemiz istenir bizden. “Kurtarıcımızın” kuvvetli kollarına sığınıp, varlığımızı sürdürmemiz beklenir. Ama bu pek de mümkün değildir. Çünkü geçmişte biriken acılar, yüzleşmemiz gereken yıkımlar vardır. İşte onlar, yıllar geçse de kapımızı çalar.

1974 yılında kadınların yaşadığı tecavüzleri konuşmak hâlâ kolay değil. Yenidüzen gazetesinde Sevgül Uludağ’ın kayıplar ile ilgili yıllardır sürdürdüğü çalışmalarda yer verdiği, Doğuş Derya’nın meclis kürsüsünde dile getirdiği ve son olarak Gazeddakıbrıs’ın ANT 1 televizyonu ve Kıbrıs Haber Ajansı aracılığıyla eriştiği bilgiler, yüzümüzde tokat gibi patladı. Kadınlar 42 yıl sonra, 1974 yılında Türk ordusu mensupları ve Kıbrıslı Türk paramiliterler tarafından kendilerine yaşatılan tecavüzü haykırdılar. Bugün atılan çığlık, 56 yaşında bir insanın dudaklarından süzülüp, kulaklarımızı sağır etti. O an, 14 yaşında genç bir kadındı karşımızda duran. Onca yıl biriktirdiği acı, adeta bir zehir gibi içimizi yaktı. Birçoğumuz utandı, ne diyeceğini bilemedi. Ama hepimiz biliyoruz ki (reddedenler dâhil), Kıbrıs’ta yakın geçmişte baş edilemez acılar yaşandı.

2016 yılının Ocak ayında, 42 yıl önce gencecik bir kadının başından geçenleri okuyan 30 yaşında bir kadın olarak, hem öfke hem utanç doluyum. Bir Kıbrıslı Türk kadınım ve ben dünyaya gelmeden önce yaşanan hüznün ağırlığını yüreğimin en derin noktasında hissediyorum. Özür dilemek istiyorum. Kendi adıma, aidiyet kurduğum toplum adına, sözde varlığımın devamı için gerçekleştirilen savaşta onlara yaşatılan karanlık yıllar adına af diliyorum. Biliyorum bununla hiçbir şey değişmeyecek. Ama inanıyorum ki, geçmişle yüzleşmek ve bu topraklar üzerinde barışı kurmak için birbirimizin acılarını dinlemeli ve bizden öncekilerin sorumluluklarını kabullenmeliyiz. İlk etapta “kurtarıcımıza” şükran duymaktan vazgeçerek işe başlayabiliriz.

Tarih sahnelerinde bize öğretilen “kahramanlıkların” altında yatan gerçeklerin farkında mıyız ya da ne kadarını biliyoruz? Ot dergisinde okuduğum bir yazıda yazar, kurduğu cümleler ile geçmişin acı ve bugünü esaret altına alan karanlığını açık bir şekilde gözler önüne serer. Ona göre “tarih istediğin kısmını alabileceğin kasapta satılan bir koyun değildir. Bir bütündür. Bu bütün de kirli, çirkin ve karanlıktır. Cesaretiniz varsa buyurun.” Nietzsche bu noktada “bir insanın, bir toplumun, bir kültürün plastik gücünden” bahseder. Ona göre geçmişte yaşanan kırıklığın iyileştirilebilmesi, yıkılan hayatların yeniden ve yeni bir biçimde kurulabilmesi için, söz konusu güce ihtiyaç duyulur(i). Ne zaman ki geçmişin karanlık dehlizlerinde yol alabilme cesaretine sahip olacağız, işte o anda yeşerebilecek yüreklerdeki zeytin dalları ve yeniden bir arada yaşayabileceğiz. Bu kadar acı varken, görmezden gelmek mümkün mü? Beni affet kız kardeşim ve artık üzülme. Kıbrıs’ın kuzeyinde, çığlığını duyanlar var. Bizi birbirimize küstürenlere inat, bu ülkeye barışı getirecek ve “bir daha asla” diyebileceğiz.

(i)Friedrich Nietzsche, Tarihin Yaşam için Yararı ve Yararsızlığı Üzerine, Bütün Yapıtları 2, Say Yayınları, 9. Baskı, İstanbul 2009, s. 40.

24. Nis, 2017

Giriş

Orta Doğu’da hala daha güncelliğini korumakta olan çatışmaların çözüme kavuşturulmasına katkı sağlamak amacıyla İsrail ve Filistinli gençler  Goethe’nin West – Eastern Divan Orchestra (Doğu – Batı Divanı Orkestrası) adı altında 1999 yılında bir araya geldiler. Bunun öncülüğünü yapanlar ise Edward Said ve Daniel Barenboim’di.[1] Sözü edilen ikilinin arkadaşlığı 1990’ların başlarında Londra’da bir otel lobisinde tesadüfen karşılaşmalarına tekabül etmektedir.[2] Bu dostluğun oluşması ve ilerleyen dönemlerde gelişmesine olanak veren etmenler arasında kuşkusuz, ortak bir coğrafyaya sahip olmaları, İsrail ve Filistin arasındaki “sorun”un nedenine ve çözümüne dair ortak noktalarda anlaşabilmeleri, geçmişlerinde göç yaşamış olmalarının etkisiyle ortaya çıkan “yurt” kavramı üzerinden tanımlama yaparken takındıkları tutum ve günümüz ulus-devlet kavramı içerisinde çeşitli etmenlerin de buna eklenerek oluşturulan “tek  kimlik” üzerine yaptıkları eleştiriler örnek olarak gösterilebilecek niteliktedir. Said, “yurt” fikrinin aşırı abartılmış bir mefhum olduğunu söylerken diğer taraftan Barenboim de ‘müzik yaptığım her yer benim yurdumdur’ diyerek aslında baştan itibaren toprak parçasına dayalı yaratılan sorunların öznesi olmayı reddediyor.[3] Bir bakıma yaşanılmakta olan sürecin temelinde yatan nedenleri de yavaş yavaş önümüze sermeye başlıyorlar. Buna ek olarak “Paralellikler ve Paradokslar” isimli kitap boyunca her iki konuşmacının değindiği temel noktalardan biri de tek tip kimliklerin eleştirisidir. Okuyucuya aktarılmak istenen “çok kültürlü olmanın mümkün hatta özlemle istenebilecek” bir husus olduğudur. 

Barışın Tesisisinde Alternatif  Yol : Orkestra

Bir orkestra[4] ile, barış inşa etmek için alternatif bir yol yaratılabilir mi sorusu ile sunuma başlanması yerinde olacaktır. Öncelikle Barenboim’in görüşlerinin belirtilmesi gerekmektedir. Ona göre müziğin birleştirici bir rolü vardır. Şöyle ki hiçbir surette bir araya gelmez denen insanlar bu projede, aynı orkestra bünyesinde uyum içinde sanat icra etmişlerdir. Barenboim, müziğin başlı başına bir uyum, birleştirme, bir araya getirme imkanı sağladığını söylemektedir. Sonuçta bir eser birden fazla nota arasında uyumlu bir bağ kurulmasını gerektirmektedir. Her nota ayrı bir ses çıkarmasına rağmen, birlikte çalınmaları halinde ortaya bütün bir eser çıkmaktadır. Zaten müzisyenler birbirinden farklı olduğu kabul edilen notaları uyumlaştırmaya çalışarak ortaya değişik bileşenlerden oluşan bir harmoni yaratmaktadır. Tabi bu uyum çabası orkestrada daha da özenli olmayı gerektirmektedir. Öncelikle orada herkes eşit olmalıdır. Birbirlerinin gözünde eşitliğin kabul edilmesi sonucunda karşılıklı anlayışın gelişmesinin adımları atılabilecektir. Burada kastedilen her bir kimsenin diğeri ile aynı doğrultuda düşünüyor olması değildir. Önemli olan Barenboim’in söylediği gibi “iki tarafın da birbirinin görüşlerinin meşru yanlarını görmezden gelmemesidir”.[5] Bu da uyumu sağlamada önemli bir etmendir. Eğer orkestrada müzisyenler birbirlerini dinlemezler ise ortaya bir takım aksaklıklar çıkacaktır. Farklılıklara rağmen birlikte yaşayabilme kültürü de bu şartlar altında kurulabilecektir.

Said ise daha önce buna benzer girişimlerin olduğunu söylemekle birlikte söz konusu projenin kendi içinde diğerlerine göre farklılık barındırdığını ileri sürmektedir. Barenboim ve Ya Ya  Ma gibi iki müzisyenin “yönetici” konumda olmaları ayrı bir önem taşımaktadır. Burada barışı sağlamaya yönelik alternatif yol amacına ulaşmak adına kullanılan taktikler açısından  saptama yapıldığını düşünebiliriz. Stratejiyi doğru zemine oturtmak adına atılan taktiksel adımların içinde kişi faktörü önemli bir yer işgal etmektedir. Kişi, hem katılımcı gençler hem de projenin temelini atanlar açısından ayrı ayrı değerlendirilebilir. Katılımcı gençler  aralarında geçmişte vuku bulup halen devam eden  bir sorunun iki aktörüne mensup kişilerdir. Bareboim ve Said de öyledir. Fakat Ya Ya Ma değildir. Tabi burada önemli olan siyasi problemi çözmeye yönelik bir topluluk oluşturmak değil aynı zamanda hedeflenen amaca ulaşmak için yerinde adımlar atmaktır. İyi bir müzisyenle çalışmak da bu çerçevede taktik olarak düşünülmektedir.

Barenboim, “öteki” hakkındaki cehaleti ortaya koymak adına bir anekdotu paylaşmıştır. Buna göre İsrailli çocukların  ilk etapta Şam, Amman ve Kahire’den gelenlerin keman ve viyola çalabileceklerini tahmin bile edemediklerini ama zaman geçtikçe aynı kişilerin tüm orkestra elemanlarıyla aynı notaları çalma, ortak bir ritim tutturma, aynı sesi aynı ifadeyi yakalamaya başladığını gözlemlemiştir. Ortak deneyimin yaşanması, önyargıların yıkılmasında önemli rol oynamış, birbirlerini anlamamalarına neden olan duvarlar yavaş yavaş yıkılmaya başlamıştır.[6] Said, bu noktada bir adım daha atarak “öteki”ni anlamanın yolunun  insanın kendi benliğine yoğunlaşmasından ziyade “öteki”ne yapılan bir yolculuğa çıkılmasından geçtiğini söylemektedir. Bunun günümüzde çok da kolay olamayacağını da ayrıca belirtmektedir. Tezine temel teşkil edecek iki sebebi de sunmuştur. Şöyle ki “küresel homojenleşmeye” karşı ulusal, dinsel zeminde bir karşı koyuş, “içe dönüş” ve imparatorlukların  politikaları sonucunda bir arada yaşayan toplumların birbirinden ayrılması ile yabancı düşmanlığı ve kimlik çatışmasının ortaya çıktığını söylemiştir. Tanımlanan bu ortamda insanların kendi kimliklerine odaklanması ve onları onaylaması, köklerine duydukları ihtiyaç, kendi kültürlerinin değerlerine ve aidiyet duygularını yüceltme[7] de “doğal” karşılanmaktadır. Bu “doğal”lığın ortadan kaldırılması için Said’e göre insanların kendi kimliklerine odaklanmış değer yargılarını bir kenara bırakmaları gerekmektedir. Tüm bu  verilenin reddedişinin altında yatan sebebi de açıklamıştır. Ona göre “ sanat ya da bilim alanlarındaki çok az önemli başarı, toplumsal ve siyasal hayatı düzenlemek amacıyla tasarlanmış sınırlar içinde kalınarak gerçekleştirilebilmiştir.[8] Buradaki saptama zaten toplumsal ve siyasal hayatın içindeki bir takım güç odakları sebebiyle meydana getirilen sorunların çözümü için de geçerli olmalıdır. Zaten mücadele edilmeye çalışılan odaklar değişmemiştir. Bu sebeple işe ilk etapta kendimizi tanımlamakta kullandığımız kimlikler üzerinden şüpheye düşüp, çözüm üretmek adına o kimlikleri sorgulamaya başlamalıyız.

Tabi ki o süreçte de her şeyi yok saymak mümkün değildir. Önemli olan geçmişle yüzleşirken kimliğimizden sıyrılmanın yanında o kimliğe sahip olmaktan ötürü üstlenmemiz gereken yaşanmışlıkların da bedelini ödemeye hazır olmalıyız. Belki de farkında olmadan birdenbire kendimizi sorunun öznesi olmaktan kurtaramayacağız. Bunu gerçekleştirebilmenin zorluklarını yukarıda saymakla birlikte ek yapmak durumundayım. Barenboim, çağımızda insanların ilgileri ve kaygılarını giderek daha küçük ayrıntılara hapsetmeleri, kendi içlerine kapanmaları ve genellikle sorunların birbiriyle ne kadar iç içe geçtiğini, nasıl bir bütünün parçası olduklarının farkına varmadıklarını belirtmiştir.[9] Aslında burada da orkestranın işlevi yadsınamayacak derecede öne çıkmaktadır. Çünkü orada da her bir eleman orkestrada yer almakta, bütünün bir parçası olmaktadır.

