Röportajlar

5. Tem, 2018

Soru: ABD Dışişleri Bakanlığı 2018 insan hakları raporunu açıkladı.

Raporda, KKTC’de insan ticaretinin cezalandırılmadığı, Kıbrıslı Türk yetkililerin insan ticaretini önlemede asgari standartları karşılamadıkları ve bu yönde önemli bir çaba sarf etmedikleri yer aldı.

Gece kulüpleri ve benzer eğlence yerleriyle ilgili yasal düzenlemenin insan ticaretiyle ilgili yasal çerçeveyi oluşturduğu; gece kulüplerinde sadece dans gösterisi gibi eğlencenin yer alabileceğini içerdiği kaydedilen raporda, fuhuştan, fuhuşu teşvik ederek ve fuhuşa zorlayarak gelir elde edilmesinin de KKTC ceza kanunu çerçevesinde suç teşkil ettiği ifade edildi.

KKTC’de bu yasanın nadiren uygulandığı ve gece kulübü sahiplerini, korumaları ya da müşterileri nadiren cezalandırdığı ifade edildi.

Benim sorum bunlar gerçeği yansıtıyor mu?

Yasalar gerçekten de nadiren mi uygulanıyor?

 

Cevap: Raporda yer alan bilgiler, burada yıllardır faaliyet yürüten sivil toplum örgütleri tarafından dile getirilen gerçeklerdir. Gece kulüplerinde yaşanan sömürü koşullarını ve çalışma şartlarının insan ticaretini işaret ettiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Buna rağmen maalesef yıllardır devlet tarafından herhangi bir adım atılmadı. 2014 yılında yapılan Ceza Yasası değişikliği ile, fuhuş yapan şahsı cezalandıran maddenin kaldırılması önemli bir adımdı. Çünkü hem insan haklarına aykırı koşullarda çalıştırılan hem de bunun üstüne mahkemede ceza yargılmasına maruz kalınan bir durum yaşanıyordu. Bu değişiklik ile çifte mağduriyet bir nevi engellenmiş oldu. Ama şu anda sizin de söylediğiniz gibi fuhuşu teşvik eden, aracı olan, mekan sağlayanlar hala cezalandırılabiliyor. Her ne hikmetse bu gibi durumlarla pek karşılaşmıyoruz. Kadınların önceki dönemlerde mahkemeye getirildiğini görmüştük ama Ceza Yasası değişikliğinden sonra aracılar aleyhine ceza davası açıldığı pek görülmüyor. Bu alanda düzenlenen diğer bir yasa da 7/2000 sayılı Gece Kulubü ve Eğlence Yerleri Yasasıdır. Bu yasa gece kulüpleri ile iligili teknik bilgileri düzenliyor. Yani orada çalışan kadınların herhangi bir kötü muamele veya insan ticareti mağduriyeti yaşamaları halinde ne yapılacağına ilişkin hiçbir düzenleme yok. Aslına bakarsanız yasanın kendisi bile gece kulüplerinde yaşananları bir nevi görmezden gelip, üç maymunu oynuyor. O yüzden yasal değişikliğin en kısa zamanda ele alınması gerekiyor. Geçtiğimiz ay İçişleri Bakanlığı tarafından düzenlenen çalıştay raporunda da, gece kulüplerindeki çalışma koşullarının ne boyutta olduğu, insan ticaretinin ülkemizde yaşandığı ve cezalandırılmadığı belirtildi. Gelinen noktada devlet ağzından da bunların söylenebiliyor oluşu, gereken adımların atılmasının önünde herhangi bir engel olmaması anlamına gelmeli.

Keza üç milletvekilinin (Doğuş Derya, Fazilet Özdenefe, Sıla Usar İncirli) Meclis’e gönderdiği ceza değişiklik yasası da gelecek dönemde gündemimizde yer alacak. Bu öneri içerisinde raporda belirtilen eksiklerden olan insan ticaretinin suç kapsamına alınması da mevcut. Umarım tüm vekiller insan hakları doğrultusunda tavır alıp da gereken değişikliklerin yapılması yönünde oylarını kullanırlar. Çünkü bu devirde insan ticaretinin suç sayılmaması kabul edilebilir değildir. Bunu yapmamakla modern köleliği meşrulaştırmış oluyorsunuz.

 

Soru: Ayırca LTB nin ekim ayında 4 gece kulübünü kapattığı, ancak ancak konuyla ilgili suçlu tarafların cezalandırılması konusunda yetkililerin çaba göstermediği söylendi.

KKTC'de fuhuş konusunda gerçekten de yasalar nadiren mi uygulanıyor ?

