Röportajlar

24. Kas, 2015

Meltem SONAY
Cinsiyeti, cinsel yönelimi, cinsiyet kimliği, yaşı, fiziksel durumu, sınıfı, dolayısı ile bir kişiye, ya da gruba karşı yapılan her türlü ayrımcılığa karşı mücadele etme ilkesi ile bir araya gelen 18 örgüt,  birlikteliğini somutlaştırdı, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Platformu’nu oluşturdu.
Platform üyelerinden Mine Balman, Aslı Murat ve Semen Saygun’la Platform’un oluşumu, hedefler ve mücadele alanlarını konuştuk.

Balman: “Birlikte bir şeyler yapmak için kurumsallaşma ihtiyacı doğdu…”

Platformu oluşturan örgütlerinin pek çoğunun zaten 8 Mart’larda, 25 Kasım’larda eylemlilik için bir arada olduğuna işaret eden Mine Balman, daha sonra Ceza Yasası geçirilirken yine bir arada olan örgütlerin, Aile Yasası sürecinde de birlikte olduğunu ifade etti.
 

Murat: “TOCED, Sığınma Evi… Barış Mücadelesi…”

Platform’un ilkelerini kamuoyu ile paylaştığını anımsatan Aslı Murat, ilke etapta 25 Kasım’da düzenlenecek yürüyüş gündemiyle hareket ettiklerini kaydetti.
Yaklaşık bir yıl önce oluşturulan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dairesi’nin (TOCED) işlevsel hale getirilmesi ve buna bağlı olarak söz verilen ama bir türlü yerine getirilmeyen Sığınma Evi’nin açılmasında somut adımlar atılmasını beklediklerini ifade eden Murat, ilkeler içerisinde de ‘şiddetle mücadele ve eşitliğin sağlanması’nın en temel kaygılar arasında olduğunun altını çizdi.
Bunlara bağlı olarak ülkede devam eden ‘Barış Mücadelesi’ ile de paralel bir mücadeleleri olacağına vurgu yapan Aslı Murat, bunun Platform’un ilkeleri arasında da yer aldığına işaret etti. Aslı Murat, “Özellikle görüşme masasında kadınların sözünün olması ve barış sürecinin toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir şekilde yürütülmesi noktasında da bir takım önerilerimiz ve taleplerimiz olacak” şeklinde konuştu.

“Sanki kadınların öldürülmesini bekliyorlar…”

Aslı Murat, somut ve işlevsel çalışmalar gerekliliğine vurgu yaptı.
Murat’ın ifadeleri devamla şöyle:
“Bize hep söylenen Kıbrıs’ın Kuzeyinde şiddet olmadığıydı… O nedenle de hep hasıraltı edilen bir meseledir. Bunun için sanki kadınların öldürülmesini bekliyorlar… Halbuki çok çeşitli şiddet türü var. Sadece fiziksel şiddet olduğunda kadına yönelik şiddet var demek imkansızdır. Bu tip veriler olduğu takdirde, böyle bir sorun olduğu da ortaya çıkar. İnsanlar görmek istemiyorsa, veriler olunca görmek zorunda kalırlar. Devlet de adım atmak zorunda kalacak. Aksi halde yok sayılan bir alan zaten şu anda… Kadına yönelik şiddet sembolik yapılabilecek bir şey değildir”.

Saygun: “Kadınlar kadın alma mekanizmalarında…”

Platform’da sendikaların da olduğuna işaret eden Semen Saygun, hedeflerden birinin de kadınlar artık karar alma mekanizmalarında görmek olduğuna değindi ve platformun bu farkındalığı yaratacağına olan inancını belirtti.
Saygun, platforma katılan, görev alan kadınların yanı sıra, oluşturulması hedeflenen farkındalıkla birlikte kadınların, siyasi partiler, sivil toplum örgütleri ve sendikaların karar alma mekanizmalarında yer alacağı görüşünü belirtti.

Murat: “Derdimiz sadece Kıbrıslı Türk Kadınların uğradıkları şiddet değil”

Şiddete uğrayan, yardıma ihtiyacı olan kadınların ulaşması için oluşturulan hatta kaç kadın ulaştığına yönelik dair bir bilgi verilmediğini, ilgililer tarafından herhangi bir açıklama yapılmadığını ifade eden platform üyeleri, bunun devletin aslında bunu önemsemediğin ortaya koyduğuna da dikkat çekti.
Bir ara gece kulüplerinde çalışan kadınlara yönelik de bir hat kurulmasının gündeme geldiğini anımsatan Murat, “Bizim mücadele alanlarımız içersinde değerlendirdiğimizde, bu da bizim için çok önemli bir şey” dedi.
Kıbrıs Kuzeyinde, gece kulüplerinde yaşanan insan hakkı ihlalleri ile de devletin mücadele etmesi gerekliliğine işaret eden Murat, devletin orayı da yok saydığını, insan hakları ihlali yaşanan bir yer olarak görmediğini ifade etti.
Orada çalışan kadınların yabancı olması nedeniyle Kıbrıs Türk Toplumu’nun da oralarda yaşananları çok fazla önemsemediğini düşüncesini belirten Aslı Murat, orada kadınların her gün istem dışı cinsel ilişkiye zorlandığına, kölelik koşullarında çalışmaya zorlandıklarına vurgu yaptı. Aslı Murat, “Derdimiz sadece Kıbrıslı Türk Kadınların uğradıkları şiddet değil” şeklinde konuştu.

Siyasi Partilerin Kadın Örgütleri de var…

Sendikaların yanı sıra siyasi partilerin kadın örgütlerinin de Platform üyesi olmasının ‘stratejik’ olarak önemine işaret eden Aslı Murat, sivil toplum örgütlerinin toplum için bir itici güç olurken, icra aşamasında ise siyasi partilerin vazgeçilmez bir unsur olduğuna değindi.
Murat, bu sebeple icrada olan bir yapı ile birlikte mücadele etmek ve belki partilerinde bir baskı uygulamalarının, somut adımlar atılmasını sağlamaları açısından önemli olduğunu kaydetti.

Murat: “Erkek egemen yapının ikincil kıldığı grupların eşitlik ve adaletten yararlanması için mücadele…”

Kadın Örgütleri’nin seslerinin, LGBT Örgütlere göre daha güçlü çıktığına da işaret eden Semen Saygun, toplumda LGBT bireylerin ses vermesinin zorluğuna değinirken, platformda ‘hep birlikte ses verilmesi’nin önemine vurgu yaptı.
Platform’da LGBT Örgütleri’nin de olduğuna ve ilkeler arasında transfobi, homofobi ile ilgili mücadelenin de bulunduğuna işaret eden Aslı Murat, Ceza Yasası’nın değişmesinin somut olarak bir kazanım sağlasa, erkekler arasında eşcinsel ilişki suç sayılmaktan çıksa da, gerçek anlamda eşitlik ve adaleti beraberinde getirmediğine değindi. Bunun için toplumsal çalışmaların da yapılması gerekliliğine vurgu yapan Murat, bu noktada Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Platformu’nda, tüm kesimlerin, LGBT bireyler, engelliler, kadınlar, yani toplumun bir şekilde ötelediği, erkek egemen yapının ikincil kıldığı grupların eşitlik ve adaletten yararlanması için mücadele edileceğine işaret etti.
Murat platformun, yok sayılan gruplardan biri olan LGBT bireylerin eşitlik mücadelesini, onlarla birlikte yürüteceğine vurgu yaptı.

RÖPORTAJIN TÜMÜ YENİDÜZEN gazetesinde

Kaynak: ŞİDDETE KARŞI DAYANIŞMA

26. Eki, 2015

Mine Balman& Aslı Murat
minebalman@gmail.com & asomurat@hotmail.com

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Platformu olarak 7 - 8 Ekim 2015 tarihlerinde, Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden biri olan 1980 askeri darbesinin kadınlar üzerindeki etkilerinin aktarıldığı bir belgesele ev sahipliği yaptık. “Eylül’ün Kadın Yüzleri”, dönemin militarist şiddetine ışık tuttuğu gibi, 1980ler ve öncesindeki sol hareket içindeki kadınların konumlanışını da tartışma konusu yapıyor. Böylece Türkiye’deki feminist hareketin güçlenme serüvenine de tanık oluyoruz. Belgeselin yönetmeni A. Ayben Altunç ve görüntü yönetmeni Bülent Yarbaşı’nın da aramızda bulunduğu, Lefkoşa ve Mağusa’da olmak üzere iki gösterim gerçekleştirdik. Tabi ki onları bulmuşken, iki çift laf etmeden duramadık. Bize 1980 öncesindeki ülke koşullarından, darbe ardından yaşanan yıkımdan ve tüm bunlara rağmen geleceğe umutla bakabilmenin öneminden bahsettiler. Fazla uzatmadan, sizi sohbetle baş başa bırakıyoruz.