 

Stratejinin Oluşmasına Dönük Tasarlanan Sürecin Önemi

Furtwängler “müzik, ‘oluş’ hakkındadır” diyerek aslında bir sürecin varlığı ve o süreç esnasındaki icracının tutumu, duruşunu işaret etmiştir. Ona göre önemli olan ifade edilmeye  çalışılan deyişin kendisi değil de o noktaya nasıl ulaşıldığı, oradan nasıl ayrınıldığı ve bir sonraki aşamaya geçişin nasıl gerçekleştirildiğidir. Öncelikle  karşımıza“temsil”e atfedilen değer çıkmaktadır.  Furtwängler’de söz konusu olan, Said’in anlatımına göre önceden düzenlenmiş bir yöntemin bulunmayışı, herşeyin temsilde  nihayete varacağıdır. “Taraf Tutmak” filminin başlangıç sahnesini hatırlayacak olursak devam emekte olan bir temsil esnasında bina dışında bombalar patlamaktadır, buna rağmen şef icrayı durdurmamış ve sonuna kadar devam etmiştir. Çünkü ona göre bir temsil insan, bitki gibi bir hayata sahiptir, canlıdır. Sona erdiği an bir daha canlanamayacak, daha sonra tekrar edilecek olan ise aynı temsil olmayacaktır. Prova yapılması da meydana gelebilecek hataları en aza indirgemektir Unutulmaması gereken gerçek bir temsilin hataya yer vermeden ortaya çıkarılmasıdır. İcracılar yanında diğer farktörleri de göz önünde tutmak gerekmektedir. Şöyle ki temsilin yapılacağı yer, zaman ve gerçekleştirilecek araçlar. Barenboim, temsilde müziği bilmenin ve onu anlamanın (ki insan hakları aktivizmi alanında düşünüldüğünde sorunu, kendini, sahayı tanımak ve anlamak olarak yorumlanabilir) dışında onun dış dünyada nasıl işitileceği meselesine önem verip  örnek üzerinde açıklama yaparken; bir piyanodan çıkacak olan sesin genişleyip yayılması, yükselip alçalması için sesi kısan pedalı kullanmalısınız diyor. Böylece pek çok şekilde yanılmasama yaratırsınız aksi taktirde piyano kendiliğinden bunu başaramayacaktır.[10] Barenboim’e göre her süreçte( ister kültürel ister siyasal süreç olsun) içerik ile onun zamanı arasında bir ilişki vardır. Şöyle ki yeterince zaman tanımaz ya da gereğinden fazla zaman harcarsanız, israf etmekten kaçamayacağınız şeyler oluyor. Sonuçta parçayı ya yanlış hızda çalarsanız ve çok ağır kalır ya da fazla hızlanırsanız ve her şey mahvolur. Aynı anlayış temelinde, insan hakları mağduriyeti doğuran sorunların çözümüne dair atılacak adımların zamanı ve ortamını iyi tespit etmek gerekmektedir. Aksi taktirde istenmeyen sonuçlar meydana gelebilir.[11]’Oluş’ yani süreç esnasından sırf tanımlanan kimliklerden sıyrılmayı gerektirmez.  Buna ek olarak daha önceden belirlenmiş yol haritalarını değiştirmek de gerekebilecektir. Son durum o kadar da kolay, baş edilebilecek ve gerçekleştirilebilecek bir husus değildir. Çünkü bahsi geçen, günümüze değin ulaşmış olan otoriteleri sorgulamak ve/ veya yeri geldiğinde onları dönüşüme uğratarak haraket etmektir. Buna ilişkin Bareboim siyasetçi ve sanatçı ayrımı yaparak şu sonuca varmıştır: “Bir siyasetçi ancak uzlaşma sanatında ustaca hareket ederse işini görebilir ve faydalı sonuçlar alabilir…Halbuki sanatçının ifadesini belirleyen, onun herhangi bir şeyle uzlaşmayı toptan reddetmesidir, yani cesaretdir.” Mesela, “Beehoven’da sona doğru yükselen bir crescendo’dan önce uçuruma düştüğünüz yanılsaması yaratan bir subito piano varsa ilerlemek zorundasın. Uçuruma, sonuna kadar gitmelisin, sonra da düşmeyecek ve yarısında crescendo yapmayacaksın”. Aslında bu, eseri farklı çalmak değil öznel yorumla çalmak olacaktır.

 

Sonuç 

Said’in, “öğretip yazdığım konularda müridim olmasını istemem” demesi ile aslında temel hedefin bireyleri etki altına alıp, belirlenen doğrultuda hareket etmeleri değil de öğrendikleri üzerine yorumlar, eleştiriler yaparak “yeni”yi yaratırken bağımsız olmalarının gerekliliğini vurgulamaya çalışmıştır. Barenboim ise öğretisinin temelini oluşturan hususun aşırı uçlarda dolanıp sonrasında o uçları kendi içlerinde değişime uğratmadan aynı doğrultuya çekebilmek olduğunu söylemektedir. Bütünü oluşturacak uzlaşı bağlantısını kurmanın yolunun her zaman aşırılıkları törpülemekten geçmediğini belirtmektedir. Aslında karşı durduğu nokta da töpülemektir çünkü bunu “iki notanın mekanik olarak çalınması” diye yorumlamakdır. Bu doğrultuda hareket edilmesi halinde de ortaya bir “hikaye” çıkamayacaktır. Mekanik bağlantıyı koparmanın yolu olarak da aslında bir orkestra temsilinde şefden de öte diğer elemanlara büyük bir iş düşmektedir. Şefin bir otorite figürü olarak algılanmaması aksine her bir elemanın kendi etkisini hissettirmiş olması gerekmektedir. Şef bir öğretici, yol gösterici olabilir( tıpkı Said’in öğrencilerine olduğu gibi) fakat sesleri çıkaran çalgıcıların kendisidir.[12] Bu bakımdan nasıl ki şef bir eserin icrasına öznel değerlendirmesini katabiliyorsa da aslında temelde farklılığı yaratan çalgıcının çıkardığı ses olduğu unutulmamalıdır. Önemli olan bireyin zaman, mekan değerlendirmesini doğru yaparak uygun araçlarla icraya kendi öznelliğini katabilmesidir, dönüşüm birilerinin dayatma “doğru”ları ile sağlanamamaktadır. Tabi ki önceden edinilen tecrübeler ve/veya yol gösterici haritalar sonuca varmada hata payını azaltabilir ama bizi her zaman ilerletemez. Yeni çözüm yolları, taktikler geliştirilmelidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Andante, “Daniel Barenboim ile İsrail, Filistin, Lübnan, biraz da müzik üzerine”, Temmuz- Ağustos 2006, Yıl:4, Sayı: 23, s.11.

[2]  Said Edward, Barenboim Daniel, “Paralellikler ve Paradokslar”, edi. Ara Güzelimyan, çev. Osman Akınhay,  önsöz.

[3] Said Edward, Barenboim Daniel, a.g.e, s.1-3.

[4] “Orkestra”  kelimesi tüm metin boyunca iki toplumun uyum içinde bir araya gelebileceklerine dair olan soyut fikrin somut yansıması anlamında kullanılacaktır.

[5] Andante, a.g.s, s.12.

[6] Said Edward, Barenboim Daniel, a.g.e, s. 10.

[7] Said Edward, Barenboim Daniel, a.g.e, s. 12-16.     

[8] Said Edward, Barenboim Daniel, a.g.e, s.  204.

[9] Said Edward, Barenboim Daniel, a.g.e, s.  195.

[10] Said Edward, Barenboim Daniel, a.g.e, s. 35.

[11] Said Edward, Barenboim Daniel, a.g.e, s. 66.

[12] Said Edward, Barenboim Daniel, a.g.e, s. 80.

24. Nis, 2017

Giriş

 Bu çalışmada, cinsel kimlikleri ya da cinsel yönelimleri nedeniyle, içinde yaşadıkları toplumun geri kalanı tarafından farklı ve eşitsiz muamele gören LGBT bireylerin insan hakları konusu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türk Hukuku çerçevesinde ele alınacaktır. Bu bağlamda yapılacak olan değerlendirme belli cinsel davranış yönelimlerini temsil eden bireylere ilişkin yapılan ayrımcılığın, insan hakları hukuku alanında yansımalarını ortaya koymak ve bu ayrımcılığın ortadan kaldırılması gerekliliğine işaret etmek çerçevesinde olacaktır.

Öncelikle konuya ilişkin kavramsal çerçeve aktarılacak, sonrasında ise derneğin kapatılmasına gerekçe olarak sunulan ahlak kavramının hukuk üzerindeki etkisine dair teorik bir tartışma sunulup nihayetinde hukuksal çerçevede bir takım saptamalarda bulunulacaktır. Burada üzerinde durulacak mesele, LGBT’ lerin    örgütlenme özgürlüğü ile bağlantılı olarak dernek kurma hakkının kullanılmasında karşılaşılan güçlüklerdir. Unutulmamalıdır ki LGBT olmak suç, ahlaksızlık, hastalık değildir, tıpkı heteroseksüellik gibi bir cinsel yönelimdir. Bireyler arasındaki cinsel yönelim ya da cinsel kimlik farklılıklarına saygı gösterilmeli ve bu farklılıklar çeşitlilik olarak algılanmalıdır. 

Birinci Bölüm

 

I. Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimlikleri

 Cinsel yönelim, cinselliği oluşturan dört unsurdan biridir. Diğer üçünden, belli bir cinsiyetteki  bireye karşı süregelen duygusal, romantik ve cinsel çekimle ayrılır. Cinsellikle ilgili diğer üç unsur da biyolojik cinsiyet, toplumsal cinsiyet  kimliği  ve sosyal cinsiyet rolüdür. Bilinen üç cinsel yönelime göre; kişinin kendi cinsiyetinden birine yönelmesi eşcinsellik, kişinin karşı cinsiyetten birine yönelmesi heteroseksüellik, kişinin her iki cinsiyete de yönelmesi biseksüelliktir. Eşcinsel yönelimli bireyler  gey ya da lezbiyen olarak adlandırılırlar.[1]

İnsanın taşıdığı kromozomlar tarafından belirlenen kadın ya da erkek olma hali biyolojik cinsiyet, yaşanılan zaman ve coğrafya, kültüre göre değişen, farklı cinsiyetlere sahip insanlardan beklenen rol, davranış ve fiziksel görünüş bütünü ise  toplumsal cinsiyet diye tanımlanabilir. Cinsiyet rolü ise, bir insanın toplumsal cinsiyet kapsamında, kadınlık erkeklik cinsiyetini göstermek için yaptığı şeylerin tümüdür.[2] Kısacası toplumsal cinsiyete neden olan biyolojik cinsiyet değil toplum tarafından yaratılan değerler üzerinden şekillenen davranış kalıplarının toplamıdır.

Eşcinsellik, bir takım çevrelerce dile getirildiği gibi “yeni” ortaya çıkmış bir olgu değildir. Tarihin eski devirlerinden beri mevcuttur. Bazı kültürlerde heteroseksüellikten sapmalar son derece normal  kabul edilebilir bir şey olarak görülüyordu. Buna ek olarak hoşgörüsüzlüğün varlığı çoğu zaman ayrımcılık sonucunu doğuracak uygulamaları beraberinde getiriyordu ki günümüzde de bu devam etmektedir. Sözü geçen hoşgörüsüzlüğün temelinde birçok husus yatmaktadır ki bunlardan bir tanesi de dindir. Din, insanlık tarihi boyunca sık sık çeşitli grupları baskı altına almak için kullanılmıştır. Tabi bunun yanında siyasi sebeplerle iktidar ya da üstünlük kurmak ve bunu sürdürmek amacıyla  toplumdaki cinsel “azınlığı” teşkil eden LGBT bireylerin mağduriyetini doğuran muameleler de meydana gelmekteydi.[3]

Transgender, cinsiyet değiştirme operasyonu geçirmiş ya da geçirmemiş, ancak biyolojik cinsiyetine ve görünümüne bir şekilde müdahale edenleri ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Hermafroditler  ya da diğer bir adıyla interseks bireyler ise cinsiyet kromozomları, cinsel organları kişinin biyolojik cinsiyetini  net biçimde belirlemeye yetersiz olanlardır. Bu bireylere yönelik önyargı ve nefret, transfobi olarak adlandırılır.[4]

Queer teori ise aile, devlet,din ve benzeri otoriteler tarafından tanımlanan katı cinsiyet rollerinin ve eşcinsellikle heteroseksüellik arasında kesin ayrım yapan ikili bir cinsellik modelinin dayattığı doğrulardan sıyrılıp tüm “ötekileştirme” pratiklere ve hiyerarşilere meydan okumaktadır. Böylece hiyerarşilerin altında yatan eşitsiz güç ilişkilerini sona erdirmeye çalışmaktadır .[5] Sloganı da şudur;  “buradayız, queeriz, buna alışın”. Kısacası sözü edilen teori cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsel pratiklerle ilgili her tür etikete, dolayısıyla da kimlik ve cinselliğin üzerine kurulduğu “apaçık” her tür kategoriye karşı durmaktadır.

II. Ahlakın Hukuk Üzerindeki Etkisi

Hukuk ile ahlak arasındaki ilişkiye dair Hart, ikisinin de birbirinden etkilenmiş olduğuna dönük saptamada bulunmuş ve buna dair yapılan çalışmaların ahlakın hukuk üzerindeki etkisinin kimi zaman yargılama sürecinde zımni ve yavaş bir biçimde, kimi zaman ise yasal düzenleme yapmak suretiyle açık ve aniden gerçekleştiğini belirtmiştir.[6] Bu noktadan hareketle değerlendirilmesi gereken bir soru ortaya çıkmaktadır. Kendi başına ahlaksızlık suç olmalı mıdır? Söz konusu soruya verilecek olan cevaba ilişkin tartışmada temel alınacak kıstas John Stuart Mill’in toplumun birey üzerindeki yasal olarak kullandığı iktidarının nitelik ve sınırlarının[7] tartışıldığı Özgürlük Üzerine isimli denemesinin temelini  oluşturan suç teşkil edecek fiilin onu gerçekleştirenden başkasına zarar verip vermediği yaklaşımıdır. Hart’a göre bu hususta değerlendirilebilecek en bariz örnek  geleneksel ahlaktan sapma olarak nitelendirilen eşcinselliktir.[8]

 Hart, John Stuart Mill’in  Özgürlük Üstüne isimli denemesindeki düşüncelerinden alıntı yaparak ahlakın hukuk kuralları üzerindeki etkisine dair tartışmanın bir tarafının görüşlerini dile getirmiştir. Adı geçen denemede Mill ‘Herhangi bir bireyin edimlerinden topluma karşı sorumlu tutulabileceği bölüm, aynı edimin başkalarıyla ilinti oluşturan bölümüdür. Sadece kendisini ilgilendiren bölümünde, onun bağımsızlığı, hak olarak, mutlaktır. Birey kendisi, kendi bedeni, beyni üzerinde, kendi başına buyruktur.’ demiş [9] ve  bu fikre paralel olarak bir kimsenin eyleminin başkalarının çıkarına zarar vermediği takdirde toplumun böyle bir sorunla ilgilenmesine gerek olmadığını eklemiştir .[10] Sarfedilen cümlelerden de anlaşılacağı üzere Mill, bireysel özgürlük alanı sınırı koymakta ve devletin asıl koruması gereken hususun ‘başkalarına zarar verecek’ fiiller sonucu oluşacak menfaatler olduğunu belirtmek istemektedir. Aksi taktirde Hart’ın da aynı fikride olduğunu belirttiği durum olan insanların kendilerine rağmen korunmaları sonucunu doğuran paternalist yaklaşımlar ortaya çıkacaktır.[11]

 Yürürlükte bulunan yasaların varlığı ve uygulanması hukukun bireyler üzerindeki etkisini göstermektedir. Genel olarak cezalandırma sistemlerinin amacı suçluların ıslahı ve yeniden topluma kazandırılmasıdır ki bu hukuki dayatım kavramının meşruiyet zeminini oluşturmaktadır. Buna göre ilk amaç saldırganın cezalandırılmasıdır. Cezalandırma hareket serbestisinin elinden alınması, para cezası, ölüm cezası şeklinde vuku bulabilir. Belirtilen her düzenleme yaptırım olarak meşru değillerse suç teşkil edecektir. İkinci amaç ise hukuku çiğnememiş olanların, hukuki cezalandırma tehdidi altında itaate zorlanmasıdır. Ceza yasalarında düzenlenen suçlar arasında özellikle bireysel özgürlük alanına girmekte olan cinsel ahlaka dayalı  yasaların kişiler üzerinde oluşacak etkileri daha büyük ısdıraplara yol açabilecek niteliktedir. Hart’a göre hem cinsel dürtülerin bastırılması hem de bastırmanın sonuçları adi suçlardan  ( yaralama, öldürme fiileri gibi) çok farklı olacaktır. Çünkü sözü geçen adi suçlar toplumda ruhsal açıdan sorunlu olan küçük bir grup dışındakiler için zaruri, günlük bir ihtiyaç teşkil etmemektedir. Sonuç olarak bu suçları işlememek için direnmek, cinsel dürtülerin bastırılmasının aksine kişilerin duygusal yaşamını, mutluluğunu etkilemeyecektir.[12]