 

Cevap: LTB’nin kararı ile kapatılan ve mahkemece de onaylanan konu önemle ele alınması gerekir. Fakat o kararda da insan ticaretine ilişkin bir bulgu yapılmamış, herkesin bildiği bir gerçek (gece kulüplerinde çalışan kadınların fuhuş aracılığıyla para kazandıkları) Mahkeme tarafından da dile getirilmiştir. Davaya ilişkin diğer önemli bir konu da, tanıklık yapmaya çağrılan doktorun söyledikleridir. Anlattığı her bir ayrıntı ile, gece kulübü denilen yerlerdeki çalışma koşullarının akıl almaz boyutlarını tüm açıklığı ile öğrenmemize yardımcı olmuştur. Mesele ile ilgili olabilecek tüm kesimler bir noktada birleşebildiğine ve devletin de bu alanda adım atma isteğini dile getirdiğine göre artık iradeyi ortaya vakti geldi demektir. En kısa zamanda insan ticareti suç kapsamına alınmalı ve buna neden olan tüm koşulları engellemek için gereken mekanizmalara hayata geçirilmelidir.

 

18. Haz, 2018

1) ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2017 yılı İnsan Hakları Raporu açıklandı. Raporda Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşanan en önemli insan hakları ihlali konularının; yetkililerin soruşturduğu yolsuzluklar, ticari cinsel sömürü için insan ticareti ve zorla çalıştırma, cezaevi ve tutukevlerinin uluslararası standartlara uymayan koşulları olduğu belirtildi. Siz ülkemizde insan hakları konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Raporda yer alan sorunlar, aslında Kıbrıs’ta bu alanlarda çalışma yürüten insanların dile getirdiklerinden farklı değil. Çoğu zaman bizim dışımızdaki birilerinin söylemesi daha etkili oluyor. İnsan hakları meselesi o kadar geniş ki, bir tarafından tutmanız başka bir boyutunu kaçırmanıza neden olabilir. Genel olarak söylenmesi gereken, Kıbrıs’ın kuzeyinde en temel insan hakları ilkeleri ve hemen hemen tüm sözleşmelerin içerisinde yer alan eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağının hâlâ içselleştirilmemiş olduğudur. Ele alınacak her türlü hak ihlalini değerlendirirken bunların ayrıştırıcı unsur olarak kullanılması gerekir. Eğer insan haklarına ilişkin bir mesele varsa, öncelikle bilmemiz gereken gerçek, devletlerin yargı yetkisi içerisinde bulunan ve yaşayan herkese (vatandaş olsun ya da olmasın) karşı sorumluluklarının ayrımcılık yapmadan uygulanmasıdır. Hatta kimi sözleşmeler, bireylerin davranışlarının yerel yasalarda suç teşkil etmesi hâlinde bile (düzensiz yollardan ülkeye giriş yapan sığınmacı / mülteciler) tutuklanmamalarını, suçlu pozisyona sokulmamaları, kaçtıkları zulüm ve savaş ortamına geri gönderilmemeleri gerektiğini bildirir. Biz ise bunun tam tersini yapıyoruz.

Cezaevinin durumu malûm. Hapsedilen kişinin her türlü davranışı hak ettiği düşünülür. Ama modern cezalandırma sistemi böyle işlemez.  O zihniyet orta çağda kaldı. Rehabilitasyon ve iyileştirme esas alınmalıdır. Geçtiğimiz aylarda yaşanan mahkûm eylemleri de, gerek cezaevi koşulları gerekse şartlı tahliye uygulamaları noktasında sorunlar olduğunu ortaya koydu. İçişleri Bakanı bu anlamda somut adım atılacağını söyledi. Kapatılma mekânları dediğimiz (cezaevleri, polis karakolları, akıl hastaneleri gibi)yerler genellikle toplumdan soyutlanma alanları olduğu için, hak ihlallerinin yoğun yaşandığı yerlerdir. O yüzden gerek fiziki koşullar gerekse maruz kalınan davranışlar (özellikle yaşanan işkence vakaları cezasız kalıyor) anlamında sürekli denetlenmesi gerekir. Hatta bu denetimin bağımsız sivil toplum örgütleri nezdinde de yapılması önemlidir. Böylece objektif veriler elde edilebilir.

Gece kulüplerinde yaşanan seks köleliği, güvenlikten yoksun çalışma koşulları, özel sektördeki iş yaşamına hâkim sömürü  gibi alanlarda da yoğun ihlâller yaşanıyor. Ocak ayında değişen ülke yönetimi bu noktalarda adım atacağına dönük taahhüt verdi. Aynı husus vicdani ret alanında da geçerli. Siyasiler, vicdani reddin yasal anlamda hak kapsamına dâhil edileceğini söyledi.  Yakın zamanda bazı vicdani retçi arkadaşların süren davaları neticelenebilir. Önceden yaşanan mahkûmiyet (Haluk Selam Tufanlı ve Murat Kanatlı örnekleri) kararlarına benzer bir sonuç çıkabilir. O yüzden kısa sürede yasal değişikliğin yapılması, adaletin gerçekleşmesi açısından elzem. Bekleyip göreceğiz.

Eşitliği konuşurken yoksulluktan bahsetmemek mümkün değil.  Çoğu zaman politik bir mesele olarak algılansa da aslında birçok hakkın kullanımının önündeki en önemli engellerden biridir. Mesela adalete erişim için maddi imkânsızlıklar yaşayan kişilerin, ücretsiz avukat hizmeti alacağı bir adli yardım müessesemiz bile yok. Bu bile başlı başına bir adalet problemi.