“Kadınların tarihinin üzerindeki şalı kaldırdık.”

Mine Balman: “Eylül’ün Kadın Yüzleri”isimli belgesel film çalışması fikri nasıl doğdu?
A.Ayben Altunç: 
1980 dönemindeki darbe hikâyelerini önceden hep abilerimizden, erkek arkadaşlarımızdan dinlemiştik. Onlar da “Biz nasıl örgüt şefiydik gibi” belli bir hamaset üzerinden anlatıyorlardı. Kadınların o dönemde mücadele içerisindeki emeğini yok sayıyorlardı. Ben de o dönem mücadelenin içindeki kadın arkadaşlara “1980 dönemini kadın deneyimleri üzerinden anlatmak istiyorum. Bana deneyimlerinizi anlatırmısınız?”diye sordum. Onlar da “Seve seve anlatırız.”dediler.Biz bir kadın arkadaşımla şöyle diyoruz; kadınlar aslında hep vardı, sadece bu film sayesinde  kadınların tarihinin üzerindeki  şalı kaldırdık ve hem kadınların varlığını gösterdik hem de deneyimlerinin insanlara aktarılmasını sağladık.

Aslı Murat: “Eylül’ün Kadın Yüzleri” isimli belgeselin bugüne kadar yapılmış 12 Eylül filmlerinden farkı nedir?
A.Ayben Altunç:
   “Eylül’ün Kadın Yüzleri”nin en büyük farkı filmin umutla bitmesidir. Filmde zor bir dönem anlatılıyor, kadınlar çok ağır işkencelerden, ağır deneyimlerden geçmişler, işlerini, eşlerini, çocuklarını kaybetmişler. Ama bunlara rağmen biz umutla biten bir film yapmak istedik.


Mine Balman: Belgesel çekimleri ne kadar sürdü?
A.Ayben Altunç:
   Çekimlerin tamamlanması 5 sene sürdü.

Mine Balman: Röportaj yapacağınız kadınları nasıl seçtiniz?
A.Ayben Altunç: 
  Filmde röportaj veren, deneyimlerini aktaran 32 kadın vardır. Kadınların çoğu benim arkadaşımdı. Arkadaşım Ümide Aysu Çelik ile ilk çekimi yaptık. Feyza Abla (Feyza Zeybek) arkadaşımın annesiydi sonra onunla konuştuk.  Bir noktadan sonra da kadınlar beni birbirlerine götürmeye başladılar. 32 kadının içinde röportaj yapmaya giderken önceden tanımadığım, ilişkim ve sohbetimin olmadığı sadece sanatçı  Melike Demirağ ve gazeteci Zeynep Oral vardı. Kadınların birçoğu ile yollarımız daha önceden kesişmiş,  kadınlarla ilgili yapılan çalışmalarda ve kampanyalar içinde yer almıştık.

Mine Balman: 32 kadının profilinden bahsedebilir misiniz?
A.Ayben Altunç:  
Röportaj veren kadınların içerisinde sanatçılar, anneler, kayıp anneleri (Cumartesi anneleri), gazeteciler, öğretmenler, sanatçılar, 1402’lik olan devlet memurları, devrimci örgütlerin içinde mücadele eden militan kadınlar, Kürt hareketinde mücadele eden kadınlar ve kadın örgütlerinde mücadele eden kadınlar  var.

Mine Balman: Filmde bir transkadın da darbe deneyimlerini anlatıyor.
A.Ayben Altunç:
   Evet. Demet Demir  o dönem cezaevine erkek olarak giren bir arkadaşımızdır. O dönem İlerici Liseliler Derneği üyesiydi. Ancak cezaevinde cinsel kimliğinden ötürü örgütten atıldı. Demet dirayetli bir arkadaşımızdır ve hala mücadelenin içindedir. Hem bir siyasi partide hem de LGBTI örgütünde mücadelesinde devam etmektedir. ÖDP kurulduğunda ilk LGBTI parti meclis üyesiydi. Belediye başkanı adayı oldu.

Aslı Murat: 1980 darbesinde “1402’lik olanlar” dediniz. “1402’lik olanlar”ne demektir açıklayabilir misiniz?
A.Ayben Altunç:  
12 Eylül gelince, 1402 diye bir yasa çıkarıldı. Bu yasa devlet memurlarına, öğretmenlere, üniversite hocalarına kısıtlama getiren bir yasaydı. Daha önce solcu geçmişi olan kişileri devlet görevinden atmaya başladılar.
Bülent Yarbaşı: “Sakıncalı”diye bir tabir var. Memurlar bir şekilde devlet tarafından korunuyorlardı. Bu yasa geçirilince, memurlar devlet korumasından çıkmıştır. Yani devletin “sakıncalı” gördüğü memurların devletle olan ilişkisini kestiler.


“Örgütlerde kadın olmak”

Aslı Murat: 1980 öncesinde kadınların örgüt içindeki yerinden bahsedecek olursanız neler diyebilirsiniz?
A.Ayben Altunç: 
Filmdeki çok kısa yer alan “örgütlerde kadın olmak” kısmı bile, bazı erkek arkadaşları rahatsız etti. Örgütler eleştiriye kapalı. Filmde Ümide Aysu arkadaş anlatıyor; kadın meselesini konuşup, kadınları masaya bile almayıp, “sen bir çay demle, bir de Zülfü koy da dinleyelim, kapıyı da kapat” diyenler varmış. Ama bazı örgütlerde de durum farklıymış. İşte İKD varmış ama genelde kadınlar, tali görevlerde bulunmuş. İşte ne yapmışlar. Silah temizlemişler, bir yere silah gidecekse onu taşımışlar ama onu kullanan el olmamışlar. Aynı dönemde örneğin Kürt hareketinin içinde dağda da kadınlar var.  Ama genele yayıldığında o kadınlar, daha alt kademelerde, işte yazı yazmak, ya da yazılan şeyleri daktiloya çekmek, mahalle çalışması yapmak gibi görevlerde bulunmuşlar.

Aslı Murat: Film için röportajlar yaparken sağ içerisinde örgütlü bir kadın hikâyesine rastladınız mı?
Bülent Yarbaşı:
Hayır. Sağcılar yapı gereği, kadınları zaten ikinci plana atan bir kesimdir. Örgütlülük anlamında hiç yoktular. Mesela bir arkadaşın çok enteresan bir lafı vardır. “Biz üniversitede karşıdan gelen gruba bakardık. Eğer aralarından kadın varsa, bunlar bizden derdik, giderdik. Yoksa sırf erkeklerden oluşuyorsa yönümüzü değiştirirdik”. Bu kadar net. İdeolojik anlamda vardır ama sokakta, pratikte göremezsin.

“Hala biraz 12 Eylül şartlarında yaşıyoruz.”

Aslı Murat: Aslında bu filmle sizler Türkiye’de bugüne kadar yaşanan süreci de ortaya çıkarmaya çalıştınız diyebilir miyiz? 1980 darbesi ile yüzleşmek mümkün oldu mu?
A.Ayben Altunç:  
Hayır yüzleşme olmadı. Biz hala 12 Eylül anayasasıyla idare ediliyoruz. YÖK 12 Eylül’ün hediyesidir. Öğrencilerin özgür üniversite ortamları ortadan kalkmıştır. Memur yasasındaki bir takım uygulamalar devam etmektedir. Örgütlenme özgürlüğü kısıtlanmıştır. Hala biraz 12 Eylül şartlarında yaşıyoruz. Diğer yandan bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu Kürt savaşının temelleri de 80’de atılmıştı. Diyarbakır cezaevi en ağır işkencelerin yapıldığı yerdi. Yine Kürt hareketi olurdu, ama onun şiddet içeren işkenceleri sonrasında PKK daha etkin bir hale büründü.
Bülent Yarbaşı: Yüzleşme anlamında göstermelik mahkeme yapıldı. 90 yaşlarındaki darbeci Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya sözde yargılandılar. Geç kalınmış, göstermelik, yarım yamalak bir mahkeme idi.
A.Ayben Altunç:  Cumartesi anneleri kayıpları için kesintisiz, 551 haftadır oturma eylemini sürdürüyorlar. Resimlerle oturuluyor ve her Cumartesi bir kayıbın hikâyesi anlatılıyor. Bizim filmde Elmas Eren var. Elmas Teyze hâlâ oğlunun (Hayrettin Eren ) bir kemiğini arıyor. Veysel Güney devletin astığı bir insan. Devlet kendi astığı insanı kaybetmiş. Şu anda mezarı yok. Kayıp meselesi, 12 Eylül hikayesinin en trajik kısmı. Çünkü insanların başına gidip ağlayacakları bir mezarları yok. Mesela belgeselde Ayşegül Devecioğlu şöyle bir cümle kurmuştu “Behçet’in mezarı var. Bana bir şey ifade etmiyor. Ama o mezar olmasaydı, ben o mezarı isteyecektim”.