 Kısaca aslında Mill’in de denemesi boyunca ilgilendiği şey zorlamanın kayıtlanmasıdır, ahlaki kayıtsızlığı savunmak değildir. Buna göre :

“Bu kuramın bencil bir kayıtsızlık kuramı olduğunu sanmak ve bunun, insanların işin içine kendi çıkarları girmedikçe, hayatta birbirlerinin hareketlerine hiç karışmamaları gerektiğini ve bir diğerinin iyiliği ya da mutluluğu ile gerektiği savında bulunan bir kuram olduğunu sanmak, onu yanlış anlamak olur. Başkalarının iyiliğini korumak için özverili çaba artmalıdır.”[13]

 Karşıt Tezler : Ilımlı ve Uç Tez

 

a)      Ilımlı Tez:

Tezlerin sunuşuna Hart tarafından Ilımlı Tez olarak zikredilen Lord Devlin’in fikirleri ile başlanılacaktır.  Devlin, 1958 yılında Britanya Akademisi’ndeki ikinci Maccabaean Konuşması’nı sunan ‘Ahlakın Dayatılması’ isimli bildirisinde eşcinsellik fiileri hakkında şunları sarfetti : ‘ İlk fırsatta kendimize onu, sakince ve serinkanlı bakarak, sadece varlığı bir suç olacak kadar tiksindirici bir kusur olarak görüp görmediğimizi sormalıyız. Eğer bu içinde yaşadığımız toplumun yegane hissiyse, toplumun bunu yok etme hakkında nasıl mahrum bırakılabileceğini anlamıyorum.’[14] Söz konusu cümle ile oluşan ilk intiba toplum tarafından sahip olunan ortak değerlere yaptığı göndermedir. Kısacası Lord Devlin’e göre ortak bir ahlak toplumun harcıdır ve onun yokluğu halinde toplum değil bireyler kümesinden bahsedebiliriz. O halde Mill’in görüşündeki başkalarına gelecek zararları önleme fikri kendini bir fiilin ahlaka aykırı olması sonucu başkalarına zarar verilmese dahi “toplumun dayandığı yüce ahlaki değerlerde birini ihlal ederse” cezai yaptırıma tabi tutulabilecektir.[15] Bu kurama göre bir toplumun ahlakının onun varlığı için gerekli olduğunu düşünürsek,  ahlaka aykırılığı tespit edilen fiil alenen icra edilmese de toplumun dayandığı ahlaki ilkeleri tehdit ettiğinden ötürü toplumun varlığını da tehdit edecektir.[16] Hart, Lord Devlin’in ahlakın dayatımını bu şekilde meşrulaştırmasını eleştirmiş ve şöyle demiştir :

“Geleneksel cinsel ahlaktan sapmalar hukuk tarafından hoş görüldüğünde ve bilinir hale geldiğinde geleneksel ahlakın izin veren bir yönde değişebileceğinin doğru olduğuna kuşku yoktur; ancak, eşcinsellik açısından, bunun hukuk tarafından cezalandırılabilir olmadığı Avrupa ülkelerinde durum böyle görünmemektedir. Fakat, geleneksel ahlak bu şekilde değişse bile, söz konusu toplum mahvolmuş ya da ‘yıkılmış’ olmayacaktır. Bu tür bir gelişmeyi, yönetimin şiddet yoluyla devrilmesine değil, onun biçiminde, toplumun muhafazası ile olduğu gibi gelişmesiyle de bağdaşan barışçıl bir anayasal değişikliğe benzetebiliriz.”

b)      Uç Tez:

Ilımlı Tez’in aksine uç tezde ahlakın dayatımının  meşruluğu daha keskin çizgilere bağlanmıştır. Stephen, ahlaka aykırılığın cezalandırılmasını, vatana ihanetin cezalandırılması gibi, toplumun varlığını korumak gibi bir sebebe dayanarak meşrulaştırmaz. Onun yerine, ahlaka aykırı bir fiil başka bir kimseye zarar vermese ya da toplumun ahlaki düzenini tehlikeye sokmasa dahi, fiilin sırf ahlaka aykırı olmasını kriter olarak almaktadır. Hart’a göre iki tez arasındaki farkı daha iyi anlayabilmek için iki soruya verilecek cevaplar değerlendirebilir. Bunlardan ilki “Bu fiil, toplumun ortak ahlakının tepkisinden bağımsız olarak herhangi bir kimseye zarar verir mi?”, ikincisi ise “Bu fiil, ortak ahlakı etkiler ve bu surette toplumu zayıflatır mı?”dır. Ilımlı tez fiilin cezalandırılmasını meşrulaştırmak için en azından ikinci düzlemde olumlu bir yanıta ihtiyaç duyarken, uç tezin ise her iki düzlemde de olumlu bir yanıta ihtiyacı yoktur.[17]

 Stephen’a göre Mill’in argümanları insan doğası ve toplum hakkında yanlış varsayımlara dayanmasında yatmaktadır. Ona göre cezalandırmak “ahlaksızlığın ağır biçimlerine eziyet” diye nitelendirilip meşrudur, çünkü insan doğasında yer alan “nefret duygusu ve öç alma arzusu” kamusal ve hukuki usullerle tatmin edilmelidir. Tabi bunun kabul edilebilir olması için ahlaki çoğunluğun ezici olması şarttır.[18] Söz konusu tezin pratik alandaki uygulamasını Lord Denning Kraliyet Ölüm Cezası Komisyonu’na yaptığı konuşma göstermektedir :

“….Cezalandırmanın amacı, caydırıcılık, iyileştiricilik ya da önleyicilikten ibaret olarak görmek bir hatadır. Herhangi bir cezanın nihai meşruluğu, onun caydırıcı olması değil, toplum tarafından bir suçun vurgulu biçimde suçlanmasıdır…”[19]

Hart, tüm bunlara karşı cezalandırmanın meşruluğu kriteri olarak belirlenen “salt ahlaki kınamayı göstermek ve vurgulu olarak ifade etmek” düşüncesini, dini inancın bir ifadesi olarak insan kurban etmekle benzerlik gösterdiğini ifade etmekte ve her iki tezin mantıki bir zemine oturtmak konusunda yetersiz olduğunu ortaya koymaktadır. Hart’a göre Lord Devlin’in genel “ hoşgörüsüzlük, öfke ve tiksinti”  ve Stephen’ın “bir ezici ahlaki çoğunluk” dediği şey var ise eşcinselliğin toplumun çoğunluğunun zihnindeki “içgüdüsel iğrenme” ve “doğaya aykırı” özelliklerinin o fiilerin cezalandırılmaması üzerine çoğunluğun ahlaki anlayışının değişeceği ya da en azından değişebileceği fantastik bir görüşten ileriye gidemeyecektir.[20]

 Yapılan tartışmanın çerçevesi LGBT bireylerin fiillerinin cezalandırılması ile alakalıdır. Fakat yapılan değerlendirme ve saptamalar aslında “genel ahlak” kurallarının bireyler üzerinde kurduğu “kontrol mekanizması” ile alakalıdır. Kısacası bunun sunulması ise amaçlanan durumu salt ceza hukuku bağlamında ele almak değildir. Kuşkusuz Türkiye’de LGBT olmak suç değildir fakat uygulama aşamasında “genel ahlak” kisvesi altında bu bireyler uğradıkları ayrımcı muameleler sonucunda şiddete maruz kalıyor, örgütlenme hakları kısıtlanıyor hatta ifade özgürlükleri sınırlandırılabiliyor.[21]

 İkinci Bölüm

I. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve LGBT Bireylere Yapılan Ayrımcılığa İlişkin Yasal Düzenleme

 Avrupa Komisyonu bünyesinde yer alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi insan haklarına saygı gösterilmesini sağlayacak ve bunu denetleyecek bir sistemin kurulmasını sağlamıştır. Şöyle ki 11 No’lu Protokol’ün kabul edilmesiyle birlikte tam zamanlı bir Mahkeme(AİHM) ile daha işlevsel bir denetim sistemi yaratılmıştır. AİHM’e yapılacak ihlal müracaatları  devletlerarası ve bireysel şikayet başvuruları şeklinde olabilmektedir. Mahkeme bu şikayetleri kabul edilebilir bulursa, iddiayı değerlendirir ve taraf devlerin üstlendiği yükümlülüğü, Sözleşme’nin uygulanması noktasında denetlemiş olur.

AİHS de korunan haklardan hiçbiri doğrudan LGBT bireyler ile ilgili değildir. Cinsel azınlıkların açtığı davalar genel olarak Sözleşme’nin üç maddesi ile ilgili olmuştur: Özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı (md.8), evlenme hakkı (md. 12), ayrımcılık yasağı (md.14).[22] Yapılan çalışmanın devamında Türkiye’de örgütlü LGBT derneklerinin uğradıkları ayrımcı muameleler ele alınacağından ötürü diğer haklara ilişkin bir değerlendirme yapılmayacaktır. Bu bağlamda ilk olarak Sözleşme’nin 14. maddesini teşkil eden ayrımcılık yasağına ilişkin düzenlemenin içeriğine bakılacaktır. Madde metni şöyledir :

“Bu sözleşmede düzenlenen haklardan ve özgürlüklerden yararlanma cinsiyet, ırk, renk, dil, siyasal ya da başka görüş, ulusal ya da toplumsal köken, bir ulusal azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum ya da diğer statüler gibi herhangi bir temelde yarımcılık yapılmaksızın, güvence altına yapılacaktır.”

Aktarılan düzenlemeden de anlaşılacağı üzere taraf Devletler’ e genel bir ayrımcılık yasağı sorumluluğu getirmemekte, onları sözleşmede düzenlenen hak ve özgürlükleri tanımak ve güvence altına almak yükümlülüğü altına sokmaktadır.[23] Ayrımcılık nedenlerinin tahdidi olarak sayılmamış olması cinsel yönelim ya da cinsiyet kimliğini “ diğer statüler” içine sokabilmemize olanak tanımaktadır. Mahkeme, sözleşme ile korunan herhangi bir hakkın ihlal edildiği sonucuna varırsa o halde benzer durumdaki kişiler arasında, farklı muamelenin yapılıp yapılmadığını saptamaktadır. Eğer farklı muamelenin varlığı mevcutsa o halde taraf Devlet’in sahip olduğu takdir marjı değerlendirilmektedir. Bunun sebebi de mahkemenin, ikincil yetki sahibi olarak sözleşmenin uygulanıp uygulanmadığını denetlemesinde yatmaktadır.

Sözleşme, 14. maddesinde, güvenceye aldığı tüm hak ve özgürlüklerden yararlanmada “ayrımcılık yasağı” getirmiştir. Sözleşme, ayrımcılık nedenlerini sınırlı olmaksızın saymış, bunlar arasında “cinsel yönelim”e yer vermemiştir. Benzeri sebepler ibaresi AİHM kararlarında “cinsel yönelimi” de kapsayıcı nitelikte kullanılmaktadır. 11. madde ise, dernek kurma özgürlüğünü, sınırlama rejiminin koşullarını da belirterek düzenlemiştir.[24]Sözü edilen sınırlama rejiminin kabul edilebilir olması için belli kıstasların yerine getirilmesi gerekmektedir. Buna göre söz konusu sınırlandırma yasa ile düzenlenmiş ve demokratik toplumun gerekleri için zorunlu tedbir niteliğinde olması, meşruiyetini kazandırmaktadır. 

II. Türkiye’de LGBT Olmak ve Örgütlenmek

 LGBT olmak Türkiye’de suç değildir, ayrıca transseksüeller  kanunda belirtilen şartlar dahilinde cinsiyet değiştirebiliyorlar. Ancak bu demek değildir ki cinsel yönelim  ya da  cinsiyet kimliği sebebiyle ayrımcılıkla karşılaşılmıyor. Toplum içerisindeki bireyler tarafından rahatsız edilmenin yanı sıra dikey ihlallerin gerçeklemesine sebebiyet veren Devlet temelli ayrımcılık da  uygulanmaktadır.

Lambdaistanbul’un, ‘Eşcinseller ve Biseksüellerin Sorunları’  konusunda İstanbul’da yapılan çalışmaya göre[25] bu ankete katılan eşcinsel ve biseksüel bireylerin  çoğunluğu  kendilerini var etmeğe çalıştıkları pek çok kurumda ayrımcılık ve şiddete maruz kalıyor. %14’ü eğitim hayatı boyunca, %18’i çalışma hayatı içerisinde sorunla karşılaşıyor, çürük raporu almak isteyen erkeklerin %62’sinden anal muayene, %29’undan cinsel ilişki sırasında çekilmiş fotoğraf isteniyor. Yine aynı çalışma bünyesinde tespit edilen diğer oranlara göre %23’ü cinsel yönelimi ile bağlantılı olarak fiziksel şiddet , %87’si cinsel yönelimine bağlı olarak sosyal şiddet yaşıyor. %50’si ise tanımadıkları kişilerden sözlü şiddet görüyor.[26]

1982  tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sında cinsel yönelim ya da cinsiyet kimliğinin tanımlanmamış olup herhangi bir hak ihlalini önleyici güvenceye bağlanmadığından ötürü hukuksal düzeyde tanınmamakta ve dolayısıyla LGBT bireyler keyfi uygulamalarla ayrımcılığa maruz kalabilmektedir.[27]

Yasemin Öz de eşcinsellerin yok sayılmasının hem toplum hem de hukuk alanında var olduğunu belirtmiştir.  Bunun sonucunda da eşcinsellere yönelik ayrımcılık kamusal yaşamın her alanında tezahür edebilmektedir. Şöyle ki şiddete uğrayan, işten atılan eşcinsellerin hakları hiçbir şekilde korunmamakta ve bu alanda hak ihlaline uğrayan eşcinseller de açığa çıkma korkusu ile yasal yollara başvuramamaktadır. Zira kendilerini toplumsal şiddete karşı koruyacak herhangi bir yasal düzenleme yoktur.[28] Nefret cinayetleri sonucunda hayatını kaybeden LGBT bireylerin ölümlerinde verilen cezalarda “haksız tahrik” sonucu ceza indirimine gidilmesi ise eşcinsellere yönelik ayrımcılığın yasalarla engellenememesi yanında yasalar “ahlak” kisvesi altında eşcinseller aleyhine yorumlanmaktadır. Abdülbaki Koşar davası  da bunun bir örneğidir. Sözü edilen davada maktul 24.02.2006 tarihinde Şişli’deki evinde buluştuğu (S.B)adındaki şahıs tarafından yedisi  öldürücü olmak üzere 32 yerinden bıçaklanarak öldürülmüştür. Mahkeme’ye göre “(…)Yukarıda izah edildiği gibi sanığın gidiş amacı herhangi bir suç islemek için olmayıp maktulun daveti ile maktul ile cinsel ilişkide bulunmaktır. Fakat bu amacın dışında olay yerinde aniden gelişen ani bir kesitle sanığın maktulu öldürdüğü ortaya çıkmıştır. Kabul edilen bu oluşa göre sanığın TCK'nın 81.maddesinde hükmünü bulan kasten öldürme olarak değerlendirilmiştir. Aksi sabit olmayan savunmaya göre maktulun sanığa yönelik davranışları saldırısı, aktif olarak ilişki teklifinde bulunması sanık yararına tahrik sebebi olarak kabul edilmiş ve bu şekilde TCK'nın 29. maddesi tatbik edilirken cinsel ilişki teklifinde bulunmak halinin sanıkta yarattığı etki göz önüne alınarak TCK'nın 29.maddesinin tatbik edilerek hüküm kurulmuştur.