Sanırım insan hakları meselesini teknik bir hukuk alanı olmanın ötesine taşımak ve oradan tartışmak çok önemli. Çünkü ciddi anlamda birçok disiplini içerisinde barındırıyor. Anayasamızda eşitlik ilkesi var demekle olmuyor. Dönüp o yazılı yasaların toplum içinde nasıl hayat bulduğuna bakmak gerekiyor.

 

2) Toplum insan hakları konusunda bilinçli mi?

İnsan hakları perspektifi, biz kimliğinin (coğrafyanın kuzeyi için Kıbrıslı Türkler) karşısında tanımlanan yabancıların yani ötekilerin varlığını ve haklarını kabul etmeyi hedefler. Tarihsel geçmişimize bakıldığında, savaş dönemleri ve milliyetçi akımların yarattığı etki sebebiyle birçok noktada kısır döngüye takıldık. Mesela dünyayı etkisi altına alan ve birçok ülkede özgürlük ve haklar açısından anılan 1968 hareketlerinin yaşandığı dönemde, Kıbrıs’ın durumu malum. Kısacası biz bu noktada aslında belli alanlarla sınırlı kalan bir hak mücadelesi yürüttük. Böyle olunca da geriden takip ediyoruz diye düşünüyorum. Şunu da söylemek gerekiyor, yıllardır bıkıp usanmadan yürünen barış yolu da insan hakları mücadelesinin parçalarından biridir. Özellikle üçüncü kuşak haklar içinde anılan barış hakkı, sadece savaşın yokluğu anlamına gelmez. Kıbrıs’taki barış yanlıları yıllarca bu yönde adımlar attıysa da son zamanlarda meselenin “teknik bir sorun çözümüne” dönüştüğünü görmek üzücü. Oysaki bir grup hakkı olarak barış, çok daha derin bir anlama sahiptir. Ki aslında önceden de bahsettiğim ötekinin haklarını görebilmek, toplum içerisindeki eşitsizlikleri ortadan kaldırmak ve gerçek adaleti sağlayabilmek adına barış hakkının önemi yadsınamaz.

Geçmişe nazaran toplum olarak insan haklarına yönelik daha açık bir algıya sahip olduğumuzu düşünüyorum. Ama yine de hak ihlallerine karşı marazi olmanın çok da ötesine geçmiş değiliz. Bunu biraz daha açayım. Mesela bir kadın şiddete maruz bırakıldığında, yoksul bir aile haber olduğunda, mültecilerin cansız bedenleri kıyılarımıza vurduğunda, bir çocuk istismar edildiğinde, bir seks kölesinin çalışma koşulları deşifre edildiğinde, bir işçi güvenliksiz inşaattan düşüp yaralandığında, bir kadın hamile olduğu için işten atıldığında ya da işe alınmadığında, bir eşcinsel cinsel yöneliminden dolayı nefret söylemine maruz kaldığında/aşağılandığında, bir yabancı öğrenci sömürülecek bir müşteri olarak algılandığında, bir mahkûm cezaevinde kapasite sıkıntısından yerde yattığında ve benzeri durumlar yaşandığında toplumun gelebildiği boyut; üzülmek ve biraz daha ileri gidersek “hayırseverlik” oluyor. Tabi ki dönem dönem devlete sorumluluğunu hatırlatan kitlesel tepkiler de yaşanıyor. Ama yakılan kıvılcım erken zamanda sönüyor. Sanırım özeleştiri olarak bunu da bir kenara koymak gerekiyor.

3) Bu konuda medyaya düşen görevler nelerdir? Yapılan yanlışlar nelerdir?

Medya bazen bilmeden bazen de tiraj kaygısıyla, mağduriyetin yeniden üreticisi konumuna gelebiliyor. Çünkü basın, toplumsal bakış açısının oluşumunda eğitimle yarışır bir güce sahip. İçinde yaşanılan dönem gereği klasik basın organları yanında sosyal medyanın önemi artmış olsa da, geleneksel medya hâlâ etkili. O yüzden kullanılan dil, seçilen fotoğraflar ve olayın ele alınış tarzı insan hakları alanında önem sarf ediyor. Bir kadın cinayetini meşru sebebi olabilirmiş gibi yansıtmak (kızgın aşık kıskançlık krizi geçirdi gibi) ve ya evsiz bir insanın haberleştirilmesi noktasında sosyal devletin görevlerini hatırlatmak yerine acının yarattığı gücü sağlamak adına “muhtaç olma” üzerine vurgu yapmak, özellikle cinsel suça maruz kalan kişilerin kimlikleri belli olacak şekilde (isim verilmese de yaşadığı bölge, okuduğu okul, işyeri bilgisi v.b.) haber içerisinde aktarılması, henüz zanlı pozisyonunda ve suçu kanıtlanmamış insanların açık isim ve fotoğraflarının yayınlanması, suç işleyen insanların uyruklarına yapılan vurgularla toplumsal önyargıları besleyip o toplumsal gruba karşı nefret propagandası yapılmasına neden olmak gibi negatif örnekler sayılabilir. Son verilen örnek, göçmen işçi alan ülkelerde yaşanan bir sorundur. Suç ile milliyet birbirini tamamlar nitelikte aktarılır ki bu yabancı düşmanlığının bir türüdür. Bunun yanında bir süredir Kıbrıs Türk medyasında barış ve hak odaklı gazetecilik yapan bir kesim de var. Onları da söylemeden geçmek haksızlık olur. Bu tip yaklaşımlar daha da yaygınlaşmalıdır.  