“İşkencenin adını bile telaffuz etmek istemiyorlar.”

Mine Balman: Filmde dikkatimi çeken bir nokta var. Kadınlar o dönemde yaşadıkları deneyimleri ben dili ile aktardılar. Ama yaşanan işkenceleri kendilerine değil de sanki üçüncü bir kişiye yapılırmış, sanki kendisi sadece şahit olmuş gibi anlattılar.  Hayatlarını devam ettirebilmek için işkenceleri kendi üzerlerine giymemiş, yokmuş  gibi varsaymışlar. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
A.Ayben Altunç:
Benim de dikkatimi çeken ve senin iyi yakaladığın şey şu: mesela filmde anlatırken “iş…” diyorlar yani işkence kelimesi bile dillendirilemiyor. “O şey bana yapıldığında” diye anlatıyorlar. Yani böyle bir şey var.  Adını bile telaffuz etmek istemiyorlar. “Ben” diye başlıyor, “kadınların eteği başına ters çevrilirdi” diyor. Yani başladığı cümleyi kendinden uzaklaştırıyor.

Mine Balman: Ben örgütlerin 1980 sonrası, yapması gereken şeylerden birisinin de, işkence ile yüzleşmeyi sağlamak olduğunu düşünüyorum.
A.Ayben Altunç: 
Aslında insanlar başlarına ne geleceğini çok da bilmeyerek o cezaevlerine düşüyorlar. “Biz her şeye hazırlıklıydık” diyen var. Ama o da tırnak içinde. Çünkü şöyle bir şey var. 12 Mart’ta yapılan darbeyle, işkenceyle 12 Eylül arasında çok büyük fark var. 1 Mayıs marşını besteleyen Sarper Özsan, “Ben 12 Mart döneminde cezaevinde kaldım, sonra 12 Eylül’de de alındım, bırakıldım” dedi. “Sonra arkadaşların hikâyelerini dinledim, ben Hilton Oteli’nde kalmışım” dedi.  Arada çok ciddi fark var. Devlet de bu süre zarfında Amerika’nın kurduğu özel işkence okullarında teknikleri ilerletmiş. Mesela Esat Oktay Yıldıran, Diyarbakır’a, Kıbrıs Harekatı’ndan gelmiş biri. Rum kanı içmekle gurur duyan bir adam! Bu önemli bir ayrıntı. Yani onların hiçbiri sıradan asker, sıradan cezaevi müdürü değil. Mamak’ta başarıya ulaşan (!) kadroyu Metris’ e getiriyorlar.  12 Eylül döneminde sistematik işkence vardı. Ama 12 Mart dönemindeki bu kadar sistematik değildi. Bu işkencelerle başa çıkmak da kolay değil.
Bülent Yarbaşı: O dönemde School of the Americas diye 1946 yılında kurulup 1984 yılında Panama'dan Amerika'ya aktarılan bir okul varmış. Amacının soğuk savaş döneminde anti-komünist mücadele için eleman ve diktatör yetiştirmek olduğu konusunda iddialar var.

“Kadınların işkenceleri tam anlatamamalarının sebebi, hem yüzleşememek hem de arkadan gelecek kuşağı da biraz korumak”
 

Mine Balman: Örgütlerin, kişileri yaşadıkları politik işkence ile baş başa bırakmamaları gerektiği konusunda ne söyleyebilirsiniz?
A.Ayben Altunç:
  Aslında çok da baş başa bırakılmamışlar. Mesela  İnsan Hakları Vakfı’nın kuruluşuyla, orada terapiler başlamış. Büyük ihtimal kadınların işkenceleri tam anlatamamalarının sebebi, hem yüzleşememek hem de arkadan gelecek kuşağı da biraz korumak. Şöyle tasvir edebiliriz; etrafında bir sis var. Yani sen bir yola giriyorsun, genç bir devrimcisin. O yolda yürüyorsun. Başına ne geleceğini iyi kötü biliyorsun. Bildiğini zannediyorsun. Ama bilmiyorsun aslında. Filmde Özlem Eren Türkmen, aslında o kapıdan girdiğinde, “Okuduklarımı yaşamaya başladım” diyor. Yaşamak başka bişey.

Mine Balman: Terapilerin yapılması güzel ancak terapiler bireyseldir. İlk adım belki bireysel terapidir. Sonraki adım belki diğer işkence görenlerle grup terapisidir. Ama mutlaka bu aşamalardan sonra işkencenin toplumla paylaşılması gerekir. Gelecek nesilleri korumak bence bu insanlık dışı uygulamaların deşifre edilmesiyle olur. Oradaki işkence politiktir.
A.Ayben Altunç:
  Mesela  Cemile Çakır diyor ki “Amerika’ya gittim. Amerika’da bir arkadaşım dedi ki, burada psikiyatristler ücretsiz, bir konuş falan. Ben kendimde böyle bir ihtiyaç hissetmedim açıkçası. Gittim, kadın hayatında böyle bir şey duymamış.  Onlarda Vietnam sonrası post travmatik stres bozukluğu var. Meğerse biz de bunu yaşamışız. 1980 sonrası bizde de bu varmış. Ben anlattıkça kadının gözleri fal taşı gibi açıldı. Sonra bana yaşadıklarımı kiminle paylaştığımı sordu. Yakınlarınla paylaşabildin mi diye sordu. Yok dedim. Onları üzmemek için anlatmadım. Ailem benim ne yaşadığımı kesinlikle bilmez” dedim. Böyle de bir noktası var bu işin.

Aslı Murat: Filmde anlatıcı kadınlardan birisi “Dayağa karşı mücadele” başladığında bir kadının kocasının kafasını tuvaletin içine soktuğunu ve o kadının bunu 80 darbesi döneminde yaşadığı polis işkencesi ile eşit gördüğü şeklinde değerlendirdiğini aktardı. Burdan yola çıkarak kadınların o dönemde militarizmi ve şiddeti eril, cinsiyetçi ve militer bir şey olarak deneyimlediğini söyleyebilir miyiz?
A.Ayben Altunç: 
  Militarizmin dilinin eril olduğu gibi darbenin de dili erildi. Aslında darbenin her şeyi erkekti. Toplum ataerkil olunca, kadına bakış da ataerkil ve “militaristtir”. Cezaevlerinde önce kadınların kadınlığına ve cinselliğine saldırdılar. Tuvalete kafasını sokma hikayesine gelirsek; kadına aynı aşağılamayı polis de yapıyor, ailesinde en yakını olan babası, abisi, erkek kardeşi, kocası ve hatta bazen kendi doğurduğu çocuğu da yapıyor. Çünkü bu erkekler ataerkil düzen içerisinde yetiştiriliyorlar. Bu noktada annelerde de hata vardır. Kadınlar çocuğunu büyütürken oynaması için kız çocuğuna bebek, erkek çocuğuna silah veriyorlar.

Mine Balman: Kadınların örgütlü mücadele içindeki yerlerini 80 darbesi öncesi  ile günümüz arasında kıyaslarsanız neler diyebilirsiniz?
A.Ayben Altunç:
   Kadınların örgütler içersindeki yerleri şimdi çok daha iyidir. Partilerde artık kota sistemi var. Kürt kadınlar çok başarılılar. Eş başkanlık sistemi ile eşit  temsiliyet hakkı kazandılar. Kadınlar kendi örgütlenmelerinde çok daha ileri gittiler. Örneğin 1980 öncesi kadın örgütlerinde feminist bir bilinç yoktu. Özellikle belli örgütlerde bir devrim olacak o devrimin sonunda kadınlar  da haklarını kazanacaklar diye düşünüyorlardı. Kadınlar erkeklerin cezaevinde olduğu süreçte feminist okumalar yaparak, kendi hikayelerini dinleyerek bir basamağı çok hızlı atladılar. Belki de Avrupalı bir kadının 20 senede geleceği yere Türkiye’deki kadınlar 4-5 senede geldiler.