(....)Eylemin maktulden kaynaklanan tahrikin etkisi ile işlendiği anlaşıldığından sadik

hakkında TCK 29 maddesinin tatbiki ile müebbet hapis cezası yerine ve haksiz fiilin

meydana getirdiği hiddet ve elemin saikta oluşturduğu etkiye fiilin isleniş biçimi nazaran

takdiren 18 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, Sanığın mahkemedeki hal ve davranışları lehine takdiri indirim sebebi kabul edilerek cezasının TCK 62.maddesi uyarınca takdiren 1/6 indirilerek 15 yıl hapis ile cezalandırılmasına(...) karar verilmiştir.”.[29] Bu karar da bir kez daha göstermiştir ki, mevcut yasalar dahi eşcinseller aleyhine yorumlanarak eşcinsellerin adaletten etkili olarak yararlanma hakları gasp edilmektedir. Yargı sistemi eşcinselleri ahlaksız olarak ilan etmeye devam ettiği sürece, eşcinsellerin adaletten eşit olarak yararlanamayacakları açıktır. Sözü edilen örnek de tek değildir, birçok LGBT cinayetinde mahkemeler “haksız tahrik” kabulünde bulunmuştur.

Nefret cinayetlerine ilişkin gerekli düzenlemeler dahil, LGBT bireylerin güvenliğini sağlamaya ve haklarını korumaya yönelik herhangi bir yasal düzenleme yapılmadığı,
LGBTT bireylere yönelik işlenen suçlarda ağır tahrik indirimine giderek mağdur LGBT bireylere yönelik ayrımcılık yapıldığı; yargı süreçlerinde hukuk önünde eşitlik ilkesini çiğnendiği için,
Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Haklar Sözleşmesi’nin ayrımcılık yasağını düzenleyen 2. maddesini,
BM Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi’nin ayrımcılık yasağını düzenleyen 2. maddesini, yaşam hakkını düzenleyen 6. maddesini, özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 9. maddesini, hukuk önünde eşitliği düzenleyen 26. maddesini,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, yaşama hakkını düzenleyen 2. maddesini, özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddesini, ayrımcılık yasağını düzenleyen 14. maddesini ihlal edilmektedir.[30]

a) Örgütlenme Hakkı

 Örgütlenme hakkı kişinin içinde yaşadığı topluma ve toplumsal yaşama katılımını sağlayan en önemli kanallardan birisidir. Demokrasinin en önemli özelliklerinden birisi çoğulculuk ve örgütlenme hakkıdır. Gönüllü bir toplumsal kuruluş olan dernekler serbestçe varlık kazanma ve örgütlenme ilkeleri ile faaliyette bulunmaktadırlar. Örgütlenme özgürlüğü en azından, kişilerin diğerleriyle birlikte bir araya gelebilmesine de fırsat tanımaktadır. Bu özgürlük, insan hakları ile temel hakların en önemlilerinden birisidir ve düşünceyi açıklama özgürlüğünün bir başka ortaya çıkış biçimi olarak, demokratik, çağdaş bir toplumun vazgeçilmez öğelerindendir. Böylece kişilerin siyasi, dini, kültürel, ekonomik ya da sosyal amaçlarla bir araya gelmeleri de mümkün olmaktadır. Bireylerin tek başlarına topluma duyuramayacakları fikirleri bu yolla diğer kişilere iletilecek, dağınık ve farklı olan görüşler belirginleşip ve açıklık kazanacaktır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, T.C. Anayasası ve ilgili yasalarda örgütlenme hakkına dair düzenlemeler bulunmaktadır. Türkiye’nin taraf olduğu metinlerden  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesine göre;
1 - Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, demek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir.
2 - Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 11/2. fıkranın 1. cümlesi gereğince örgütlenme özgürlüğüne müdahale edilebilmesi için, müdahalenin kanunla öngörülmesi, sayılan meşru amaçlardan birine dayanılarak yapılması ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uyulması meşruiyet şartıdır. Bu kriterlerden birisine uyulmaması örgütlenme özgürlüğünün ihlali sonucunu doğuracaktır.

TC Anayasa’sının 33. maddesi ise:

“MADDE 33.

 Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.

Hiç kimse bir derneğe üye olmaya ve dernekte üye kalmaya zorlanamaz.

Dernek kurma hürriyeti ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hürriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.

Dernek kurma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.

Dernekler, kanunun öngördüğü hallerde hâkim kararıyla kapatılabilir veya faaliyetten alıkonulabilir. Ancak, millî güvenliğin, kamu düzeninin, suç işlenmesini veya suçun devamını önlemenin yahut yakalamanın gerektirdiği hallerde gecikmede sakınca varsa, kanunla bir merci, derneği faaliyetten men ile yetkilendirilebilir. Bu merciin kararı, yirmi dört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, bu idarî karar kendiliğinden yürürlükten kalkar.

Birinci fıkra hükmü, Silahlı Kuvvetler ve kolluk kuvvetleri mensuplarına ve görevlerinin gerektirdiği ölçüde Devlet memurlarına kanunla sınırlamalar getirilmesine engel değildir.

Bu madde hükümleri vakıflarla ilgili olarak da uygulanır.” şeklinde düzenlenmiştir.

Ulusal ve uluslararası yasal çerçeve bu olmakla birlikte Türkiye’de LGBT bireyler görünürlüklerini sağlama ve hakları için mücadele etmek adına giriştikleri dernekleşme süreçlerinde ve sonrasında birtakım sorunlar yaşamışlardır. 1993 yılında İstanbul’da, lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel dayanışması için Lambdaistanbul adlı sivil toplum girişimi ve 1994’te Ankara’da KAOS-GL kurulmuştur. Örgütlenme hakları bazı kamu makamları tarafından engellenmeye çalışılmıştır. Önce KAOS-GL  ve ardından diğer oluşumların dernekleşmeleri karşısında Valilikler bu derneklerin hukuka  ve ahlaka aykırı olduğu gerekçesiyle kapatılması için dava açılmasını istemiştir.

KAOS-GL, derneğin kuruluşunu 15 Temmuz 2005 tarihinde yazılı olarak Ankara Valiliği’ne bildirmiş, bunun üzerine 15 Eylül tarihli yazıda valilik derneğin isminin ve tüzüğünün , Türk Medeni Kanunu’nunun 56. maddesinde yer alan “hukuka ve ahlaka aykırı dernek kurulamaz” yasağına aykırı olduğunu belirtmiş ve bu gerekçe ile kapatılması için dava açılması istemiyle savcılığa başvurmuştur.[31] Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara Valiliği'nin, Kaos Gey ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği'nin (Kaos GL) kapatılması için dava açılması istemini reddetmiştir. Savcılık, Kaos GL'nin adında ve tüzüğünde ahlaka aykırı bir durum bulunmadığına, derneğe kapatma davası açılmasına yer olmadığına karar vermiştir. Kaos GL ise kararı, Türkiyeli eşcinsellerin de hak ettikleri eşitlik ve adaletin hayatin her alanında karşılığını bulabilmesi için, cinsel yönelim ayrımcılığının sosyal hayatin her alanında ortadan kaldırılması sürecinde büyük bir adım olarak değerlendirdi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, yasanın, devletin derneklere karşı baskıcı değil, kollayıcı tavrını göstermesi usulüne göre yapılandırıldığına, “lezbiyen" ve "gay" kelimelerinin günlük hayatta ve bilimsel araştırmalarda rahatlıkla kullanıldığına işaret etmiştir.Bu kavramlar, toplumlara göre değişir diyerek yeni TCK'nın yapılandırılmasında 'cinsel yönelim ayrımcılığının' tartışıldığı bir dönemde, eşcinsel olmak ahlaksız olmak anlamına gelmediğini eklemiştir. [32] Buna rağmen benzer engellemeler diğer LGBT örgütlerinin dernekleşme sürecinde tekrarlanmış ve Lambdaistanbul’a,   derneğin isminde geçen kelimelerin ve dernek tüzüğünün 2. maddesinde belirtilen amaçların, dernek kurma özgürlüğünün kısıtlanabilme kriterlerinin kapsamına girdiği, Lamda kelimesinin Türkçe karşılığının dernek isminde belirtilmesi gerektiğini içeren bir yazı iletilmiştir.[33] Bunun üzerine Lambdaistanbul Lambda kelimesini Türkçe karşılığına yer vermiş fakat buna rağmen dava açılmıştır. Aslında temel etmen dernek tüzüğünde yer alan amaçlar kısmından duyulan ‘rahatsızlık’tır.[34] Bu amaçlar kısaca hayatın her alanında cinsel yönelim ve cinsiyet kimlik ayrımcılığına karşı mücadele edebilmesi yönünde faaliyetler yürütmek veya bu çerçevede yürütülen faaliyetlere maddi ve manevi destek sağlamak; lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transeksüel kadın ve erkeklerin toplumsal ve profesyonel yaşama daha etkin, yönlendirici ve sorumlu katılmalarını sağlamak; topluma eşcinsellik ve biseksüelliğin heteroseksüellik gibi bir cinsel yönelim olduğu, travesti ve transeksüelliğin cinsiyet kimlik olduğu, ahlaksızlık, hastalık ya da suç olmadığını aktarmak şeklinde  belirtilebilir.

Açılan dava sonucunda yaptığı incelemeye  bağlı olarak Beyoğlu 3. Asliye Mahkemesi  “davalı derneği adında yer alan “Lambda”  kelimesinin Türkçe karşılığının dernek isminde öncelikle belirtilmemiş olması, ayrıca davalı dernek tüzüğünün 2. maddesinde belirtilen amaçlar ve bu amaçların uygulanmasına yönelik dernek tüzüğünün 3. maddesinde belirtilen çalışmalar bölümlerinde geçen ve “hukuka ve ahlaka aykırı dernek kurulamaz” hükmüne  ve T.C. anayasasının 41 maddesinde belirtilen “Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ve uygulamasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar” şeklindeki emredici hukuk kurallarına aykırılık teşkil ettiği dolayısıyla T.C. Anayasasının 33/3 maddesi ile A.İ.H.S’in 11/2 maddesinde belirtilen dernek kurma özgürlüğü kısıtlanabileceği “genel ahlak ile başkalarının hürriyetlerinin korunması” durumlarının kapsamına girdiği sonuç ve kanaatine ulaşıldığından, davalı derneğin dernekler kanununun 17.maddesi delaletiyle M.K’nın 60/2. maddesi gereğince feshine karar vermek  gerekmiştir.”[35] diyerek kapatma kararını vermiştir. Türkiye mevzuatı hakların tanınması yolunda genel ahlaka referansla çok sayıda sınırlayıcı hüküm içermektedir. Genel ahlak özellikle LGBT bireyler söz konusu olduğunda sıklıkla karşılaşılan hak sınırlayıcı bir gerekçe oluşturmaktadır.

Mahkeme hükmünün gerekçesinde derneğin adının ve amaçlarının kanuna ve ahlaka aykırı olduğu belirtilmiş ise de, cinsel kimlik veya yönelim kişilerin kendi istemleri ile seçtikleri bir olgu olmayıp, doğuştan veya yetiştiriliş tarzından kaynaklanan ve kişilerin istemeyerek karşı karşıya kaldığı bir olgudur. Bütün dünya ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel sözcükleri ile tanımlanan farklı cinsel yönelime sahip kişilerin varlığı herkesçe bilinen bir gerçektir.  Yukarda da belirtildiği üzere tüzükte yer alan maddelerde hiçbir şekilde lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel yaşamı teşvik ve özendirmeden ve bu cinsel yönelimlerin yaygınlaştırılmasından söz edilmemektedir. Somut durum bu olunca  derneğin adında ve tüzüğünde lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel sözcüklerinin kullanılmış olmasının veya amaçlarının  hukuka ve ahlaka aykırılığından söz edilemeyecektir. Burada  tartışılması gereken husus yerel mahkemenin ulusal ve uluslararası kuralları zorlayarak verdiği kapatma kararının açıkça belirtmediği arka planında, ‘farklı’ cinsel yönelim ve kimlikli kişilerin bir insan hakkı olarak “herkes” için güvenceye alınmış olan örgütlenme (dernek) özgürlüğü hakkını kullanmalarına yönelik ayrımcı bir yaklaşımın var olup olmadığıdır. 

III. Uluslararası Düzenlemelere Dair Bir Bakış

 a)Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi:

 Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin 2. maddesi, “özellikle” sözcüğüne yer vererek, tüketici olmaksızın saydığı ayrımcılık nedenlerini sınırlı tutmamıştır. Bu nedenle, “cinsel yönelim” de, yasaklanan ayrımcılık nedenleri arasındadır. [36] Evrensel Bildirge, 7. maddesinde de, “hukuk önünde eşitlik” ilkesini, ayrımcılık yasaklı boyutuyla “herkes” için tanımış, ancak ayrımcılık nedenlerini saymamıştır.[37] Bildirge, dernek (örgütlenme) özgürlüğü hakkını, barışçı toplantı özgürlüğü hakkı ile birlikte, 20. maddesinde “her kişi” (herkes) için tanımıştır. Evrensel Bildirge, esin kaynağı olduğu kendisinden sonraki insan hakları sözleşmelerinde de öngörülen “sınırlama rejimi” konusunda üç koşullu bir düzenleme yapmış; yasayla saydığı nedenlere dayalı sınırlamaların “demokratik toplum gerekleri”ne uygun olmasını zorunlu tutmuştur (m. 29/2).

 b)  Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi:

Sözleşmenin 2. maddesinin 1. fıkrasındaki ayrımcılık yasağı, hem güvenceye aldığı hakların tümünü ve hem de tüm hak öznelerini kapsar. Yasaklanan ayrımcılık nedenlerini örnek olarak sayan sözleşme, EİHB ve AİHS gibi “cinsel yönelim”i, açıkça saymamış olsa da, buna dayanan ayrımcı düzenleme ve uygulamaları sağladığı koruma kapsamı dışında tutmamıştır. 3. maddesinde haklardan yararlanmada cinsiyetler arası eşitliğe yer veren sözleşme, 26. maddesinde, “yasa önünde eşitlik ve ayrımcılık yasağı”nı sözleşmenin güvenceye bağladığı haklarla sınırlı olmaksızın, bağımsız ve özerk bir hak olarak düzenlemiştir.[38] Bu madde ile, sözleşmeyi onaylayan bir devletin Anayasa ya da yasalarında tanınan ancak sözleşmede tanınmayan bir hak konusunda hiçbir ayrımcılık gözetmemesi gerekmektedir. MSHS’nin 22. maddesi, örgütlenme (dernek) özgürlüğü hakkını “herkes” için hukuksal güvenceye bağlamıştır.[39] Hukuk önünde eşitlik ve ayrımcılık yasağı, dernek özgürlüğü hakkından yararlanmada da uygulanır.