 

4) Okuyucularımıza son olarak neler söylemek istersiniz?

“Her şeyin başı eğitim” klişesine, bir de “denetim” kısmını ekleyeceğim. İnsan hakları hem algı hem de denetleme meselesidir. Uluslararası tanınmış bir devlet olsaydık, taraf olduğumuz sözleşmelerin denetim - şikâyet mekanizmalarının da içerisine girecektik. Şu anda sadece AİHM işlevsel olarak kullanılmaktadır. Onun dışında Meclis’ten onay kanunu çıkararak iç hukuka dâhil ettiğimiz sözleşmelerin sahip olduğu denetim sisteminin dışındayız. İnsan Hakları sözleşmelerini oybirliği ile geçirmemizin sebebini de buna bağlıyorum! Sonuçta devlet kendi dışında kimseye hesap vermiyor. Hal böyle olunca sözleşmeyi geçirmek de kolay. Çünkü rafta kalıyor. En azından Devletin kendi yetkisi dâhilinde oluşabilecek hak ihlallerini önlemek için kurulacak mekanizmaları dikkatli bir şekilde çalıştırması gerekir. Tabi ki toplumun da devletin kendi eylemleri veya eylemsizlikleri (pasif kalması ile oluşan ihlaller) sonucunda oluşacaklar karşısında uyanık olması önemli. Dünyadaki insan hakkı mücadelelerine bakıldığında, aslında “bir şeylere/birilerine rağmen” hakların elde edildiği görülür. Nelson Mandela’yı hatırlayın. Hayatını, barış ve eşitlik ideali ile yoğuran Mandela: “Özgürlük uzun bir yürüyüştür” demişti. Haksız da değil.

Link: http://www.kibrisgazetesi.com/kibris/modern-koleligin-onune-gecilecek/43707 

16. Haz, 2018

1)Yeni Yasa önerisine göre insan kaçakçılığı suçuna 5 yıl hapislik ön görülmektedir. Bu ceza sizce caydırıcı mıdır? Yoksa daha etkin cezalar gündeme getirilmeli midir? Sadece cezaların artırılması ile insan kaçakçılığının önüne geçilebilir mi? 

 Öneri maddeleri ile birlikte genel gerekçe okunduğunda, öneriyi sunan vekillerin, Ceza Yasasına dair ufak çaplı bir insan hakları paketi sunduklarını söyleyebiliriz. 2014 yılında yapılan değişiklikler de benzer nitelik taşımaktaydı. Fakat yeterli değildi. Bugün de yeniden insan haklarını gözeten bir takım iyileştirmelerin yapılmaya çalışıldığı görülüyor. Öncelikle modern cezalandırma prensiplerini düşündüğümüz zaman, tabi ki cezanın süresi önemlidir ama buna ek olarak devletin suçu önlemek için neler yapması gerektiği de dikkatle ele alınmalıdır. O yüzden 5 yılın çok kısa bir süre olduğunu düşünmüyorum. Keza öneri incelendiğinde, verilecek hapislik süresini ağırlaştıran haller de sayılmıştır. Buna göre kişi, “on sekiz yaşından küçük veya bedenen veya aklen savunmasız olan kişiye karşı veya suçun mağdurlarını hayati tehlike teşkil eden şartlar altında bırakarak veya onur kırıcı bir muameleye maruz bırakarak veya kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuzunu kötüye kullanarak suçu işlerse” cezası 10 yıla kadar çıkabilmektedir. Fiilin ilk kez ceza kanununa dâhil ediliyor oluşu, cezanın süresinin suçun önlenmesi açısından ne denli yeterli olduğu değerlendirmesini yapmamıza imkan sağlamayabilir. Eğer öneri yasalaşır ve ceza kanunundaki ilgili yasa işlerlik kazanırsa, cezanın süresinin suçu ortadan kaldırmak için yeterli olup olmadığını göreceğiz. Tabi ki sadece cezalandırma, bu gibi suçların oluşmasını engellemek için yeterli değildir. Devletin suçun oluşması öncesinde de yapması gerekenler vardır. Özellikle bu gibi durumlarda insanların zor durumlarından faydalanıp, kazanç elde eden kişilerin takibi ve önlenmesi için farklı denetim mekanizmaları da işletilmelidir.

2)      Bu konuda devlet olarak üzerimize düşen başka görevler veya yasal düzenlemeler yok mu?