Aslı Murat: Peki sonraki nesiller... Darbe dönemini yaşayan kadınların var olan ya da sonradan doğan çocukları, onların üzerindeki etkiler filme çok fazla yansımadı. Sizin bir izleniminiz var mı?
A.Ayben Altunç: 
Koç Üniversitesi’nde bir kadın arkadaş araştırma yapmış ve bizim filmdeki Özlem Eren Türkmen’le de röportaj yapmak istemiş. Özlem de “Ben cezaevine 16 yaşında girdim, şu yaşta çıktım. O zaman çocuğum yoktu.” demiş. O iş öyle değil demiş araştırmacı, “Çocuk sonradan doğmuş olsa bile sizin taşıdığınız izler onu etkiliyor”. Gerçekten etkiliyor. Mesela Özlem’in kızı geldi filme, ağlaya ağlaya izledi. Kendi çocuklarını, yeğenlerini çağırdı kadınlar, gerçek bir yüzleşme yaşanmadığı için bu hikayelerin üstü örtülmüş ve kimse bunları hatırlayıp konuşmak istememiş. Filmin içindeki kadınlardan biri, kendi oğlu gelip onu çeksin ki taşlar tam yerine otursun istedi. Çünkü çocuklar da  “Siz bunları yaptınız da ne oldu? Bir şey kazanamadınız biz ardından mutsuz olduk” diyorlarmış ama işin ilginç yanı şimdi o çocuklar da annelerinin – babalarının yolundan yürüyorlar.  Çocukluk döneminde bir reddetme olsa da aslında o yolda devam ediyorlar.
Bülent Yarbaşı: Koruma içgüdüsüyle hareket etmişler ama sonuçta hayat bir şekilde devam ediyor. O gençler kendi hayatlarını yaşıyorlar. Onlar da bir takım şeylerle karşılaşıyorlar. Gezi’de ortaya çıkan şeyi insanlar anlamadılar. Gezi’yi yapan gençlerdi. Biz onlara hep apolitik, bilgisayar çocukları olarak bakıyorduk. Arkadaşı ile bile bilgisayar üzerinden iletişim kuran gençlerden bir şey olmaz diye düşünüyorduk. Bizi çok şaşırttılar. Sadece zamanın gelmesi gerekiyormuş. Zamanı Gezi’de geldi.

Aslı Murat: 80 darbesinin sonrasında kadınlar açısından mücadele ne duruma gelmişti?
A.Ayben Altunç: 
  O dönem, kadınlar erkeklerden önce cezaevlerinden çıktılar. Cezaevinden çıktıktan sonra kendi aralarında ne yaşandı, ne oldu, ne bitti konuşmaya başladılar. Bizim özel alan konuşmaları dediğimiz konuşmalar evlerde yapıldıkça hepsinin aynı sıkıntıyı çektiği ortaya çıkıyor. Hepsi de örgütler içerisindeki erkek egemenliğinden şikayetçiydiler ama o mücadele içinde kimse bunları dile getirmemişti. Filmde de anlatıldığı gibi bir hakimin “kadının karnından sıpa sırtından sopa eksik olmaz” kararı ile kadınlar örgütlenmeye başladılar. 12 Eylül sonrası sokağa çıkabilen bir insan hakları hareketi, bir de kadın hareketi vardı. Cezaevlerinde devam eden ölüm oruçları ile ilgili ve idam cezasına karşı bir iki gösteri yapılacakken polis engellemişti. “Dayağa karşı yürüyüş”ün bir özelliği var. Darbe sonrası gerçekleşen ilk geniş katılımlı mitingdi.

“Kadınlar karma örgütlerin içine girdiklerinde kadın kimliklerini “kaybediyorlar””
Aslı Murat: Anti-demokratik uygulamalar ve insan hakları ihlalleri Türkiye’nin gündeminde hala varolan şeylerdir. Feminist mücadele mi genel anlamda yoksa sol mücadele mi daha cesur ve radikal bir duruş sergiliyor?
A.Ayben Altunç:  
Feminist mücadele kadın alanında sağlam bir duruş ortaya koyuyor.Özellikle “kadın cinayetleri politiktir” söylemi ile mücadele veriyorlar. Radikal ve takdir edilecek işler yapıyorlar. Ancak aynı insanlar karma örgütlerin içine girdiklerinde kadın kimliklerini “kaybediyorlar” ve yine erkek egemen bir siyasetin içinde oluyorlar. Bir de şu anda politik durum o kadar karışık ki politik durumun içinde başarı kazanıyor olmak da muğlak bir şey. 2013’te Gezi Parkı sürecini de yaşadık. Arkasından 7 Haziran seçimi yapıldı. Seçimin sonucu başarılıydı ve Türkiye ilk kez yapısal anlamda bu kadar güzel bir meclise sahip olacaktı. Ancak o meclis işletilmedi. Sol örgütlerin bu konuda “hataları” olabilir. Çünkü seçimin sonuçları için ne feministler ne de sol örgütler sokaklara dökülüp “biz kendi oyumuza ve irademize sahip çıkıyoruz” demediler.

“Umutlu olmazsak kaybederiz”

Mine Balman: Son olarak neler söylemek istersiniz?
A.Ayben Altunç: 
Umut hep var. Umut olmazsa zaten hiçbir şey yapamazdık. Yine Gezi’den bir örnek  vereyim. Gidiyorduk gazları yiyorduk, gençler dövüşüyordu. Biz onlara destek olmak için gidiyorduk. Perişan oluyorsun, yoruluyorsun, sinirin bozuluyor. Ama vapura geliyorsun, bir vapur dolusu insan o alandan geliyor ve nöbet değişimi yapıyorlar. Yeni ekiple malzemelerimizi takas edip, onları sloganlarla yolluyorduk. Bugün umutsuz bir süreç yaşıyoruz ama bir laf vardır “gecenin en karanlık anı, şafağa en yakın andır”. Ben de ona inanıyorum.  Şimdi çok karanlık bir dönemden geçiyoruz ama umutlu olmak zorundayız. Çünkü umutlu olmazsak kaybederiz. Aslında biz kazanmayı isteyen insanlarız. Bizim filmdeki kadınlar da öyle. Neler geçmedi ki. Bu da geçecek ve barış da gelecek. Daha demokratik bir ülkede, biz yaşamasak da bizim çocuklarımız torunlarımız yaşayacak diye ümit etmek zorundayız.
Bülent Yarbaşı: Şöyle bir şey var. Mesela Leman Teyze’yi (Leman Fırtına) geçen sene kaybettik. Leman Teyze böyle bölünmüşlüklere, farklı örgütler farklı gruplar içinde ayrışmaya çok kızıyordu. Vasiyeti de odur. “Bir araya gelin, birleşin, yoksa hakkımı size helal etmem” diyordu. Gezi öncesinde biz onunla röportaj yaptık. “Durun bakalım siz daha neler  göreceksiniz” dedi. Biz Gezi’yi gördük. Yani Gezi Türkiye’de bir milat oldu. İnsanların kafasında birtakım şeyler değişti. Gezi’den önceki 1 Mayıs’ta inanılmaz mücadele ettik sırf Taksim’e çıkabilmek için ve beceremedik. Bundan tam 1 ay sonra – 1 Haziran’da- Gezi Parkı’nda inanılmaz bir şenlik havası vardı. Çıkamazsınız, yapamazsınız dediklere yere geldik, oturduk. Çadırlar kuruldu. O çok güçlü olan Polis de geri çekilmek zorunda kaldı. Farklılıklarını koruyarak gruplar bir araya gelmeli. Bu çok önemli.

Kaynak: “EYLÜL’ÜN KADIN YÜZLERİ”

8. Şub, 2015

Avukat Aslı Murat, Yunanistan’daki SYRİZA zaferi ışığında Kuzey Kıbrıs siyasetini yorumladı

 