III. Ulusal Düzleme Bir Bakış

a)1982 TC Anayasa’sına Dair Düzenlemeler:

Anayasa’nın 10. maddesi gereği herkes yasa önünde eşittir. Benzeri sebepler tabirinin kullanılması ile ayrımcılık yasağının kapsamı sadece maddede belirtilenlerle sınırlı olmadığını anlayabiliyoruz. Kısacası cinsel yönelim de bu kapsama dahil edilmelidir. Eşitlik ilkesine uyulması, kuşkusuz, öncelikle Anayasa’nın güvencesindeki tüm temel hak ve özgürlüklerden, dolayısıyla dernek kurma hakkından yararlanmada da söz konusudur.

Anayasa’nın dernek kurma özgürlüğüne ilişkin 33. maddesi, bu özgürlüğü “herkes” için tanımış; bireysel dernek özgürlüğünü olumlu ve olumsuz yönleriyle güvenceye almıştır. Sınırlama rejiminin yasa ve nedenlerle ilgili iki koşuluna 3. fıkrasında yer veren 33. madde, davanın dayandırıldığı aykırılık nedenlerinden biri olan “genel ahlak”ı da sınırlama nedenleri arasında saymıştır. Kişiler yönünden uygulama alanına, “herkes” kapsamında bulunan “’farklı’ cinsel yönelimli ve kimlikli” kişilerin de girdiğine kuşku yoktur. Herkes, dernek kurma özgürlüğünün özneleri yönünden “cinsel yönelim” temeline dayalı ayrımcılık yapılmamasını gerektirir. Aslında tartışılması gereken husus “genel ahlak”ın ne boyutta algılandığına ilişkindir. Çünkü kararın gerekçesini oluşturan temel etmenlerden birini teşkil etmektedir.

 b)Medeni Kanun Düzenlemesi:

“Herkes(in), önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahip” olduğunu belirten (m. 57/1) Medeni Kanun, dernekleri şöyle tanımlamıştır: “Dernekler, en az yedi gerçek kişinin kazanç paylaşma dışında belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları, tüzel kişiliğe sahip kişi topluluklarıdır.” (m. 56/1).  Bu maddenin ikinci fıkrası derneğin kapatılmasına dair gerekçe olarak gösterilen husus, hukuka veya ahlâka aykırı amaçlarla dernek kurulamadığıdır.

Medeni Kanun, derneklerin tüzüklerinde bulundurulmasını zorunlu tuttuğu noktaları, sınırlı bir anlatımla, şöyle saymıştır (m. 58/2): “Adı, amacı, yerleşim yeri, kurucuları, gelir kaynakları, üyelik koşulları, organları ve örgütü ile geçici yönetim kurulu.” Görüldüğü gibi yasa, derneğin “adı”nın tüzükte yer almasını zorunlu tutmakla birlikte, hangi dilde olacağına ilişkin bir açıklık içermemekte, dolayısıyla “Türkçe” olmasını zorunlu tutmamaktadır.

Yargıtay 7. Hukuk Dairesi’nin Kararı ve Değerlendirilmesi

Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, ulusal ve ulusalararası hukuksal dayanakları olmayan mahkeme kararını, yürürlükteki iç hukuk kurallarını doğru yorumlayarak bozmuş; derneğin gerek adının ve gerekse amaçlarının hukuka ve ahlaka aykırı olmadığı sonucuna varmıştır. Gerçekten de, dernek tüzüğünde ayrıntılı biçimde sıralanan amaçlar ile bu amaçlar doğrultusunda, üyeleri ve kamuoyu için yapacağı çalışmalar değerlendirildiğinde, yerel mahkemenin kararında ileri sürdüğü görüşlerin savunulması olanaksızdır. Davalı  derneğin amaçlarının hukuka ve ahlaka aykırılığı savını, tüzüğün derneğin amaçlarını sıralayan 2. maddesi  ile bu amaçları gerçekleştirmek için öngördüğü çalışmalara ilişkin 3. maddesi çerçevesinde birlikte inceleyen 7. Hukuk Dairesi, ahlak kurallarının “yer ve zamana ve özellikle toplumu oluşturan kişilere göre değişebilen subjektif kurallar” olduğunu anımsatmış; ahlaka aykırılık savının, “derneğin toplumun geneli tarafından kabul edilen yerleşmiş ahlak kurallarına aykırı amaçlarla kurulduğunun belirlenmesi, amacı gerçekleştirmek üzere yapılması öngörülen çalışmalarının da bu amacı gerçekleştirmeye yönelik olması” gerektiğinin altını çizmiştir. Davalı derneğin, adında geçen ‘farklı’ cinsel yönelimlerin “özendirilmesi, teşvik edilmesi ve (...) yaygınlaştırması yönünde faaliyetlerde bulunması durumunda” DK’nın 30 ve 31. maddelerinin[40] uygulanabileceğini ve kapatılmasının istenebileceğini ,  oybirliğiyle bozma kararı vermiştir.[41]

 Sonuç

3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kapatmaya dair kararı ile Yargıtay’ın bu kararı  bozmaya ilişkin kararında derneğin faaliyetlerinin ‘özendirme ve teşvik etme’ halinde ilerde kapatılabileceği ibaresinin belirtilmesi   gerek ulusal gerek uluslararası düzenlemeler bakımından sorunludur. Çünkü 82 Anayasası’nın 90. maddesi “usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir.” diyerek iç hukukun uluslararası alandaki uygulamalara uygun olması gerektiğini belirtmiştir. Belirtilen düzenlemeler bakımından cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri ayrımcılık yasağı çerçevesinde koruma altındadır.[42] Kanımca bu tür değerlendirmelerin yapılıyor olması LGBT olmanın bireysel bir olgu olarak anlaşılmamasında yatmaktadır. Heteroseksüellik o kadar içselleştirilmiş bir husustur ki LGBT olmak ve bunu ‘özendirip, teşvik etmek’ düzenin bozulmasına dair bir tehlike teşkil etmektedir. Halbuki daha önceden de belirtildiği gibi tek cinsel yönelim heteroseksüellik değildir. Buna rağmen 3. Asliye Hukuk Mahkemesi, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği çoğunluktan farklı olanların, “toplumun aşağı yukarı tamamına yakın bir kesimi tarafından tasvip edilmeyen, ahlaka ve edebe aykırı olarak kabul edilen” kimseler olduğunu ifade ederek, farklılıklara saygı gösteren çoğulcu toplum ideali yerine, farklılıklara tahammül edemeyen çoğunlukçu toplum yapısını kararına dayanak aldığını da açıkça ortaya koymuş olmaktadır. Nitekim mahkeme:       

“Davalı derneğin kurulmasının toplumumuzun genel ahlakına aykırı olup olmaması hususunda somut olaya uygulanabilecek istatistiki bir ölçek ve yüzde bulunmasa da, toplumumuzda Ataerkil aile yapısının güçlü bir şekilde mevcut olması, Aile mefhumuna atfedilen kutsiyet, akraba bağları, din ve görgü kuralları, söz konusu farklı cinsel yönelim sahibi erkek ve kadınların azlığı ve bu tür taleplerin dillendirilmeye başlanması olgusunun çok kısa bir döneme tekabül etmesi ve hatta ülkemizin kırsal kesiminden ziyade sadece metropol şehirlerde ortaya çıkmış bulunması hususları hep bir arada değerlendirildiğinde, toplumun aşağı yukarı tamamına yakın bir kesimi tarafından tasvip edilmeyen, ahlaka ve edebe aykırılık olarak kabul edilen ve nitelendirilen bir yapı arz ettiği söylenebilir.” [43] demiştir.

Mahkeme bu ifadesiyle, cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliği farklı olan kimselerin bizzat varoluşlarını ahlak ve edebe aykırı bulmuş olmaktadır ki bu da kanun maddelerinde sayılan hakkın sınırlandırılması nedenleri dışına çıkılmasına neden olmaktadır.

Toplum ahlakının korunması ile ilgili çocuklara yönelik müstehcen yayınların tartışma konusu yapıldığı Handyside-Birleşik krallık davasında  Taraf devletlerin iç hukukuna göre Avrupa çapında tek bir ahlak kavramı oluşturmanın mümkün olmadığına karar vermiştir. Mahkeme ayrıca şunları belirtmiştir. “Ahlakın gerekleri konusunda ilgili kanunların benimsediği görüşler, özellikle bu konudaki görüşlerin hızla ve kapsamlı bir biçimde değiştiği günümüzde zamana ve mekâna göre değişkenlik göstermektedir.” [44]

Toplumda “çoğunluğun” LGBT bireylere karşı tavırları mahkemelerce bu hususta karar verirken sorgulamaksızın gerekçe olarak gösterilmesi kanuna uygun karar vermek değil ayrımcılık yapmakla sonuçlanmaktır. Eğer ayrımcılığı yasaklayan hükümlerin varlığı mevcutsa ve bu maddelerde tahdidi olarak sayılmadan (ve benzeri ifadesi ile) belirtilen kişiler lehine devletin olumlu edimde bulunması ayrımcılık teşkil etmeyecekse o halde LGBT olmak da “ve benzeri ifadesi” içinde düşünülüp kararlar o çerçevede verilmelidir. Eşitlik ilkesi kişileri keyfi muameleye maruz kalmak koruyan demokrasi ve hukuk devletinin en önemli ilklerinden birisidir. Amaçlanan sonuca varabilmek için hukuk kurallarının genel olması anlamına gelen şekli eşitlik çoğu zaman yeterli olmamakta,  kişilere eşit davranılmasını gerektiren maddi eşitliğin de sağlanılması gerekmektedir.[45] Unutulmamalıdır ki olumlu ayrımcılık, eşitlik ilkesine aykırılık teşkil etmemekte aksine fiili eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya yardımcı olabilmektedir.

 

                                                  

                                                           KAYNAKÇA

 

 

Karadağ, Nergiz : Cinsel Azınlıkların Bireysel Hakları,İstanbul, On iki Levha Yayıncılık, 2008.

Derleyen: Mutluer, Nil, Cinsiyet Halleri, İstanbul, Varlık Yayınları, 2008.

Baird, Vannesa, Cinsel Çeşitlilik,Metis Yayınları, 2004.

Mill, John Stuart, Özgürlük Üzerine, Roman Yayınları, 2008.

Hart, H. L. A. , Hukuk, Özgürlük ve Ahlak,Anakara, Dost Yayınları, 2000.

Lambdaistanbul Eşcinsel Sivil Toplum Girişimi, Ne Yanlış Ne de Yalnızız! Bir Alan Araştırması: Eşcinsel ve Biseksüellerin Sorunları, İstanbul, Mart 2006.

LGBTT Hakları Platformu, LGBTT Bireylerin İnsan Hakları Raporu 2007.

LGBTT Hakları Platformu, LGBTT Bireylerin İnsan Hakları Raporu 2008, Ankara, Ocak 2009.

İnceoğlu, Sibel, ‘Türk Anayasa Mahkemesi ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Eşitlik ve Ayrımcılık Yasağı.



[1] Amerikan Psikoloji Birliği, “Psikoloji ve Siz”, “Cinsel Yönelim ve Eşcinsellik ile İlgili Sorularınıza Yanıtlar”, çeviren : Erinç Kalaycı, KAOS GL dergisi, sayı.31, MART 1997.

[2] Karadağ, Nergiz, Cinsel Azınlıkların Bireysel Hakları, On İki Levha Yayıncılık, Nisan 2008, s. 6-7.

[3] Baird, Vanessa, Cinsel Çeşitlilik –yönelimler politikalar haklar ve ihlaller, Metis Yayınları, Şubat 2004, s. 97.

[4] Karadağ, Nergiz, a. g. e, s. 15-16.

[5] Upton, Mike, “Queer’in Kişisel Açıdan Önemi”, Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma, KAOS GL, Ayrıntı Basımevi, Eylül 2009, s.184.

[6] H. L. A. Hart, Hukuk,Özgürlük ve Ahlak, çev. Erol Öz, Dost Yayınevi Yayınları, 2000, s.14.

[7] John Stuart Mill, Özgürlük Üstüne, çev. Tuncay Türk,  Roman Yayınları, 2008, s.5.

[8] Hart, a.g.e. s.10.

[9] Mill, a.g.e, s. 17.

[10] Mill, a.g.e s. 105.

[11] Hart, a.g.e, s.38.

[12] Hart, a.g.e,  s.29.

[13] Mill, a.g.e., s.105.

[14] Ronald Dworkin, Hakları Ciddiye Almak, Dost Yayınevi Yayınları, 2007, s. 288.

[15] Hart, a.g.e, s. 51.

[16] Hart, a.g.e, s. 55-56.

[17] Hart, a.g.e, s. 52.

[18] Hart, a.g.e, s. 62.

[19] Hart, a.g.e, s. 64.

[20] Hart, a.g.e., s. 66.

[22] Karadağ, Nergiz, a. g. e, s. 26.

[23] AİHS madde 1, “Yüksek Sözleşmeci Taraflar, kendi yetki alanları içinde bulunan herkese bu Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanırlar.

[24] AİHS 11. madde: “1. Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir.

2. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir.” 

[25] Ne Yanlış Ne DE Yalnızız!- Bir Alan Araştırması : Eşcinsel ve Biseksüellerin Sorunları, Lambdaistanbul Eşcinsel Sivil Toplum Girişimi,  , s. 153, Berdan Matbaacılık, Mart 2006.

[26]  Ne Yanlış Ne DE Yalnızız!- Bir Alan Araştırması : Eşcinsel ve Biseksüellerin Sorunları, a.g.e, s. 121.

[27] Karadağ, Nergiz, a.g.e, s. 82.

[28] Derleyen: Nil Mutluer, Cinsiyet Halleri, Öz Yasemin, “Görünmezlik Kıskacında Lezbiyenler”, s.202,  Varlık Yayınları.

[29] LGBTT Bireylerin İnsan Hakları İzleme ve Hukuk Komisyonu, LGBTT Bireylerin İnsan Hakları Raporu 2007,  s. 81-82, Ayrıntı Basımevi.

[30]LGBTT Bireylerin İnsan Haklarını İzleme ve Hukuk Komisyonu, 2007’nin Ocak-Ekim ayları arasında medyaya yansıyan nefret cinayetlerini raporu,  http://www.kaosgl.org/node/1429, erişim: 14/Ocak/2010.

[31] Karadağ, Nergiz, a.g.e, s. 88.

[34] Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği tüzüğüne ulaşım: http://www.lambdaistanbul.org/php/lambda.php?key=tuzuk, 14/Ocak/2010.

[35] TC Beyoğlu 3. Asliye Hukuk Mahkemesi Karar, esas no : 2007/190, karar no: 2008/238, dava tarihi: 14.06.2007, karar tarihi: 29.05.2008.