İnsan kaçakçılığı veya öneri içerisinde yer verilen insan ticareti maddeleri, her zaman olmasa da belli durumlarda sığınmacı ve mülteciler söz konusu olduğunda yaşanmaktadır. Bu her mültecinin bu suçların mağduru olduğu anlamına gelmez. Ama yine de örnekleri vardır. Yasa önerisinin gerekçesine de bakıldığında, zorlu yaşam koşulları (siyasi ve ekonomik krizin var olduğu ülkelerden gelen - getirilen) içindeki insanlar referans verildiğinden, belki de bu noktaya da değinmek gerekecek. Devlet eğer bu yönde bir adım atacaksa, o halde bu gibi suçların oluşmasına zemin hazırlayan koşulları da gözden geçirmelidir. Mesela Kıbrıs’ın kuzeyinde işleyen bir sığınma politikası olsa, uluslararası örf ve adet hukukunun önemli ilkelerinden biri olan mültecilerin geri gönderilmemesi ilkesi uygulansa, ülkemize sığınmaya çalışan kişiler düzensiz yollardan giriş yaptıkları için cezalandırma ile karşılaşmasa, bence insan kaçakçılığı/ticareti gibi suçların oluşma oranı da azalacaktır. İnsan kaçakçılığını düzenleyen maddenin 2. fıkrası zaten bu gibi mağduriyet yaşayan insanların cezalandırılmayacaklarını söyleyerek, bir şekilde az önce söylediğime yönelik bir adım atmaya çalışmaktadır. Ama bunun daha geniş bir devlet politikası haline getirilmesi ve koruma mekanizmalarının kurulması önemlidir.

3)      İnsan ticareti konusunda yeni düzenlemeleri nasıl yorumlarsınız?

İnsan ticaretinin suç kapsamına alınmak istenmesi çok önemli ve geç kalınmış bir adımdır. 2018 yılında ceza yasamızda bu gibi bir insan hakkı ihlalinin cezalandırılmıyor oluşu kabul edilebilir değildir. Bu suçu toplum dilinde, “modern kölelik” olarak tanımlamak mümkün. Suç kapsamına dâhil edilen fiillere bakıldığında bu açıkça ortaya çıkar. Şöyle ki: “Bir kişiyi zorla çalıştırmak, fuhuş yaptırmak, esarete tabi kılmak, hizmet ettirmek, vücut organlarının verilmesini sağlamak için tehdit – baskı- zor ve şiddet uygulamak, kişilerinin çaresizliğinden yararlanarak rızalarını elde etmek- nüfuzu kötüye kullanmak” gibi durumlarla kişileri ülkeye sokar, ülke dışına çıkarır, kaçırır, bir yerden başka bir yere götürür, tedarik ederseniz insan ticareti suçu işlemiş olursunuz. Bu koşullar içine giren birçok durum ülkemizde mevcuttur. Özellikle kimi yabancı işçiler ve konsomatrist adı altında çalıştırılan seks kölelerinin çalışma koşulları değerlendirildiğinde, bu bariz bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Tabi ki insan ticareti bu gruplar ile sınırlı değildir. Suçun tanımına giren ve maddede yer alan olguları içerisinde barındıran her türlü fiil insan ticareti kapsamına girer. Verdiğim örneklere ilişkin çeşitli araştırmalar yapıldığı ve aslında o alanlarda insan ticaretinin yaşandığına ilişkin veriler olduğu için örnek verebiliyorum. Ama ilk defa suç kapsamına alınacak bir fiilin, somut olarak hangi alanlarda yaşandığını söylemek mümkün değil. Ceza hukukunun en temel prensiplerinden biri olan, “suç ve cezada kanunilik ilkesi” gereği bugüne kadar suç olmayan bir durumdan söz ediyoruz. O yüzden kolayca, bizde böyle bir problem yok denebilir. Ama tabi ki bu doğru değildir. Mahkemelere yansımamasının tek nedeni suç olarak düzenlenmemiş olmasıdır. Bunun da ötesine geçerek bir saptama yapılabilir. O da uluslararası insan haklarına ilişkin düzenlenen birçok sözleşmenin iç hukukumuzun parçasına haline getirildiğidir. Bu husus bile, yasalarımızda değişiklik yapmamız gerektiğini ortaya koyar. Meclis, insan hakları sözleşmelerini onaylayarak, yerel mevzuatını da ona göre düzenleyeceğini söyler. Kısacası devlet, bu sorumluluğunu yerine getirmelidir.

4)      Yine yasada ön görülen hamileliği sonlandırma süresinin 10 haftadan 14 haftaya çıkarılması ile ilgili insan hakları bakımından ne gibi bir ilişki kurarsınız ?