• YENİDÜZEN :'SYRIZA benzeri bir ittifak Kıbrıs’ın kuzeyinde neden mümkün olamıyor? Sol niye işbirliği yapamıyor?
• Aslı MURAT:
Günümüzde Sol politikanın önünde, mücadele etmesi gereken zor koşullar mevcuttur. İki kutup üzerinden şekillenen bir algıya nazaran daha sinsi ilerleyen neo-liberal politikalar, toplumları eşitsiz bir düzene ikna etmekte başarılı oluyor. Tabi ki bıçağın kemiğe dayanması neticesinde volkan patlamaları yaşanıyor. Bu aşamada ortaya çıkan direnişlerin, başarılı bir şekilde yönetimde yer bulabilmesi için, güçlü bir muhalif birikimin varlığı gerekiyor. O yüzden SYRIZA üzerine değerlendirme yaparken, Yunanistan’ın derinlere sinmiş Sol siyasi geçmişini de göz önünde tutmak elzemdir. Seçim sürecinde ve sonrasında dile getirilen hususlar dikkatli bir şekilde incelendiği zaman, toplumun 7’den 77’ye kadar olan büyük bir kesiminin, sistemin temelini oluşturan faşist ve neo-liberal uygulamalara karşı tek bedende birleşebildiklerini görüyoruz. Kıbrıs bu anlamda, yıllarca milliyetçilik – militarizm havası solumuş, geçmişteki Sol hareketi tam anlamıyla benimsememiş, zaman içerisinde birçok noktada var olan değerlerini de kaybetmiştir. Bu noktada bir tarafta kitleselleşme aracılığıyla büyüme ve iktidarı eline geçirme derdinde olan siyasi partiler, diğer tarafta ise yönetime gelmeyi “bir kukla olmaktan öte görmeyen” ve “kendi kabuklarını kırmayı başaramayan siyasi oluşumlardan” bahsetmek mümkündür. Hâl böyle olunca Solda oluşabilecek güçlü bir ittifaktan bahsetmek mümkün değildir. Özellikle kemik oylarını belli bir oranda arttıran Sol partilerin “kitleselleşme fantezileri”, Sol değerler temelinde kurulacak Federal Kıbrıs’a ulaşma amacından sapmalarına neden olmuştur. Yani amaç – araç mevhumları birbirine karışmıştır. Kısacası amaç, her ne koşulda olursa olsun iktidara gelmektir. İktidara geldikten sonra gerçekleştirilen icraatlara bakılırsa, özellikle bir kesim tarafından dönüşümün hedeflenmediği anlaşılmaktadır.

“Kıbrıs’ta Cem Evi yapılmamış olması Sol’un ayıbıdır”

Solun Kıbrıs’ta yaşayan azınlık ve göçmenlerin sorunlarına dair yıllarca kayıtsız kalması bir gerçektir. Gerek azınlıkların gerek göçmenlerin aidiyet kurdukları kimlikler üzerinden kendilerini gerçekleştirmelerine zemin hazırlanmamıştır. AKP Hükümeti’nin adaya enjekte ettiği muhafazakâr politikalar ile Müslüman - Sünni inancın gerekliliklerinin (cami – külliye- kur’an kursları) yerine getirilmesi, göçmenlerin yaşadığı sorunları ortadan kaldırmaz. Kıbrıs’taki birçok göçmenin Alevi olduğu göz önüne alındığı zaman, Cem Evi yapılmamış olması yine Kıbrıs’taki Solda konumlanan kesimlerin bir ayıbıdır. Kabul etmemiz gereken bir gerçek vardır ki; Anadolu’dan adamıza göç eden kimselere, bugüne değin Sağ cenah hitap edebilmiştir. Bunu milliyetçiliğin sağladığı koşullar üzerinden inşa etmişlerdir. “Vatan – millet – bayrak” politikaları, bu anlamda kullanılan en önemli araçtır. Ama bu beraberinde farklılıklara saygıyı ortadan kaldıran ve sömürüyü meşrulaştıran bir alandır. Sol, egemen sistemi değiştirebilmek için, imkânsızlıkları hayal etmek ve bu yönde strateji geliştirmek zorundadır. Yapılması gereken milliyetçilerin yöntemleri gibi seçim gezilerinde bayraklardan masa ve kürsü örtüleri kullanmak değildir.

“… Sol reçete…”

Birçok ülkede olduğu gibi Kıbrıs’ın kuzeyinde de göçmenler; işçi olmakla birlikte, maddi sıkıntılar ile boğuşmakta olan kimselerdir. Hayata geçirilmesi gereken; emek sömürüsünü ortadan kaldıran, özel sektörde sendikalaşmayı ilke edinen, neo-liberal politikalar neticesinde kurumların özelleştirilmesini ve işsizliğin oluşmasını engelleyici adımlar atan, adayı yurt bilmiş kişilerin dertlerini iyileştirmeye dönük yol haritaları geliştiren bir Sol reçetedir. Azınlık ve göçmenlerle dayanışma içinde olup, insan haklarına yaraşır bir hayat yaşanmaları için ilkeli duruş sergilenmelidir. Yani bahsi geçen kesimleri oy deposu olarak algılamaktan vazgeçmeliyiz. Bunu zaten Sağ kesim yapıyor. Yunanistan’daki seçim sonuçlarına göre azınlık ve göçmenlerin oylarının büyük bir kısmının SYRIZA’da toplanmış olması bir tesadüf değildir.

“Bir bakıma zaman zaman ayaklanıyor gibi görünsek de, temsil ettiğimiz kesimlerin hakları az da olsa sağlandığı oranda sesimizi kesip, eylemlerimize anında son verebiliyoruz.”

SYRIZA örneğinde de görüleceği üzere katı ve tek düze yapılanmalar ile ne idüğü belirsiz politik konumlanışlar hiçbir anlam ifade etmemektedir. Önemli olan “yenilenme – direnme”, diğer bir ifade ile dönüşüm pratiğinin hangi değerler üzerinden inşa edilebileceğine karar vermektir. Tabi ki bu noktada halk içerisinde var olan örgütlere önemli bir görev düşmektedir. Ne kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden ve özerkliği elde etmenin önündeki dayatmalar karşısında alternatif çözüm üretmeyip, salt reddetmeye yönelen örgütler ne de siyasi duruşu tavşan b*kunu anımsatan siyasi partiler sistemi dönüştürebilecektir. Şu anda az önce tanımlamaya çalıştığım skala içerisinde yer alan her türlü oluşum, Yunanistan’daki Sol ittifakın başarısını sahiplenmektedir. Fakat iki kesimin de kendi özeleştirisini yapması gerekmektedir.

Denizdeki kumun tükendiğinin ve kaybedilecek tek şeyin zincirler olduğunun netleşmesi sonucunda rüyadan uyanılabilir. Maaşların önemli bir ölçüde düşmesi, KTHY’nin yok edilmesi sonucunda yaşanan travma, TC ile aramızdaki maddi ve yönetsel bağımlılığı arttıracak olan su taşıma projesi, Elektirik dâhil birçok kurumun özelleştirilmesine dair yürütülen çalışmalar gibi neo-liberal uygulamalar mevcuttur. Sanırım bu sorunları hasıraltı etme noktasında çok başarılıyız. Bir bakıma zaman zaman ayaklanıyor gibi görünsek de, temsil ettiğimiz kesimlerin hakları az da olsa sağlandığı oranda sesimizi kesip, eylemlerimize anında son verebiliyoruz. Hâlbuki her hafta eylem kararı alan gruplar, tablonun tamamı üzerindeki yerlerinin sadece bir nokta olduğunu ve diğer noktalar ile bir araya gelinirse yap-bozun parçalarının tamamlanabileceğini düşünmelidir. Büyük toplumsal değişimlerin yaşanması için gerekli olan da budur. Kısacası atılması gereken ilk adım, rahat sanılan ama her geçen gün altındaki çivilerin ortaya çıktığı koltuklardan kalkmaktır.

“Neo-liberal politikaların yaşattığı maddi tahribattan etkilenecek ilk kesim dar gelirli insanlardır…”

Bu noktada özellikle Solda örgütlü her kesim, dayatılmakta olan neo-liberal uygulamalar yerine hayata geçirilebilecek alternatif ekonomik ve sosyal politikaların ne olabileceğine dair kafa yormalıdır. Bunu yaparken iktidarın büyük ortağı CTP’nin içindeki muhalif kesimin tablo dışında bırakılmaması gerektiğini düşünüyorum. Partinin tamamını kastetmediğimi de bir kere daha vurgulamak isterim. Bu noktada kendini CTP’li olarak tanımlayan ama mevcut yönetimden memnun olmayan kesimlerin de, dışardaki yapıcı Sol muhalefet ile daha yakın temas kurması önemlidir. Ki birçok noktada, Meclis’teki bazı vekillerin, toplum içerisindeki Sol muhalefete nefes aldıran çalışmaları olduğunu görmek sevindiricidir. Tabi ki bunun geniş kesimler tarafından sahiplenilmesi ve daha ileriye taşınması gerekmektedir.

Dünya’nın pek çok noktasında olduğu gibi, neo-liberal politikaların yaşattığı maddi tahribattan etkilenecek ilk kesim dar gelirli insanlardır. Bu noktada sosyalist değerleri geçiyorum, en azından liberal anlamda sosyal devlet anlayışını benimseyen bir devlet maddi yardım - sağlık – eğitim – ulaşım ve vergilendirme noktalarında çözüm önerileri geliştirilmelidir. Devletin özellikle zenginler söz konusu olduğunda vergi alanında üç maymunu oynaması kabul edilebilir değildir. Özel sektördeki sendikalaşmanın sağlanabilmesi sonucunda çalışanların hayatlarının patronların iki dudağı arasında olmaktan kurtarılması, gençlerin ülkelerinde gelecek kurabilmeleri için gerekli yardımların sağlanması gibi çalışmalar ile işsizliğin önüne geçilebilecektir. Buna ek olarak vicdani ret hakkının tanınması, militarist - milliyetçi eğitim sistemine dayanan müfredatın değiştirilmesi,  tank – tüfek kullanarak savaş propagandası yapılan törenlerin sona erdirilmesi, Kıbrıs’ın kuzeyindeki seks köleliğini meşrulaştıran gece kulüplerine yönelik acil eylem planı yapılması, mültecilik statüsünün yasal dayanağa kavuşturulması gibi adımların, Sol mücadele için mihenk taşları olduğunu söylemek mümkün. SYRIZA seçim sonrası ilk icraatları arasında müfredat değişikliğine yer vermiştir.