[36] Bildirge’nin 2. maddesi şöyledir:

“1. Herkes; hiçbir yönden, özellikle ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal görüş yada başka her tür görüş, ulusal yada toplumsal köken, servet, doğum yada başka her durum yönlerinden ayrım gözetilmeksizin, bu Bildirge’de duyurulan tüm haklardan ve tüm özgürlüklerden yararlanabilir.

2. Ayrıca, bir kişinin uyruğu olduğu ülkenin yada (egemenliği altındaki) toprağın; bu ülke yada toprak, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında bulunsun, isterse özerk olmasın yada herhangi bir egemenlik sınırlamasına bağlı tutulmuş olsun; siyasal, hukuksal yada uluslararası statüsü temeline dayanan hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.” .

 

[37] Bidirge’nin 7. maddesi şöyledir:

“Herkes, hukuk önünde eşittir ve herkesin, ayrım gözetmeksizin hukukun eşit korumasına hakkı vardır. Herkesin, bu Bildirge’yi çiğneyen her tür ayrımcılığa ve böyle bir ayrımcılığa yönelik her tür kışkırtıcılığa karşı eşit korunma hakkı vardır.” 

[38] MSHS madde 26: “Tüm kişiler yasa (hukuk) önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin, yasanın eşit korumasına hakları vardır. Bu konuda, yasanın her tür ayrımcılığı yasaklaması ve özellikle ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal görüş yada başka her görüş, ulusal yada sosyal köken, servet, doğum yada başka her durum (temellerine dayanan) her tür ayrımcılığa karşı tüm kişilere eşit ve etkili bir korumayı güvenceye alması gerekir.” 

[39] MSHS madde 22: “1. Herkes başkalarõyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir; bu hak, kendi menfaatlerini korumak için sendika kurma ve sendikaya katılma hakkını da içerir.

2. Bu hakkın kullanılmasına ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin (ordre public), genel sağlık veya ahlakın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin koruması amacıyla, hukuken öngörülmüş ve demokratik bir toplumda gerekli olan sınırlamaların dışında başka hiç bir sınırlama konamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler ve polis teşkilatı mensuplarının bu hakkı kullanmaları üzerine hukuki kısıtlamalar konulmasını engellemez.” .

[40] MADDE 30- Dernekler;

“a) Tüzüklerinde gösterilen amaç ve bu amacı gerçekleştirmek üzere sürdürüleceği belirtilen çalışma konuları dışında faaliyette bulunamazlar.

b) Anayasa ve kanunlarla açıkça yasaklanan amaçları veya konusu suç teşkil eden fiilleri gerçekleştirmek amacıyla kurulamaz.

c) Askerliğe, millî savunma ve genel kolluk hizmetlerine hazırlayıcı öğretim ve eğitim faaliyetlerinde bulunamaz, bu amaçları gerçekleştirmek üzere kamp veya eğitim yerleri açamazlar. Üyeleri için özel kıyafet veya üniforma kullanamazlar.”

MADDE 31-  “Dernekler, defterlerinde ve kayıtlarında ve Türkiye Cumhuriyetinin resmi kurumlarıyla yazışmalarında Türkçe kullanırlar.”.

 

[41] TC Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, esas no:2008/4109, karar no: 2008/5196.

[42] Gül İdil Işıl,  “Cinsel Yönelim, Cinsiyet Kimlikleri, Örgütlenme Özgürlüğü ve Bir Mahkeme Kararı”, İnsan Hakları Bülteni, s. 6-7, İstanbul Bilgi Üniversitesi, sayı: 3, Temmuz 2008.

[43] TC Beyoğlu 3. Asliye Hukuk Mahkemesi Karar, esas no : 2007/190, karar no: 2008/238, dava tarihi: 14.06.2007, karar tarihi: 29.05.2008.

[44] Mahkeme, Handyside v. Birleşik Krallık, 7/12/1976,  5493/72.

[45] İnceoğlu Sibel, ‘Türk Anayasa Mahkemesi ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Karalarında Eşitlik ve Ayrımcılık Yasağı’.s. 47.

 

24. Nis, 2017

Giriş 

  Dünyadaki siyasi sistem, birbirinden sınır çizgileriyle ayrılmış egemen ulus  devletler bünyesinde şekillenmektedir. Yakın geçmişte uluslararası alanın –özellikle insan haklarının tanınmasını, korunması, geliştirilmesi ile alakalı faaliyet gösteren yapıların-  işleyişine ilişkin bir takım  gelişmeler yaşanmış olsa da, hâlâ daha  hakim görüş, egemen ulus devletlerin yönetimine dairdir[1]. Sözü edilen ulus devletlerin egemenliğinin meşruiyet kaynağını ise uluslar teşkil etmektedir. Kaleme alınan makale çerçevesinde de ulus ve ulusçuluğun hangi koşullar temelinde ortaya çıktığına ilişkin değerlendirme yapılacaktır. Ulusların ezelden beri, doğal olarak mı var olduğu yoksa bilinçli olarak yürütülen siyasi ve kültürel bir süreç sonucunda inşa mı edildiğine dair saptamalarda bulunulacaktır.

Kavramsal çerçevenin çizilmesinin ardından yapılacak tartışmaya bağlı olarak ulus devletlerin bünyesinde verilen resmi tarih eğitiminde uluslaşma  aşaması  , buna ek  olarak  farklı ulusal kimliklerin – “öteki”lerin -  tanımlanması ve ulusal tarih eğitimi aracılığıyla öğrencilere ne şekilde aktarıldığı değerlendirilecektir. Ulusal kimliğe bağlı olarak tanımlanan “öteki” kavramının ulusçu ideoloji temelinde değerlendirilmesinin ne gibi sonuçlar doğurabileceği tartışılaşacaktır.

Sözü edilen konunun seçilmesindeki temel neden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu güne değin ulusal tarih eğitiminde kullanılan materyallerin yakın geçmişte  yenilenmesidir. Art arda yaşanan seçimler sonucu değişen yönetici kadro, yıllardır okutulmakta olan kitapları iki kez gözden geçirmiş ve değiştirerek eğitim hayatına su1nmuştur. Mevcut makale bünyesinde sözü edilen kitapların değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu sebeple yapılacak olan tespitlerin çizmeye çalışacağı kavramsal çerçevenin, yüksek lisans tezi bünyesinde yapılacak değerlendirmelere ışık tutması umut edilmektedir.

 

Ulusal “Biz” ve “Öteki”nin Tahayyülü

Uluslar, ulusçuluk ideolojisi temelinde tahayyül edilmiştir. Ulusçuluk, ulusu kimi zaman var olan bir  kültürü ele alıp, onu dönüştürerek ortaya çıkarmış, kimi zaman ise yaşayan  kültürleri yok ederek ulusları icat etmiştir[2]. Buna ek olarak ulusçuluk, bünyesinde kültürel ve siyasi birimler barındırmaktadır. Sözü edilen süreçte onların çakışması, uyumlu bir birliktelik meydana getirmesi gerekmektedir[3]. Kültürel çeşitlilik bakımından değerlendirme yapılması halinde bir çok potansiyel ulusun da yaratılabileceği düşünülebilir. Fakat bu söz konusu olmamakta, her kültürel topluluk ulus haline gelmemektedir. Diğer bir görüş ise dil üzerine yoğunlaşarak, özellikle kapitalist yayıncılığın kullandığı yayın diline vurgu yapmaktadır[4]. Bu doğrultuda kullanılan dili, ulusu tanımlayan diğer simgelerden ayırmış ve onun en önemli özelliğinin “hayali cemaatler türeterek, tikel dayanışma grupları inşa edebilmesi” olduğunu söylemiştir[5].

 Ulusal  kimlikleri oluşturmaya yarayan bir takım kıstaslar belirtilmiştir. Öncelikle   ulusal kimlik diye tanımlanacak husus siyasi birimle desteklenmesi gerekmektedir. Bunun için de sözü edilen siyasi birimin her bir üyesinin kendini ait hissedeceği, siyasi birim çerçevesinde örgütlenen kültürel yapıyla özdeşleşecekleri bir mekana ihtiyaçları vardır.  Bu mekan sınırlandırılmış olmalıdır[6]. Kurgulanan aidiyetle bireyler kendilerini oraya ait hissedecekler, sınır dışında bulunanları ise “öteki” olarak tanımlayacaklardır. Sınırları belirlenmiş toprak parçası, ulusun tahayyülü aşamasında tarihsel bir öneme sahip olarak kurgulanmaktadır. Özellikle bahsi geçen toprak parçasında ulusun ataları olduğu iddia edilen toplulukların yaşadığına dair inanç ve onların kahramanlıklarına dair anlatılarla da “vatan” fikri belirginleştirilmektedir. Diğer bir anlatımla “tarihi” bir toprağa ihtiyaç duyulmaktadır[7]. Böylece atalarının geçmişteki toprak üzerindeki hakimiyeti ile bağlantı kurulabilecektir. Söz konusu teritoryal anlayış hem ezelî bir geçmişe gönderme yapmak hem de kendini diğer uluslardan ayırmak için elzemdir. Bu sebeple resmi tarih kitaplarında ülkelerin coğrafi konumlarına ilişkin bilgiler yer almaktadır. Mesela Kıbrıs adasının Türkiye anakarasından kopup bir ada haline geldiği, kuzeyindeki dağların Türkiye’nin Toros dağları ile bağlantısı bulunduğu bilgileri bu tespiti doğrular niteliktedir[8]. Bir bakıma bu tip aktarımlar mit olarak düşünebilir. Geçmiş, egemen kültüre haiz  gruplar tarafından, çoğu zaman değişen siyasi yapıya bağlı olarak farklı şekillerde yeniden tasarlanabilmektedir. Diğer bir ifade ile “mit ile icat, bugün kendilerini belli bir etnik kökenle, dinle, devletlerin geçmişteki ya da şimdiki sınırlarıyla tanımlayan grupların izledikleri, belirsiz ve istikrarsız bir dünyada  ‘ Biz Ötekilerden farklı ve daha iyiyiz’ diyerek bir kesinlik yakalamaya çalıştıkları kimlik politikasının özünü oluşturmaktadır.”[9]

 Ulusu oluşturduğu iddia edilen topluluk bireylerinin birbirlerine karşı hak ve yükümlülükleri olduğu ve onların dışındaki bireylerin -“öteki”lerin- aslında bunlara sahip olmadığı vurgulanmaktadır.  Bu doğrultuda iki insanın aynı ulusa ait olması için bir takım hususlar belirtmiştir. Şöyle ki bireyler aynı kültürü paylaşmaları halinde aynı ulustan sayılacaklar, buna ek olarak birbirlerini aynı ulusa ait hissediyorlarsa aynı ulusa ait olacaklardır.[10]Burada da devreye eğitim sistemi girmektedir. Gellner’in toplumdaki bireylerin ve toplumların yeniden üretimine ilişkin ileri sürdüğü saptamalardan biri de merkezi  yönetim tarafından yapılacak düzenlemelerdir. Bunlar arasında eğitim önemlidir, bağımsız eğitim sistemini yürütemeyecek olan toplulukların bu şekilde ulusu da üretemeyeceklerini söylemiştir[11]. Topluluk içerisinde birlik ve beraberlik hissinin oluşmasını sağlayacak olan - Smith’in deyimiyle- “sivil ideoloji ve kültürel boyut”a sahip olmaktır. Böylece “ortak kimlik”[12] kavramının yalın bir şekilde “aynılık” olarak belirtilmesi söz konusu olacaktır. Özel bir grubun mensupları, sadece grubun dışındakilerle farklılıkları bakımından benzerlik arz edecek ve böylece “aidiyet duygusu”[13] da kurulmuş olacaktır. Özkırımlı’nın , Norval’dan alıntılayarak aktardığı bir husus da kimlik oluşumlarındaki tekilliği sağlamada “öteki”nin tanımlanmasının öneminidir[14].

 Anderson  ulus hakkında şu tanımı yapmıştır : “ Ulus hayal edilmiş bir siyasal topluluktur- kendisine aynı zamanda hem egemenlik hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaattir.”[15]  Sözü edilen hayal edilmeyi açıklamak için ise hayatları boyunca bir kere bile karşılaşmamış insanların kendilerini tek bir ulusal kimlik çatısı altında “aynı” olarak tanımlamasını açıklayıcı bir örnek olarak sunmuştur. Ulusu oluşturan bireyler kuşkuya yer bırakmayacak şekilde sözü edilen aynılığı içselleştirmektedir[16]. Bunun “bizi yaratma” çabası sonucunda var edildiğini söyleyebilir. Şöyle ki kitle iletişim araçları, matbaa, kitap aracılığıyla ortaya çıkan materyaller aynı anda birçok kişinin hizmetine sunulabilmekte, sözü edilen tahayyülü kolaylaştırılmaktadır[17]. Böylece yayın aracılığıyla “okur-yoldaşlar” ulusu hayal edilebilmektedir. Anderson’ın, ulusal toplulukların hayal edilebilirlikleri ile ilgili önemli gördüğü hususlar kapitalizm, matbaanın kullanımı ve topluluklar arasından var olan dilsel çeşitliliktir [18]. Buna ek olarak söylenen, “ulus fikrinin” tüm yayın dillerinde hakim olmasıdır. Kısacası ulus içerisinde dil birliği aranmakla birlikte farklı bir  dil konuşuluyor olsa  dahi ulusun varlığı kabul edilmektedir. Siyasal bilince işlemiş olan ulus olma  her dile bağlı yapılan yayınlarla aktarılmaktadır[19]. İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan ve yazar tarafından “yeni devletler” de “ulus inşa etme” politikaları çerçevesinde kitle iletişim araçları ve eğitim sistemini kullanıldığını belirtmiştir.