Kürtaj veya yasadaki ismi ile “hamileliğin yasal bir şekilde sona erdirilmesi”, ceza yasasında düzenleniyor olması yanında doğurganlık hakları bakımından da değerlendirilmesi gereken bir husustur. Mevcut önerinin geçtiğimiz dönemde gündeme geldiği esnada, bu madde hafta tartışması ile değersizleştirilmeye çalışıldı. Eğer samimi ve olumlu bir katkı sağlamak istiyorsak, hafta tartışmasının dışına çıkarak konuyu konuşmak önemlidir. Öncelikle yasa koyucunun öneri gerekçesini incelediğinizde sağlıksız koşullarda, ulaşılabilir olmayan ve zor uygulanabilir kürtaj düzenlemelerinin kadınların sağlığı açısından ne kadar kötü boyutlara ulaşabileceğini görüyorsunuz. Milletvekilleri dünyada yapılan araştırmalara referans vererek, her yıl 22 milyon kadının güvencesiz kürtaj yaptırmak durumunda kaldığını, 47 bin kadının hayatını kaybettiğini, bu gibi sağlıksız uygulamalardan dolayı 5 milyon kadının sağlığının tehlikeye atıldığını, anne ölümlerinin yaşandığını aktarıyorlar. Bunlar önemli veriler. Tabi ki bir de düşük gelirli kadınların bu hakka erişimi noktasında yaşanan sıkıntılar var. Mesela edindiğim bilgiye göre, devlet hastanelerinde ücretsiz kürtaj hakkı, yasal sınır içerisinde (10 hafta) bir anomali olmadığı sürece gerçekleştirilmiyor. Bu tamamen keyfi bir uygulamadır. Siz parası olmayan kadınları doğurmaya mahkum ediyorsunuz. Yine doğum kontrol yöntemlerine ücretsiz erişim gibi bir devlet uygulamanız yok. Okullarda cinsel eğitim ve doğum kontrol yöntemlerine ilişkin bilgi vermiyor, gelecek nesilleri bu yönde eğitmiyorsunuz. Sonra da insanların karşısına geçip, kürtaj yaptırmak isteyen kadınları katil olarak tanımlıyorsunuz. Bu kabul edilebilir değildir. Tabi ki kürtaj bir doğum kontrol yöntemi olarak kullanılamaz ki bu öneri de bunu sağlamak için yapılmamıştır. Ama 10 hafta dünyadaki düzenlemelere baktığınızda, çok kısa bir süre olarak tanımlanmaktadır. Kimi durumlarda kadınlar o dönemde hamile kaldıklarının bile farkına varmazlar. O yüzden 14 hafta daha makul bir süredir. İlgili öneri ayrıca çok daha önemli bir noktaya değinir. 14. haftanın ardından kadının fiziksel durumu yanında psikolojik ve ruhsal sağlığı açısından ciddi ve kalıcı bir hasar oluşturacağı yönünde bir durum saptanırsa, hamilelik sonlandırılabilecektir. Bu düzenleme hem kadının annelik sürecini hem de ileride doğacak çocuğun sağlıklı bir birey olarak gelişebilmesi açısından çok önemlidir. Ülkemizde ebeveyn olmanın ne anlama geldiği ve ne denli önemli bir husus olduğunu kavramak açısından bu düzenleme dikkatle ele alınması gerekir. Açıkçası bu maddenin yasallaşması ile kadının durumu yanında, gelecek sağlıklı nesillerin yetişmesi açısından da bir ilerleme kaydedileceğine inanıyorum.

 5)      Sizin eklemek istediğiniz her şeyi yazabilirsiniz..

Değişiklik önerisi iki madde hakkında daha düzenleme ortaya koyuyor. Birincisi 2014 yılında yapılan Ceza Yasası değişikliğinde yasalaşan ve nefret söylemini suç sayan maddedir. Bu düzenleme uygulamada ve yasanın Meclis’te görüşüldüğü gün muhalefet vekillerinin itirazı ile yapılan değişikliğin sonucunda oluşan teknik eksiklikleri gidermeye yöneliktir. Kısacası yeni bir madde değil, uygulamada yaşattığı sorunları gidermek için yapılmak istenen bir iyileştirmedir.

Son olarak, modern bir hukuk sisteminde yer almaması gereken bir madde ceza yasasından çıkarılmak isteniyor. İngiliz Sömürge döneminden kalan, intihara teşebbüs eyleminin suç olması, hiçbir kamu yararını içerisinde barındırmayan bir düzenlemedir. Hatta psikolojik ve sosyal sorunlar neticesinde yaşanması muhtemel bir durumun, bir de cezalandırmaya tabi tutulması, gayri insanidir ve insan hakkı bakımından oldukça sorunludur. Diğer maddelerde de söylediğim üzere, eğer sosyal devlet içerisinde yaşadığımız iddia ediliyorsa, o zaman yöneticiler intihara teşebbüs etmiş bir insanı cezalandırmak yerine rehabilite edilmesi için girişimde bulunmalıdır.

Umarım bu olumlu adımlar bir sonuca erdirilir ve Fasıl 154 Ceza Yasası daha çağdaş, insan haklarına duyarlı (hak ihlâl etmeyen) bir boyuta kavuşturulur.