• YENİDÜZEN: SYRİZA örneğinde görme özürlü bir bakan dikkat çekti. Ülkemizde engelliler ya da pozitif ayrımcılığa ihtiyaç duyan kesimlerin temsiliyeti niçin sağlanmıyor?
• Aslı MURAT:
Siyasette temsilin bir adalet meselesi olduğunu düşünüyorum. Siyasi temsil ve ülke yönetimi konusunda, özne olabilme koşulları anlamında, dezavantajlı gruplar arasında engelliler, kadınlar, azınlıklar ve göçmenler sayılabilir. Genel siyasi örgütlenişte bu gibi gruplar yok sayılmaktadır. Zaman içinde ve özellikle son dönemlerde siyasi gündemimize giren feminizm, ekolojik mücadele, engelli hakları, anti-faşizm gibi hususlar konusunda ortaklaşabilme imkânı elde edilmiştir.  Bunun temel nedeni, bahsi geçen politik alanların, iktidarı dönüştürmeye dönük ürettikleri radikal çözümlerde, müşterek zeminde bir araya gelebilme becerisine haiz olmalarıdır. Fakat bu birliktelikler seçim süreçlerinde devam edememektedir. Kıbrıs’ta politika uzun yıllar boyunca siyasi partilerinin tek eline bırakılmış durumdaydı. Onların dışında yer alan sivil toplum örgütleri ve sendikalar gibi oluşumlar da birçok noktada bahsi geçen partiler ile bağlantı içerisinde hareket etmekteydi. Ama Sol partilerin iktidara gelmesi ve onlara bağlanan umutların bir türlü hayat bulmaması neticesinde, kendi içlerinde bir muhalif duruş sergilemeye başladılar. Bir partinin az önce bahsettiğim alanlarda politika üretmesi mümkün olmadığı noktada da, o grupların siyasi temsilinin önüne engel çıkarılır. Özellikle feminizmin iktidarı sorunsallaştırması, statik sisteme entegre olan yapıları rahatsız eder, korkutur.

Siyasette temsil konusuna dair taşıdığım kaygılardan bir tanesi de “vitrine” oynamak, görüntüyü kurtarmaya çalışmaktır. Bu güne değin aday listelerinde yapılanın o olduğunu düşünmekteyim. Mesela ataerkil sisteme eklemlenen “Sol” yaklaşım için mesele, “kadının temsili” değil “temsilî kadın” politikasıdır. Yani bu yaklaşımın derdi, kadınları çağdaşlığın ya da Solda durmanın bir gereği olarak vitrinlerine çıkarmak ve belki bilerek, belki bilmeyerek, bu yolla kadının siyasette hakiki temsiline ilişkin sorunları perdelemektir. Oysa feminist Sol yaklaşıma göre kadın siyasette hakiki bir temsil olanağına sahip kılınmalı ve bu olanağın önündeki engeller tespit edilmeli, tartışılmalı, en kısa sürede ortadan kaldırılmalıdır. Aksi hâlde Solun, günümüzde biyolojik anlamda kadın olanlara milletvekili, bakan, başbakan hatta cumhurbaşkanı olma “şansı tanıyan” muhafazakâr Sağdan ciddi bir farkı olduğunu söylemek mümkün olmaz. Siyasette temsil edilme kavramı, temsil edilen değerlerin hayat bulması ile anlamlıdır. Kısacası iktidar kalıplarının yıkılıp, dönüşüme uğratıldığı oranda temsilde adaletin gerçekleşebileceğine inanıyorum.

Kaynak: “Ayaklanır gibi görünüyor, az bir hakla susuyoruz”

25. Eyl, 2014

Gece kulüplerindeki 'insani şartlarla' ilgili araştırma yaptınız mı?

Ülkeye getirilen kadınlar, yıllardır bahsedildiği üzere seyahat belgeleri ellerinden alınarak borçlandırılıyorlar. Öncelikle bu noktada bile, kölelik koşulları ortaya çıkmaya başlıyor. Seyahat belgesi elinde olmayan bir birey, dilediği zaman yurtdışına çıkamaz. Devlet bu anlamda belirtilen evraklara el koymakla, bireyleri seyahat özgürlüğünden mahrum bırakıyor. İkinci nokta, gece kulübü sahipleri aksini iddia etse de, kadınların Kıbrıs’ta bulundukları süre zarfında attıkları her adım (ülkeye geliş – çalışma izni - kıyafet – yiyecek – sağlık – yatacak yer masrafları), ilerde kazanacakları söylenen para üzerinden karşılanıyor. Sonuç olarak ülkelerine döneceklerinde kadınlar ya komik bir miktarla ya da hiçbir şekilde kendilerine ödeme yapılmadan adadan ayrılmak zorunda kalıyorlar. Buna ek olarak kamuoyuna yansıyan birçok olaydan da anlaşılacağı üzere, kadınlar fiziksel şiddete maruz kalıyor. Biz yaptığımız birtakım görüşmeler neticesinde cinsel, ekonomik ve psikolojik şiddetin de var olduğunu gözlemledik. Hatta geçtiğimiz hafta meydana geldiği gibi, birçok sefer failler devletin kolluk görevlileri oluyor (asker veya polis teşkilatına mensup bireyler). Önceden bu alanda çalışan bir kadın, kendisi ile yapılan röportajda, bir polis mensubunun çeşitli aralıklarla, zaman farketmeksizin kendisi ile birlikte olmak için gece kulübüne geldiğini ve mekân sahiplerinin de polis olması sebebiyle karşı çıkamadıklarını söylemişti. Ayrıca kadınlara yönelik gerçekleştirilen sağlık ve polis kontrolleri esnasında yanlarında çalıştıkları gece kulüplerinin görevlileri bulunuyor. Bu koşullarda bir kadının hak mağduriyetlerini polis ya da doktorlarla paylaşması pek de mümkün görünmüyor. İnternet siteleri aracılığıyla yapılan seks – kumar organizasyonuna dair düzenlenen tur programları da, kadınların aslında 24 saat boyunca çalıştıklarını ortaya koymaktadır. Bu da yaşanan köleliğin diğer bir yönüdür.

Gece kulüplerine yeterli denetim yapılıyor mu?

Geçtiğimiz haftalarda gece kulübünde öldürülen bir seks kölesi ile konu yeniden toplumun gündemine geldi. Hâlbuki Kıbrıs’ın kuzeyindeki seks köleliği, her geçen gün yaşanmaya devam ediyor. Konsomatris yerine seks kölesi tabirini kullanmamdaki temel neden, devlet ve gece kulübü patronlarının üç maymunu oynamasından kaynaklanıyor. Çünkü meseleye, o mekânlarda çalışan kadınların konsomatris oldukları ön kabulü ile yaklaştığınız zaman, seks sektöründeki insan hakları mağduriyetlerini yok saymış oluyorsunuz. Öncelikle yasal ve uygulamadaki koşulların birbiriyle çelişir pozisyonda olduğunu söylemek gerekiyor. Bu anlamda “denetimler ne için ve nasıl yapılıyor?” sorusu akla geliyor. Dünya’nın birçok yerinde olduğu gibi, ülkemizde de insan ticareti yapılmaktadır. Fakat bu güne değin hiçbir kimse bu tip bir suçtan dolayı mahkemeye çıkarılmamıştır. Çünkü şu anda yürürlükte olan Fasıl 154 Ceza Yasası da 7/2000 sayılı Gece Kulüpleri ve Eğlence Yerleri Yasası da içerisinde insan ticaretini, seks köleliğini engelleyecek hiçbir madde barındırmıyor. Devletin kadınları tüm kölelik koşullarına rağmen hâlâ konsomatris olarak tanımlaya devam ettiği sürece yapılan “denetimler” hiçbir anlam ifade etmemektedir. Çünkü bahsi geçen “denetimler” sonucunda münferit birkaç fuhuş davası açılıyor ve sonrasında kadınların yaşadığı mağduriyetlere dair hiçbir adım atılamıyor. Önemli olan insan haklarını tehlikeye atan fiileri cezalandırmak iken, devlet “sahte ahlâk bekçiliği” yapıyor.