Ulusçuluk temel olarak belirli sınırlar içerisinde tanımlanan kategorileri meydana getirmekte, hakim olan sistemin işleyişi gereği dünyayı, tespit edilen sınırlar içerisinde algılanması ve anlamlandırılmasına neden olmaktadır[20]. Sözü edilen tekilliğe yönelik aidiyetin sadece kültürel değil mekansal boyutu da olması gerektiği daha önce belirtilmiştir. Buna karşılık etnik kökene gönderme yapılmadan tanımlanan ulus oluşumlarından da bahsedilmektedir[21]. Buna rağmen ulusçuluğu kopyalama[22] olarak değerlendirilecekse, ilk ulus oluşumu örneklerinin  etnik köken vurgusu üzerine inşa edildiği, bu uygulamanın devam eden süreçte tercih edilirliğini sürdürdüğü ve ancak geçmişteki etnik niteliklere sahip toplulukların birlik ve beraberliği hissedebilmesi açısından önemli olduğu vurgulanmaktadır. Bu sebeplerle Smith’in etnik köken  vurgusu ve o olmadan “ulus olma sürecinin yarım kalacağı” fikri ortaya çıkmaktadır[23]. Buna ek olarak temel teşkil edecek etnik kimliğin gücünün, ulusun inşasını kolaylaştırmakta olduğu söylenmektedir.[24]

Gellner ulusların inşa sonucunda oluştukları fikrine sahip olmakla birlikte, onu diğer yazarlardan ayıran nokta, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi ve geçiş sürecinin sonuçları üzerine odaklanarak değerlendirme yapmasıdır. Diğer bir anlatımla moderleşme, ulusçuluk açısından bir dönüm noktasıdır. Söz konusu süreç tarım öncesi, tarım, sanayi dönemi olmak üzere üç aşamadan oluşmaktadır[25].  Tarım toplumunda kültürler “mantar gibi” türemekte ve siyasal sınırlar ile kültürler arasındaki ayrışma sanayi toplumuna benzer nitelikte olmamaktadır. Uluslarda hakim olan türdeşlik anlayışı tarım toplumlarında gözlemlenmemektedir[26]. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş ile ulusçuluk ortaya çıkmaya başlamıştır. Şöyle ki  sanayileşme ile gelen iş bölümüne dayalı sistem, beraberinde eğitime bağlı uzmanlaşmayı gerektirecek, eğitim sayesinde topluma egemen olan bir kültür yaygınlaşacak ve bir gruba ait olan düşünsel yapı topluluğun tümüne hakim kılınacaktır[27]. Bu sebeple özellikle de eğitim kurumuna  ilişkin yaptığı saptamalar büyük öneme sahiptir. Öğrenim süresi olarak düzenlenen okul çağında, her birey aynı eğitimi almaktadır. Bireylere ayrıca eğitim sonrasında  topluma hizmet edecekleri bilinci de aşılanmaktadır[28]. Bu sadece sistemin yeniden üretimi değil aynı zamanda toplumun da yeniden üretilme sürecine işaret etmektedir. Gellner’e göre ulusçuluk iddia edildiği gibi ulusların uyanışı değildir. Belirli bir sistem sonucunda inşa edilmektedir. Kısacası ulusçuluk yüksek kültürün eğitim aracılığıyla tüm topluluğa içselleştirildiği yeni bir örgütlenme şeklidir.[29]

Ulusçuluk bilinçli olarak benimsenmiş, kendisini önceleyen ve ondan kaynaklandığı kültürel sistemlerin incelenmesi bağlamında değerlendirilmesi gerekmektedir. Aksi taktirde ulusların ve ulusçuluğun ezelî bir geçmişten gelip sınırsız bir geleceğe doğru ilerlediğine inanılacaktır[30].

 

Ulus İnşasının Resmi Tarih Eğitimine Yansıması

A-    Resmi Tarih Eğitiminde Ulusçuluk

Geçmiş toplumu anlamak ve bugüne daha çok egemen olmak için tarihe gereksinim duyulmaktadır.[31] Ulus devletlerin geçmiş ile bağlantıları genel itibariyle “ulusal kimliğin” inşası açısından gerekli görülen tarihsel olayların tek yanlı ve çoğu zaman dayatmacı yönetmelerle işlenmesi temelinde gelişmiştir. Aynı doğrultuda ulus “doğal” bir var oluş içerisinde aktarılmaktadır. Bu sebeple bir süreçten değil mitlerden bahsetmeye başlanılmaktadır.Özellikle de kahramanlıklar ve “kurban/mağdur mitosları” ulusların geçmişlerinde yaşadıkları olaylarda ulus sicilinin temiz kalması için kurgulanan olaylar arasında gösterilmektedir. Tasavvur edilen ulus kendi acılarına yoğunlaşırken yarattığı “öteki”lerin hakları/mağduriyetleri üzerinden düşünmeye gerek duymayacaktır. Bu şekilde yaratılan ulusal hafızanın inşası sürecinde “tarih bilim”inin bir çok yönünden yararlanılmakta; ulusal tarih eğitimi kitapları buna göre düzenlenmekte, resmi tarih tezlerini işleyip yayacak devlet kurumları oluşturulmaktadır.[32]

Eğitim kurumunun bu yöndeki öneminin yadsınamayacağına ilişkin yukarıda değerlendirme yapılmıştır. Şöyle ki küçük yaştan itibaren eğitilen bir çocuğun eğitim ve öğretim süreci, ulusal kimliğinin şekillenmesinde çerçeve çizebilecek bir konumdadır. Devlet standartlaşmış eğitim kurumları sayesinde oluşturacağı ulusçu söylem[33] ile gelecek nesillere dünya düzenini nasıl algılayacakları ve onu yeniden nasıl üretebileceklerini öğretecektir. Ulusal kimlik bu sayede öğrenilecek ve sosyalleşme yoluyla içselleştirilecektir[34]. Ulusçuluğun nesnel koşulları arasında sayılmış olan ortak tarih kendi varlığının farkında olma, dayanışma, sadakat gibi hislerin var olabilmesine yardımcı olmaktadır. [35] Ortak kültürün olmaması dayanışmayı da beraberinde getirmeyecektir. Buna rağmen nesnel özellikler milleti oluşturmada yetersiz olduğundan ötürü “müşterek”lik duygusunun da göz ardı edilmemesi ve her daim pekiştirilmesi gerekmektedir. [36]

Ulusçu ideoloji tarihe önem vermektedir. Beyhan,  Ziya Gökalp’in  çalışmalarında  bir çok defa tarihe başvurduğundan bahsederek bunun nedeni olarak ise Gökalp’in  tarihi ,geçmişin değerlendirilip geleceğin yaratılmasında önemli ve  ulusun var olması için gerekli gördüğünü aktarmıştır. Buna ek olarak “ millet, aynı terbiyeyi almış fertlerden meydana gelen kültürel bir zümredir. Kültürün ana kaynağı ise tarihtir.” diyerek ulusçuluk sürecini açıklayıp ulusun hangi aşamalardan geçerek kurgulandığını belirtmiştir.[37]

Yunanistan’daki tarih ders kitapları üzerinden yürütülen bir araştırmanın sonuçlarına göre ders kitaplarının etnik merkeziyetçi tarih anlayışı ile hazırlanmakta olduğu belirtilmiştir. Antik Çağ’a gönderme yapılarak geçmişle bir süreklilik bağı kurulmakta, Yunan ulusal kimliğinin “doğal” bir var oluşa sahip olduğu aktarılmaktadır. Buna dayalı olarak tanımladığı kendi ve “öteki”, iki kutuplu algının oluşmasına sebebiyet vermektedir. Şöyle ki bir tarafta “iyi” bir tarafta ise “kötü” halklar tanımlanmakta ve sözü edilen ulusa mensup insanlar arasında genellemelere dayalı bir değer sistemi oluşturulmaktadır.[38]Aslında bu değerlendirmenin en önemli sebeplerinden biri  siyasi birimler ile halk arasında ayrım yapmadan, olayların özneleri olarak ulusal isimlendirmelere gidilmesidir. Uluslar “doğal” varlıklar olarak görülmeye devam edilmekle birlikte[39], özellikle de karşılıklı çatışmanın yaşandığı etnik topluluklar bünyesinde sorgulama yapılmasına olanak tanınmamaktadır. Ersanlı, tarih yazımı ve öğretiminin toplumlardaki hakim zihniyetin tanımlanması ve yerleştirilmesi için önemli bir unsur olduğu, geçmişe dair yapılan saptamaların ise bugünü ve geleceği oluşturmada ölçüt olarak alındığını belirtmiştir.[40] Ülke içindeki halkı bir arada tutmak adına ortak bir sivil ideoloji ve kültürel boyut inşa edilmektedir.  Bu sürecin yürütülmesinde kitlesel eğitim sistemi kullanılmakta, her bir bireyin kendini ulusa ait hissetmesini, aynı ulustan olduğu kişilere karşı kardeşlik duyguları ile bağlı olmasına zemin hazırlanmaktadır.

Ulusçuluğun olduğu bir yerde “gerçek tarih” anlayışından bahsedemeyiz. Yukarıda da aktarıldığı üzere “müşterek” bir geçmiş ve gelecek tasarlayabilmek için var olmayan mitlerin yaratılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.[41] Ulusal tarihin inşası genellikle günümüz kaygılarını ve geçmişe dair inanışları yansıttığından ötürü işe yarayanlar aradan seçilip, zaman ve mekana uyarlanarak aktarılmaktadır[42].

Nietzsche anıtsal tarih anlayışıyla geçmişi yücelten adeta “maskeli balo”yu andıran bir durumun varlığına dikkat çekmektedir. Buna göre uluslar geçmişteki atalarını kahramanlaştırıp yüceltmekte, hiçbir şekilde sorgulamadan gelecek nesillere aktarmaktadır [43]. Sorgulanmamasının sebeplerinden biri bugün yaşayanların  geçmişte yapılanlardan sorumlu tutulabileceğidir. Şöyle ki eğer geçmişle şimdi ve gelecek arasında bir bağlantı kurabiliyorsa ve bugünün geçmişin devamı olduğu iddia ediliyorsa o halde geçmişin sorumluluğu da bitmemiş olacaktır. Yaşananları süsleyip, kusursuz bir geçmiş sunmak geçmişle yüzleşebilinmesine yardımcı olmayacaktır. Özellikle de tarihsel süreç içerisinde insan haklarının ihlal edilmesine sebebiyet veren olayların vuku bulması, geçmişle hesaplaşmanın gerekliliğinin önemini ortaya koymaktadır. Geçmişle hesaplaşma kavramı  iç çatışma yaşamış toplumlarda geçmişte yaşananlarla yüzleşme – bir bakıma hakikate ulaşma-, demokrasi ve insan haklarına dayanan siyasi kültür temelinde şekillenen geleceği kurabilmek adına kullanılmaktadır.[44] Bunun aksinin yapılması ve unutmanın gerçekleştiğinin düşünülmesi aslında geçmişi bir perdenin arkasına saklamakta, onu ortadan kaldırmamaktadır. Resmi tarih açısından sözü edilen yaşananlar ulusal kimliğe zarar verici nitelikte ise bunları gelecek nesillere aktarmak tehlikeli görülmektedir, diğer bir anlatımla birliği korumanın yolu kusursuzluğun aktarılmasıyla mümkündür.

 

B-    Ulusçu Tarih Yazımı ve Tarihçi

Tarih yazıcılığı ulusal kimliğin inşa edildiği doğrultuda, üstün ulus temeline dayalı, “biz” ve “öteki”leri tanımlayıp, bunu eğitim kurumları aracılığıyla öğrencilere sunmaktadır. Eğer “öteki”nin var olmadığı bir dünya tahayyül edilemiyorsa, “öteki” kavramının nasıl yaratıldığının ve bu yaratımın sonuçlarının değerlendirilmesi üzerinde durulmalıdır. “Öteki”lere dönük olarak yaratılacak önyargıları besleyen hususların içerisinde tarih de yer aldığından ötürü bir ulusal kimliğe dayalı yapılan  üstünlük iddiasının ortadan kaldırılması gerekmektedir. [45] Diğer bir yaklaşımla tarih yazcılığı ; tarihi bilim olarak değerlendirerek, bilim olmanın verdiği kuşkuculukla desteklenen bir bağlantı ile geçmişi aktarmalıdır. Toplumda egemen halde bulunan, genel itibariyle gerçek olarak değerlendirilen dogmalardan kurtulabilmek kolay olmasa da mümkündür. Bunun yanında “bizim” ve “öteki”nin insan hakları arasında hiyerarşi farkı gözetilmemesi, tarihçinin çatışmacı “öteki”ler yaratan resmi tarih anlayışından uzaklaşması ve yazacaklarına ilişkin “öteki”ne dönük empati geliştirmesi gerekmektedir. Çatışmanın yaşandığı “biz” ve “öteki” bulunan hallerde tarih eleştirel gözle yazılmalıdır. Böylece sorunun temelinde yatan sebepler ortaya çıkarılabilecek, doğallaştırılmasının önüne geçilebilecektir. Etnik farklılıklara dayalı olarak yaşanılan sorunlar sonucunda bölünmüş toplumlarda tarih eğitimi çatışmayı ve ulusçuluğu  beslemek ve sözü edilen bölünmüşlüğü sürdürmek gibi bir hedefi gözetmektedir.[46] Bu sebeple etnik kökene bağlı olduğu gösterilen çatışmaların sorgulanması elzemdir.[47]

Tarihi olgular tarihin kendisinden çok onu seçen ve değerlendiren tarihçi tarafından belirlenmektedir. O halde tarafsız bir tarihten söz edebilmemiz pek de mümkün değildir. Tarihçinin toplum içerisinde yaşayan birey olduğunu kabul ettiğimiz noktada içinde şekillendiği ve sahip olduğu ulusal kimlik kurgusu dışına çıkabilmesi de beklenmemektedir. Carr, “Tarih Nedir?” isimli eserinde tarihçiler için gerekli olan belge ve olguların fetiş hale getirilmemesi gerektiğini çünkü onların tarihi oluşturmadığını, onları yazanların ne düşündüğünden fazla bir şey söylemediğini belirtmiştir. Kısacası “Tarih nedir” sorusuna verilecek yanıt onlarda saklı değildir. Tarihin bir kurguya dayandığını söylemek aslında var olmayan bir şeyden bahsetmek anlamına gelmemektedir. Şöyle ki tarihçi olguları tarihileştirirken onları seçmekte, art arda dizip ve yorumlayarak aktarmaktadır. O halde tarihi olguların objektif veriler olduğunu söylemek pek de mümkün değildir. Tarihçinin kendisi tarihin bir ürünüdür, içerisinde yetiştiği toplumun günümüze getirdikleri üzerinden düşünmekte, geçmişi değerlendirmekte ve geleceği kurgulayacak hale gelmektedir. [48] Kızılyürek’e göre tarih hakikat ile eşlenemez, aktarılan, tarihçinin yorum, kanaat ve görüşlerinden ibarettir. Tam da bu sebeple resmi tarihin geçmişte vuku bulan hakikatlerden ibaret olduğunu söylemek pek de doğru değildir[49]. Buna ilişkin diğer bir değerlendirmeye göre ise “tarih sosyal bir realitedir”[50]. Buna karşılık ilgili makale içerisinde yapılan diğer bir saptama ile de çelişki yaşanmaktadır. Şıvgın, “realite” tanımlamasını yapmasına karşılık “evrensel tarih”in var olamayacağını çünkü tarih yazıcılarının geçmişten günümüze aktarım yaparken anlatılarına yorum kattıklarını, buna ek olarak kullanılan belgelerin de objektif olamayacağını söylemektedir.   “Uluslar geleceklerini ve yönlerini bu ortak tarih üzerinden tayin edecekler bu ortak tarih üzerinden belirleyeceklerdir.”[51] Eğer bir “realite”den bahsediyorsak, evrensel anlamda yazılacak tarihin de içinde gerçeklik barındırması gerekmektedir. Tüm bu söylenenlere ek olarak ulusların tarih anlayışının rastgele seçilen kıstaslardan oluşturulamayacağını söylemektedir. Ulus içerisinde birliği tesis etmek için “biz bilinci”ni , bağlılığı sağlamak için ise “öteki” kavramının oluşturulması gerektiğini belirtmiştir.[52]

Tarihi anlatı ile ideolojik söylem arasında ikili bir ilişki söz konusudur. Bir toplumun üyesi olan tarihçi hem içinde yaşadığı toplumun siyasi kurgulanışına bağlıdır hem de gelecek nesillerin ulusal kimliğinin inşasında kullanılacak resmi tarih kurgusuna katkı koymaktadır.  Tarih yazarları kullandıkları verilerin meşru kabul edilmesi için genel geçer olarak bilinenleri tercih etmektedir. Çeşitli ulusal semboller ve liderlere özgü anılarla birlikte ideolojik zeminde, geçmişle ulusçu bir bağ kurulmaktadır. Bir bakıma eğitim kurumları aracılığıyla “ulusun toplu belleği” oluşturulmaktadır[53]. Ulusal tarihi anlatıda sürekliliğe her daim vurgu yapılmaktadır. Uluslar köklerini derin ve kesintisiz bir geçmişe gönderme yaparak aktarmakta, sözü edilen süreklilik etnik bir nitelik taşımaktadır.