Çok çok teşekkürler… Kolay gelsin

Link: http://www.kibrisgazetesi.com/kibris/insan-haklarini-halen-icsellestiremedik/44184

10. Haz, 2017

1. Kıbrıs sorunundaki son iki yıllık süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sosyolojik yapımıza göre, barış süreci liderlerin tutumları ve attıkları adımlar neticesinde şekilleniyor. Bu yüzden masadaki duruşların, toplumsal barışa doğrudan etki ettiğini düşünüyorum. Bu bağlamda geçen iki senenin içerisinde birçok sıkıntı yaşansa da iyi bir şekilde atlatıldığını gözlemleyebiliriz. Eroğlu döneminde zincirlenerek boğulmaya çalışılan barış, iki sene önce gerçekleştirilen seçimle bir nefes aldı. Gerçek anlamda birleşik Kıbrıs’ı kurmak isteyen ve bu doğrultuda çaba sarf eden iki başkan ve ekipleri birçok noktada mesafe kat ettiler. Toplum olarak yüreğimiz ağzımızda, sabahlara kadar takip ettiğimiz görüşme günleri yaşandı. Hatta yeri geldi, o günlerde yollara düştük. İki lidere, geleceğimiz hakkında karar verirken sorumluluk sahibi olmaları gerektiğini hatırlattık. Ben bu dönemde önceki süreçlere nazaran, daha açık daha şeffaf bir dönemin yaşandığına inanıyorum. Tabi ki yeterli değildir. Umarım ilerleyen süreç, toplumlardan kopuk bir şekilde devam etmez.

Olumlu yanları yanında, görüşmelerde çıkmaza girildiğinde, iki tarafın tek bir Kıbrıs kurmaya yönelik sahip olmaları gereken idealden uzaklaştıklarını ve kendi konumlarını güçlendiren açıklamalar yaptıklarını gördük. Böyle anlarda diplomatik olarak stratejik adımlar atıldığı düşünülüyorsa da, toplumsal barışın sağlanmasında ciddi yaralar açıldığını söylemek mümkün. Geçen gün bilgime gelen ve iki toplumu içeren bir anketin sonuçlarını incelediğim zaman, özellikle Ocak 2017’de içine düşülen krizin iki toplumun çözüm umutlarını zedelediğini ve birlikte yaşama iradelerinin azaldığını gördüm. Bunu söylerken kastetmeye çalıştığım, liderlerin barış görüşmelerini yürütürken attıkları her adımda sağduyulu olmaları gerektiğidir. Tabi ki çözüm ve barış salt masada gerçekleşmeyecektir ama görüşme masası ile toplum arasındaki etkileşimi de asla gözden kaçırmamalıyız. Unutmamak gerekir ki, Kıbrıs’ta yaşayan toplumlar arasındaki sorunların kaynağı da yine yüksek siyaset yürütenlerdir. Onu tersine çevirmek ve toplumsal barışa katkı sağlamak mümkündür.

Kuzey Kıbrıs’a sıkışan günlük politik sorunlar, peşkeşten ve ganimetten beslenen idareler, sakız gibi uzayan süreçler ve her geçen gün çözüme olan inancın azalması, toplumsal anlamda bu konuda ilgisizliğe neden oluyor. Çözüm olursa tüm sorunlarımızın düzeleceğine inanmıyorum ama kuzeydeki düzenin devam etmesi, Kıbrıslı Türklerin geleceği açısından belirsizliği ortadan kaldırmayacaktır. O yüzden yakın geçmişte oluşan “önce evimizi temizleyelim, sonra gerisine bakarız” mantığı (sağda veya solda), Kıbrıs’ı birleştirmekten ziyade sonsuz bir ayrılığa ve başka kara parçaları ile birleşmek üzere kopmaya neden olacaktır. Sanırım hatırlamamız gereken yegâne gerçek, “evimiz” diye odaklanacağımız yerin (eğer federasyona gönül vermişsek) tüm Kıbrıs olduğudur.

 

2. Önümüzdeki haftadan sonra Cenevre'de yeniden başlayacağı planlanan görüşmelerden beklentiniz nedir?

Açıkçası beklentiden öte zihnimde bir istek barındırıyorum. Uzun yıllardır sürüp giden bir süreçte yapılması gereken de budur. Eğer etkin bir siyasi kararlılık ortaya koyulur ve her iki taraf da aslında esas evlerinin Kıbrıs’ın tamamı olduğu fikrini kendilerine hedef olarak belirlerse, gereken adımların atılabileceğine inanıyorum. Bu “kazanıp – kaybetmeye dayalı bir dava süreci” değildir. Öncelikle bunu bilmek ve ona göre davranmak gerekir. Hatta söz konusu sürecin çok yakın bir zamanda gerçekleşme durumunun mevcut olmaması halinde, toplumlar arasındaki güveni tesis edecek küçük adımların (güven arttırıcı – yaratıcı önlemler) atılması hayati bir öneme sahiptir.