Bir gece kulübü sahibi “her şeyin arkasında devletin” olduğunu söyledi. Buna katılır mısınız?

“Her şeyin arkasında devletin” olduğunu söylemek, meseledeki sorumluktan kaçmak olarak yorumlanabilir. Yenidüzen gazetesinde yayınlanmış olan röportaj içerisinde bunu dile getiren gece kulübü patronu, sütten çıkmış ak kaşıt gibi davranarak, mağdur rolünü oynamakta, kurduğu her cümlede kadınları “alınıp – satılan ve üzerinden vergi ödenen mallar” olarak tarif etmektedir. Salt kurulan bu cümleler dahi, insan ticareti – seks köleliğini bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. Hatta bu kişiler, bizlere anayasa hukuku dersi verip, devletin resen vergi gönderemeyeceğini de söylemektedir. Kadınları seks kölesi olarak çalıştıran bir kimsenin ağzından hak – hukuk gibi kavramlarının çıkması da üzerine düşünülmesi gereken diğer bir noktadır. Bu alanda çalışan tüm patronlar gibi, aslında çalışanlarına çok iyi davrandıklarını, her türlü ihtiyaçlarını karşıladıklarını hatta daha da ileri giderek kadınların “kraliçe gibi” yaşadıklarını iddia etmektedir. İşte üç maymunun bir ayağını oluşturan kısım bu noktada ortaya çıkmaktadır. Buna ek olarak gece kulübü sahiplerinin, gitmek isteyen kadınlara engel olmadığını da ifade etmektedir. İleri sürülen bu iddia, kadınların kendi rızaları ile bu işi yapıyorlar safsatasıyla paralel olarak dile getirilmektedir. Kadınların ülkeye girdikleri anda, çalıştıkları yere borçlandırılmaları (ayrıca seyahat belgelerinin olmaması), bu borcun ödenmesine değin her koşulda ülkede kalmak zorunda oldukları anlamına gelir. Mafya bağlantılı ilişkilerin kol gezdiği bu gibi sektörlerde, hiçbir kimse elini kolunu sallayarak kendi ülkesine dönemez. Ki bu ilişkiler Kıbrıs ile sınırlı değildir, kadınların getirildiği ülkelerle bağlantılı bir şekilde yürütülmektedir. Devlet işleyen suçları cezalandırmayarak ve göz yumarak suçun bir faili olabilir ama gece kulübü patronları da payına düşeni almalıdır.

Yeni bir yasa hazırlığı var. Bu yasanın içerisinde neler olmalıdır?

Önceden de söylediğim gibi bu alandaki şu anda yürürlükte olan düzenlemeler Ceza Yasası (Fasıl 154) ile Gece Kulüpleri ve Benzeri Eğlence Yerleri Yasası’dır (7/2000). Bu noktada acil olarak Ceza Yasası’na insan ticareti ve seks köleliğini önleyen ve ortaya çıkması halinde ağır cezalar öngören değişiklikler yapılmalıdır. Buna ek olarak sadece teknik çalışma koşullarını düzenleyen 7/2000 Sayılı yasanın suç ve cezalar kısımlarının, mekânlarda çalışan kişilerin insan hak ve özgürlüklerinin ihlâl edilmesi halinde uygulanacak prensiplere yer verilmesi gerekmektedir. Bir de Devlet’in şu anki iki yüzlülüğünü ortadan kaldırmak için bir yol seçmesi gerekmektedir. Ya fuhuş, hizmet alan ve aracı olanlar için de yasal olacak ki bu noktada çalışanların hakları korunacak maddeler hayata geçirilecek ya da bu suçun ortadan kaldırılması için sözde değil somut sonuç alıcı hareket planı geliştirecektir. Uluslararası insan hakları hukuku belgeleri de devletlere bu alanda görevler yüklemektedir. Bizim hukuk sistemimize dâhil ettiğimiz CEDAW ve İstanbul Sözleşmeleri de bu alanda düzenlemeler içermektedir. Tüm bunlara yönelik 7/2000 sayılı yasanın tadil edilmesi ile ilgili feminist milletvekili Doğuş Derya’nın çalışmaları olduğu bilgimizdedir. Ama söz konusu hazırlıklara, devlet ve hükümet yetkililerinin sahip çıkacağı konusunda büyük şüphelerimiz vardır. Çünkü geçtiğimiz Nisan ayı içerisinde atılacağı söylenen adımların işlevsel bir şekilde hayat bulduğunu söylemek mümkün değildir. Umarız bir seks kölesi daha öldürülmeden gerekli adımlar atılır.

Kaynak: http://www.yeniduzen.com/failler-asker-veya-polis-42703h.htm 

22. Kas, 2013

Mert Özdağ

Feminist Atölye (FEMA) aktivisti Aslı Murat…
Hukukçu…
Hem kadın hem hukukçu hem de feminist bakış açısıyla askerliği yorumladı.
Aslı Murat’ın askerlik yorumunda dikkat çeken tespitler var.
Üstelik bu tespitleri değişik sıfatları ile ortaya koyuyor.
Zira, feminist bakış açısında askerliğin nedenlerini açıklıyor, “kadın” bakış açısıyla yaşanan travmanın toplumdaki yerine işaret ediyor, hukukçu gözüyle de yasal eksikliklere ve vicdani ret konusuna eğiliyor.
Bu bakımdan önemli bir görüş ortaya çıkıyor.
 


Üç “erkek kardeş”; cinsiyetçilik, milliyetçilik ve militarizm

Askerlik hizmeti ve buna bağlı olarak vicdani ret hakkına yönelik yürütülen tartışmalarda, militarizmi temel almak gerekir. Bu sebeple öncelikle militarizm üzerine birtakım saptamalar yapılmalıdır. Bilindiği üzere içerisinde yaşadığımız siyasi arenanın ana öznelerinden en etkin olanı ulus-devletlerdir. Milliyetçilik ideolojisi temelinde inşa edilen milletler, ulus-devletler üzerinden var olmaktadır. Diğer bir ifade ile milletlerin siyasi bir süreç sonucunda kurgulanmış olduklarını söylemek mümkündür. Bu kurgulanış esnasında aidiyet kurulan milli kimlikler, “düşman öteki” üzerinden tanımlanır. Doğal olarak milletin yaşayacağı coğrafyalar da sınır boyları aracılığıyla vatan toprağı haline getirilir. Bahsi geçen “düşman öteki” sınır dışında bırakılır ve içeride kalan toprak parçası ordu kurumu aracılığıyla korunur. Farklılıklar her daim tehdit unsuru olarak görülür ve ötekileştirme normalleştirilir. Sınırlar içerisinde yaşayan insanlar sindirilir ve onlardan her daim itaat etmeleri beklenir.

Milletin inşa edilmesi ve militarizasyon süreçleri içerisinde erkeklik, güç ile birlikte anlamlandırılır ve iktidarın temel taşıyıcısı konumunda yerini alır. Güç ve şiddet kullanarak yok etme kültürü gibi tanımlanan eril değerler vatanı – bayrağı korumak için kutsallaştırılıp, kahramanlık nişanı olarak tanımlanır. Bu aşamada şiddeti sorgulamak erkekliği eleştirmek anlamına gelir ve erkek egemen sistem içerisinde bu pek de mümkün değildir. Çizilen çerçeveden de anlaşılacağı üzere cinsiyetçilik, milliyetçilik ve militarizm kol kola giden, birbirini besleyen ideolojilerdir. “Her Türk asker doğar” lafı, bir bakıma milliyetçilik ve militarizmin ayrılmaz birlikteliğini gözler önüne serer. Bu laf aynı zamanda zorunlu askerliğin sadece erkekler için uygulandığı bizim gibi coğrafyalarda kadınları millet içerisinde yok saymaktadır.

Ataerkil sistemin sorunsallaştırılmaması, orduların sadece “güvenliği sağlamakla” görevli olduğu yanılsamasını ortaya çıkarır. Hâlbuki ordu, erkeklik kurgularının somut bir şekilde üretildiği kurumların başında gelmektedir. “Erkek adam” olmanın gereklilikleri tanımlanmaktadır. Buna göre erkeklik; güçlü, saldırgan, buyurgan, duygusal olmayan, gerektiğinde şiddet uygulayabilen, hiyerarşik itaati sorgulamayan olarak tanımlanmaktadır. Askeri hizmet esnasında bireyler, bu tek tiplik temelinde şekillendirilmektedir. Bu yapı içerisinde “eğitilen” erkekler, edindikleri sıfatları sivil hayatlarında yeniden üretmekte, kısacası her biri kendi ailesinin komutanı halinde gelmektedir. Sisteme hâkim olan hiyerarşik yapı gereği kadınlar, sayılan hususların tam tersi özellikler üzerinden ve ikincil cins olarak tanımlanmaktadır.