Sonuç

Ulusçu ideoloji temelinde inşa edilen uluslar yapısı gereğince belli bir kültür temelinde ele alınmakta ve sınırlar çerçevesinde değerlendirilmektedir. Bu sebeple konuya ilişkin kavramları açıklamak için tek bir tanımdan ziyade sürecin yaşanmasına sebebiyet veren koşullardan bahsedilmesi gerekmektedir. Ulusların ortaya çıkışına dair dönemsel değerlendirmeler yapılmakta, modernleşme koşulları ile şekillenen ulusçuluk ulusların yaratılmasına fırsat vermediği saptanabilmektedir.

Buna ilişkin olarak aktarılan bilgiler çerçevesinde bir takım genel şartları tespit etmek mümkündür. Şöyle ki bir ulusun inşa edilmesinde kültürel boyut gerekli ve önemlidir. Özellikle topluluğun kullandığı dil ve ortak geçmiş göz önünde tutulmaktadır.  Ortak geçmişe yapılan gönderme bir bakıma ulusun zamansızlığına da vurgu yapmaktadır. Diğer bir anlatımla geçmişteki atalarına gönderme yapan bir ulus, geleceğinin de inşasını gerçekleştirmektedir. Bunun için de tarihi kullanmaktadır. Özellikle eğitim kurumu aracılığıyla okul çağına gelmiş bireylere, ulusal kimliklerinin oluşumuna ilişkin bilgiler vermekte, temel alınan kimliğin dışında var olan “öteki”leri tanıtmaktadır.

“Öteki”nin olmadığı bir kimlik tanımlaması mümkün olmadığı iddia edilse bile ulus devletin kimlik inşası sırasında kullandığı resmi tarih “öteki”nin hak ihlallerine göz yummamalıdır. Bu nedenle geçmişle hesaplaşabileceğimiz bir tarih eğitimine ihtiyacımız vardır. Sözü edilen saptama gereği, tanımlanan ötekilerin mağduriyetleri üzerinden özeleştiri yapılmalı, “kurban mitosu” çerçevesinde geçmiş aktarılmamalıdır. Ulusun acıları ve mağduriyetleri ile kahramanlıkları dışında “öteki”lerin varlıklarının ve haklarının tanınması , geçmişte yaşatılan mağduriyetlerin sorumluluğunun günümüzde de sahip olunması gerekmektedir. Bu sayede gelecek sağlıklı bir şekilde kurulabilecektir. Bu şekildeki bir aktarımla tarihin milli karakterinden de sıyrılma ihtimali olacaktır.

Tüm değerlendirilenler ışığında vurgulanması gereken ulus temelinde şekillenen ve bu bakımdan da “öteki”, “dost”, “düşman” tanımları yapıp, kendi varlığını sürekli üreten resmi tarih anlayışını çok kültürlü- kimlikli bir yapıya büründürmesinin gerekliliğidir[54]. Özellikle de milli tarafgirlik[55] düşüncesi gereğince yaratılan “karşıt” grupların hakları gözetilmemektedir. Tarih yazıcılığı hususunda ulus-devlet ideolojisinin dışına çıkabilmek gerekmektedir.

 



[1] Ulusların geleceğine ilişkin bir değerlendirme için bkz. Umut Özkırımlı, “Sonuç : Millet- Sonrası Gelecekler”, Milliyetçilik Üzerine Güncel Tartışmalar, (çev. Yetkin Başkavak), s.177-186, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul  2010.

[2] Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk – John Breuilly’nin Sunuşuyla-, ( çev. Büşra Ersanlı ve Günay Göksu Özdoğan),  s. 128, Hil Yayınları, İstanbul  2008.

[3] Gellner, Uluslar, s. 71.

[4] Benedict Anderson,  Hayali Cemaatler – Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, (çev. İskender Savaşır ), s. 60, Metis Yayınları, İstanbul  2009.

[5] Anderson, Hayali Cemaatler, s. 150-151.  (dil ; bayrak, ulusal giysi, halk dansları gibi etmenlerden ayrı değerlendirmeye tabi tutmuştur).

[6] Anthony D. Smith, , Milli Kimlik, ( çev. Bahadır Sina Şener), s. 24, İletişim Yayınları, İstanbul  2009.

[7] Smith, Milli Kimlik ,  s.25, s. 45.

[8] Yard. Doç. Dr. Vehbi Z. Serter ve Ozan Zeki Fikretoğlu, Kıbrıs Türk Mücadele Tarihi Lise 1-2-3. Sınıf , “Kıbrıs’ın Coğrafi Konumu” s. 11, Lefkoşa  2002.

[9]  Eric J. Hobsbawm, “Tarihin Dışında ve İçinde”, Tarih Üzerine, (çev. Osman Akınhay), s. 9, Agora Kitaplığı, İstanbul  2009.

[10] Gellner, Uluslar, s. 78.

[11] Gellner, Uluslar, s. 105-108.

[12] Smith, Milli Kimlik, s. 122, ayniyet kavramı.

[13] Smith, Milli Kimlik, s. 35.

[14] Özkırımlı, Milliyetçik Üzerine, s. 50.

[15] Anderson, Hayali Cemmatler, s. 20.

[16] Anderson, Hayali Cemmatler,  s. 41.

[17] Anderson, Hayali Cemmatler , s. 47.

[18] Anderson, Hayali Cemmatler , s. 60-62.

[19] Anderson, Hayali Cemmatler , s. 152.

[20] Özkırımlı, Milliyetçilik Üzerine, s. 28.

[21] Örnek değerlendirme için bkz. Smith, Milli Kimlik, s. 72.

[22] Anderson buna ilişkin saptaması için bkz., Hayali Cemmatler,  s. 98.

[23] Smith, Milli Kimlik,  s. 73.

[24] Smith, Milli Kimlik, s. 118.

[25] Gellner, Uluslar, s. 75.

[26] Gellner, Uluslar, s. 84-85.

[27] Gellner, Uluslar, s. 90-91.

[28] Gellner, Uluslar, s. 103-106.

[29] Gellner, Uluslar, s.127.

[30] Anderson , Hayali Cemaatler, s. 25.

[31] Edward Hallett Carr, Tarih Nedir?, (çev. Misket Gizem Gürtürk) , s. 64,  İletişim Yayınları, İstanbul  2008.

[32] Mithat Sancar, Geçmişle Hesaplaşma – Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne, s.18, İletişim Yayınları, İstanbul  2008.

[33] Özkırımlı, Milliyetçilik Üzerine, s. 28.

[34] Özkırımlı, Milliyetçilik Üzerine , s. 30-31.

[35] Özkırımlı, Milliyetçilik Üzerine, s 15.

[36] Özkırımlı, Milliyetçilik Üzerine, s. 18.

[37] Mehmet Ali Beyhan, “Ziya Gökalp’in Tarih Anlayışı ve Türk Medeniyeti Tarihi Adlı Eseri”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Dergisi, s. 53-54, sayı 10, İstanbul 2005.

[38] Anna Frangoudaki,“Tarih Ders Kitaplarında Ulusal ‘Ben’ ve Ulusal ‘Öteki’”, Yayıma Haz. Ali Berktay, Hamdi Can Tuncer,  Tarih Eğitimi Ve Tarihte “Öteki” Sorunu, s. 100, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1998.

[39] Anna Frangoudaki, Tarih Ders Kitapları, s. 101.

[40] Büşra Ersanlı, İktidar ve Tarih- Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu (1929-1937), s. 15, İletişim Yayınları,  İstanbul  2009.

[41] Özkırımlı, Milliyetçilik Üzerine, s. 26.

[42] Carr, Tarih Nedir?,  s. 29.

[43] Friedrich Nietzsche,  Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Yararsızlığı Üzerine ( Çağa Aykırı Düşünceler II), (çev. Nejat Bozkurt ), s. 51-53, Say Yayınları, İstanbul  2009.

[44] Sancar,  Geçmişle Hesaplaşma, s. 19.

[45] İlhan Tekeli, “Tarih yazıcılığı ve Öteki KavramıÜzerine Düşünceler”, s. 1-2-3, Tarih Eğitimi ve Tarihte “Öteki” Sorunu.

[46] Dilek Latif, “Çatışma Sonrası Toplumlarda Tarih Kitaplarının Yeri”, Kuzey, Sayı 8, 15 Kasım- 15 Aralık 2009.

[47] İlhan Tekeli, Tarih yazıcılığı, s. 5.

[48]. Carr, Tarih Nedir?,  s.46

[49] Niyazi Kızılyürek, “Nasıl Bir Tarih Anlayışı?”, Gaile( Yenidüzen Gazetesi ile yayınlanan haftalık dergi), internet erişimi için http://www.yeniduzen.com/detay.asp?a=26735&z=33, 19/12/20010.

[50] Hale Şıvgın, “Ulusal Tarih Eğitiminin Kimlik Gelişimindeki Önemi”, s. 36, Akademik Bakış, Cilt 2, Sayı 4, Yaz 2009.

[51] Şıvgın, Ulusal Tarih Eğitimi, s. 41.

[52] Şıvgın, Ulusal Tarih Eğitmi, 42.

[53] Etienne Copeaux, “Türkiye’de 1931-1993 Arasında Tarih Ders Kitapları”, Tarih Eğitimine Eleştirel Yaklaşımlar , s. 109, Yayıma Haz. Oya Köymen, Türkiye Ekonomi ve Toplumsal Tarih Vakfı, İstanbul  2003.

[54] Buna ilişkin bir değerlendirme için bkz. Büşra Ersanlı Behar, “Tarih Öğretiminde ‘Türk Dünyası’”, Yayına Haz. Salih Özbaran, Tarih Öğretimi ve Ders Kitapları, 205-210, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2007.

[55] Özkırımlı, Milliyetçilik Üzerine, s.82.

5. Ara, 2016

2014 yılının Ağustos ayının sıcak günlerinden birinde, arkadaşımın telefonu ile uyandım. Bir Pazar günüydü. Sabahın köründe aranmak, hiç de hayra alamet değildi. Karşımdaki ses ağlıyordu. Bir süre konuşamadı. Sadece tek bir isim söyleyebildi: “Asya ….”. Cümle hiç bitmedi, bitemedi. O gün bugündür, cümlenin devamında yaşanan acıyı kabullenemedik. Ardından kazayı yapan kişinin yargılandığı bir süreç yaşandı. Cezalandırılması gerekiyordu. Ama hepimiz biliyorduk ki, hangi cezayı alsa da Asya geri gelmeyecekti. Yine de adalet yerini bulmalı ve bir canın değerini hiçe sayarak araba kullanabilen bir “katil” cezasını çekmeliydi.

Peki ya devletin hiç mi sorumluluğu yoktu? Tabi ki vardı. Geçtiğimiz zaman zarfında, buna dair pek çok şey yazılıp çizildi. O yüzden çok fazla ayrıntıya girecek değilim. Yine de birkaç noktayı hatırlamakta fayda var. “Kaza”, Lefkoşa – Omorfo istikametinde bulunan ve yeni yol diye tanımlanan doğrultuda gerçekleşti. Geçtiğimiz zamana rağmen, yol yeterli şekilde ışıklandırılmadı. Asya’yı kaybetmeden önce, yolda kasisler yoktu. Neyse ki acı yaşandıktan sonra aklı başına gelen sivri zeka devletimiz, kasisleri yola döşeme işlemini gerçekleştirdi. Vah gidene! Arabayı süren zata gelince! Kendisi adeta cinayet işlemek için yola çıkmıştı. Sahip olduğu hiçbir özellik, araba sürebilmesi için yeterli değildi. Kısacası yol güvenliği yanında, sürücü olma yeteneği yerinde olmayan biri, direksiyonun başına geçmişti.

O günden bu güne ne değişti? Sadece yaşanan “ölümlü kazalar” sonrasında, olayın yaşandığı yerde sözde iyileştirmeler yapıldı (yola kasis koymak veya 4 kişinin ölümüne neden olan kazada iki yol ortasına duvar çekmek gibi). Buna rağmen hala ana yolların aralarında yaya geçitleri var, hala ağır yüklü araçların çökerttiği yollar tamir edilmiyor, hala bireyler ehliyet aldıktan sonra herhangi bir takibe tabi tutulmuyor (ölene kadar ehliyet yeteneklerini korudukları varsayılıyor), hala yol güvenliğini sağlayan modern çalışmalar yapılmıyor. Bu liste uzayıp gider. Söz konusu alana dair uzmanlığım olmadığı için, somut öneri yapacak durumda değilim. Ama şunu biliyorum ki, devlet icraat yapmak için insanların ölmesini bekliyor.

Asya’nın ölümünden sonra yapılan ceza yargılamasının ardından yazdığım bir yazıda şunları dile getirmiştim: “İçinde yaşadığımız sistemin, insanlığımızı çürüten ve küçük dünyaların efendisi olduğumuz hayali ile bizi uyutan sorumsuzluktan sıyrılmanın vakti geldi de geçti bile. “Trafik kazası” kandırmacası altında yaşanan insan kırımının önüne geçmek için daha ne olmasını bekliyoruz? Şu anda rahatça nefes alabildiğimiz koşulların sonsuza dek sürmeyeceğinin ve huzurun aniden yok olabileceğinin bilincinde değil miyiz? Bugün özgürce yanağını okşadığınız sevdiğiniz, yarın yanınızda olmayabilir. Bunu her daim akılda tutmalı ve ona göre hareket etmeliyiz. Artık yeter!”. Ama geçtiğimiz hafta yaşanan “trafik cinayetinin” sonuçları bize gösteriyor ki, bir adım bile öteye geçemedik.

Giden canların acısı bitmeyecek. Hatta her geçen gün, yakınlarının yüreğini yakmaya devam edecek. Şimdi görevimiz bunca senedir insan hayatına değer vermeyen devlet yöneticilerine yaşam hakkını hatırlatmaktır. Toplum olarak elimizdeki araç, direnmek ve yaşamın değerini bilmeyen hükümet edenlere ders vermektir. Ben bu doğrultuda liseli arkadaşlarımızın ateşlediği mücadele azmi ile dayanışmak için yarın Başbakanlık önünde olacağım. Siz de gelin, olur mu?