Belki şimdi söyleyeceğim biraz romantik duyulabilir ama bence Kıbrıs Sorunu; geçmişinde çatışma yaşayan toplumların barışma sürecinden başka bir şey değildir. Tabi ki uluslararası hukuka göre ihlâl edilen birçok kural vardır ve bunların da bir nihayete erdirilmesi gerekir. Fakat bunlardan hiçbiri, bir daha çatışma ihtimaline yer vermeyecek bir barış ortamının kurulmasından değerli değildir.

Kıbrıs’ın gerek kuzeyinde gerekse güneyinde yaşayan toplumlar, eskiye nazaran ortak bir gelecek kurmaya daha yakın bir noktadadır. Hatta önceki soruda belirttiğim anket sonuçlarına göre, Kıbrıslı Rumların % 60’a yakını karma okulların kurulmasını desteklediğini ve çocuklarını o tip okullara gönderebileceklerini söylüyorlar. Bu azımsanacak bir oran değildir. Bunca yıl ayrı yaşamış ve özellikle eğitim sistemini milliyetçilik üzerine inşa etmiş toplumlarda böyle bir algının oluşması çok değerlidir. İlerleyen dönemlerde farklı ekonomik kaygılar ile şekillenecek siyasi krizler (doğalgaz gibi) içerisinde bu birlikteliği kirletecek tehlikeler vardır. Çok yakın coğrafyamızda yaşanan ateşin bize sıçramayacağını kimse söyleyemez. Sıcak çatışma olmasa bile, küçücük adada yaşanacak en ufak bir gerginliğin pekiyi sonuçları olmayacağını tahmin etmek zor değil.

Tüm bunlar ışığında gerek liderlerin gerekse toplumların barış sürecine tüm gücüyle sarılması gerekiyor. Aksi takdirde ne ile karşı karşıya olacağımızı bilemeyiz. Kıbrıslıların Kıbrıslılardan başka sığınacağı liman ve kurtarıcısı yoktur. Her ne yapacaksak birlikte inşa edeceğiz. Etmeyeceksek de şimdi olduğu gibi kendi akvaryumumuzda nefes alabilmek için çaba sarf edeceğiz. Ta ki oksijenimiz bitene kadar. O da bitince ne olacağını tahmin etmek bile istemiyorum. 

Kaynak: http://sozkibris.com/her-ne-yapacaksak-birlikte-insa-edecegiz/ 

8. Kas, 2016

İçimizdekiler / Ülviye Akın Uysal

Kendimi tek kelime ile tanımlayacak olsam… Hayalperest.
Şu an yaptığım işi yapmasaydım… Sanat ile iç içe olabileceğim bir işim olmasını isterdim. Çünkü sanatın; insana, insanca dokunabilen en ideal yöntem olduğunu düşünüyorum.
Benim gündemimi en fazla meşgul eden… Eşitsizlik ve adaletsizlikleri sona erdirme iradesi.
Kayıtsız kalamadığım şey… Haksızlık.
En büyük pişmanlığım… Hayatımdaki yaşlı insanlara daha fazla zaman ayıramamak.
En büyük sevincim… Yeni doğan bir bebekle karşılaşmak.
Hayatımın dönüm noktası… Yükseköğrenim için İstanbul’da yaşamaya başlamak ve feminizmle tanışmak.
Beni en çok etkileyen yazar… Kafka
Başucumdaki kitap… Sabit bir kitap yok. Bu aralar “Kurtlarla Koşan Kadınlar”.
En keyif aldığım müzik… Ruh durumuma göre değişiyor ama beni en çok heyecanlandıran; etnik(yerel) müzikler.
En son izlediğim film… The Road
Kendim için son aldığım şey… Neşe Yaşın’ın “Üşümüş Kuşlar” isimli şiir kitabı.
Dolabımdaki en gereksiz şey… Avukat olmamdan dolayı dolabımı işgal eden takım elbiseler.
Benim için alınabilecek en güzel hediye… Artık internet ortamı kullanılıyor olsa da film dvd’si.
Kendimle ilgili değiştirmek istediğim şey… Kararsızlık ve yetişmem gereken bir yere geç kalma huyum.
Kendimde beğendiğim özellik… Sorunların altında yatan nedenlere kafa yormak. Yani perdenin arkasına bakma isteği.
Olmasa da olur… Hiyerarşi, iktidar ve zorunlu askerlik.
Olmazsa olmaz… Feminist dayanışma ve kız kardeşim Sıla.
En iyi yaptığım yemek… O konuda pek becerikli değilim.
Hayalimdeki dünya… Hiyerarşinin, eşitsizliğin, erkek şiddetinin, yoksulluğun, ekolojik yıkımın, orduların ve dolayısıyla savaşın yok olduğu bir yer.
Aşk benim için… Yaşamın ta kendisi.
Onunla çok tanışmayı isterdim… Frida
Görmek istediğim yer… Kudüs
Mutlaka yapmak istediğim… Etrafımızdaki ego balonlarını tek tek patlatmak.
Son olarak söylemek istediklerim… Bir dahaki sefere, birleşik - federal bir Kıbrıs’ta haberleşmek dileğiyle…

Kaynak: Aslı Murat: Feminist dayanışma olmazsa olmaz