Devletlerin militarist yapısının somut şekilde gözlemlenebildiği baskı aracı olan ordular, kurumsal anlamda şiddet uygulamakta ve bu şiddet temelinde üretilen itaat sistemini sorgulayamayacak bireyler yaratmaktadır. Ordu, hiyerarşinin, emir-komuta sisteminin, sorgulanamaz disiplinin ve tek tipleşmenin çıplak anlamda yaşandığı bir kurumdur. Özellikle hiyerarşik düzenin eşitlik, sorgulanamaz disiplin anlayışının ise özgürlük mefhumu ve demokratik sistem ile bağdaşması mümkün değildir. Tüm bu özelliklerin toplumsal cinsiyet kurguları içerisinde şekillendirilen “erkekliğe” ait olması da, cinsiyetlendirilmiş bir yapının varlığını kanıtlar niteliktedir. Doğallaştırılmış toplumsal cinsiyet kurguları gereği ordu içerisinde savaşçı, saldırgan, egemen karakterinden ötürü erkeklik fiilen savaşan olarak inşa edilirken; kadınlık savunmasız, korunmaya muhtaç, narin, duygusal özelliklerden ötürü daha çok “yardımcı işlerde” görev alan olarak kategorileştirilmektedir. Cyntia Enloe gönüllülük esasının kabul edilmesinin ardından, ABD ordusu içerisinde faaliyet gösteren kadınların rütbe alma hakkını elde etmesinin nedeninin de, siyahların hiyerarşik sistem içerisinde üst konuma gelmesinin engellenmesi olduğunu belirtir. Kadınlar genellikle cephe gerisinde bulunmakta, hiyerarşik sistem içerisinde en üst rütbeye kadar çıkamamaktadırlar. Kadınların ordu içerisinde en çok faaliyet gösterdiği alanlar hastabakıcılık, hemşirelik, aşçılık, terzilik, temizlik görevliliği olarak sıralanabilir. Bunun temel sebebi militarizmin kendi içerisinde barındırdığı ve askeri eğitim sırasında erkeklerin içselleştirmesini sağladığı, “kadınlığa ilişkin özelliklere” karşı gözetilen mesafedir. Kadınlık halleri uzak durulması gereken, aşağılanmaya neden olan, her daim “öteki” olarak tanımlanan hususları ifade etmektedir. Fahişeler de askerlerin erkekliklerini besleyen etmenlerden biridir. Kıbrıs’ın kuzeyindeki “gece kulüplerine” ilişkin gerekçe olarak, ülkede bulunan Türk askerinin ve yabancı öğrencilerin varlığı gösterilmektedir. Buna göre ilgili mekânların kapatılması, “dizginlenemez erkek cinselliği” sonucunda tecavüz vakalarının artışına sebebiyet verecektir. Hâlbuki tecavüzün cinsel açlık üzerinden değil, kadın bedeninin fethedilmesi anlayışı üzerinden değerlendirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde ataerkil sistemin militarist yönünün tespit edilebilmesi mümkün olmayacaktır.

Askeri eğitim esnasında erkekliğin kışkırtılması için, askerlere yönelik dile getirilen aşağılama cümleleri, çoğu zaman kadınlık ve eşcinsellik üzerinden ifade edilir. Eğitimler esnasında “ibne”, “homo”, “yumuşak”, “kız gibi koşan”, “ana kuzusu”, “fahişe”, “küçük hanım”, “sen bir kadınsın” gibi ifadeler kullanılmaktadır. Kadınların düzenli olarak orduya alındığı İsrail’de, kadınların bulunduğu bölümün adının baş harflerinden oluşan kelime İbranice’de çekicilik anlamına gelen “Khen”dir ve bu birimin görevlerinden biri ordunun geri kalanının moralini yükseltip, diğer askerlere “göz kulak olmaktır”.

Militarizm kadın bedenini nesneleştirir

Kadın bedeni militer yapı içerisinde erkeğin mülkü, koruması / işgal etmesi gereken sınırları belirlenmiş bir “vatan toprağı” şeklinde tasavvur edilmektedir. Sınır çizgileri iktidarın egemenliğinin tehdit edileceği yerlerdir. Ataerkil sistem içerisinde de “namusu korunması gereken kadın bedeni” olarak kurgulanması neticesinde militarizm içerisinde “vatan-namus borcu” diye tanımlanan askerlik görevi ortaya çıkmıştır. Bu sebeple özellikle savaş dönemlerinde tecavüz, savaş silahı olarak kullanılmaktadır. “Düşman öteki” millete mensup kadınlar, savaşın diğer tarafının askerleri tarafından tecavüze uğramaktadır. Kadın bedeninin milliyetçilik ve militarizm üzerinden nesneleştirilmesi ve bir bakıma fethedilmesi gereken bir coğrafya olarak kurgulanmasından kaynaklanmaktadır. Kıbrıs’ta yakın geçmişte yaşanan çatışma dönemlerinde, Kore’de, Somali’de, Ruanda’da, Bosna – Kosova’da,

Afganistan’da, Irak’ta, Mısır’da, Suriye’de benzer mağduriyetler yaşanmıştır. Ülkeler içerisinde yaşanan iç savaşlarda da gerek iktidar gerekse muhalifler bu gibi olayların yaşanmasına neden olmaktadır. Ortaya çıkan şiddetin temel kaynağı bedene sahip olmak, işgal etmek ve üzerinde hâkimiyet kurmak olduğu için söz konusu olaylar barış dönemlerinde de tekrardan yaşanmaktadır. Bir başka ifade ile kadına yönelik şiddetin üretilmesindeki en önemli ayaklardan bir tanesinin de askerlik hizmeti içerisindeki erkekleştirme süreçleri olduğu söylenebilir. Kadınlar ayrıca çoğu noktada militarist şiddeti meşrulaştırma aracı olarak da kullanılmaktadır. Özellikle şehit ya da kayıp yakını kadınlar “vatan sağ olsun” noktasına getirilmektedir. Aksi yönde tavır almaları halinde hain olarak tanımlanmaktadırlar. Çünkü onlara göre barıştan yana olmak, yaşanan şiddete karşı durmak ve hayatı savunmak kabul edilebilir bir husus değildir.

*************************************

Militarizmin sivil hayattaki yansımaları

Militarizm sadece savaş dönemlerinde hâkim olmamakta, sivil hayatımızda da birçok alanda kendini var etmektedir. Milletin en küçük yapı birimi olduğu iddia edilen aile ve eğitim kurumu içerisinde militarist öğeler yeniden üretilmektedir. Bu nedenle militarizme karşı yürütülecek mücadelenin, salt savaş karşıtlığı üzerinden değil, ayrıca sivil hayata egemen kılınmış askerî zihniyet, yorumlama ve davranış biçimlerinin de ortadan kaldırılması üzerinden şekillenmesi gerekir. Çünkü militarist ideoloji, sadece askeri hizmete tabi kılınan bireyleri değil, toplumun birçok kesimini çeşitli şekillerde militarizasyon sürecine dâhil ederek şekillendirmektedir. Militarizmin sivil hayata empoze ettiği özellikler, devlet içerisindeki birtakım kurumlar vasıtası ile somut olarak tespit edilebilir. Özellikle ordu, eğitim ve aile kurumu meseleye ilişkin incelenmesi gereken alanlardır. Louis Althusser bahsi geçen üç kurumu, modern devletin baskı ve ideolojik aygıtları olarak isimlendirmektedir. Her üç kurum da bünyesinde hiyerarşik yapıyı, itaat ilişkisini, sorgulanamaz disiplini, tek tipleşmeyi ve cinsiyetçiliği barındırır. Mesela milli törenler, savaş müzeleri ve şehitliklere yapılan gezilerde öğrenilen “kutsal şehitlik” kavramı tahayyül edilmiş bir kurgudan başka bir anlam ifade etmeyen “ulusal” değerler uğruna ölmeyi yüceltmekte, savaşın yok edici yüzünü görmemize fırsat tanımamaktadır. Bu da sivilliğin ne kadar mümkün olduğu sorusuna verilecek yanıtın karmaşıklığını ortaya çıkarmaktadır. Zorunlu askerlik hizmetinin varlığı, sivilliğin ve demokratikleşmenin önündeki en büyük engeldir. Bu sebeple vicdani ret hakkının tartışma konusu dâhi yapılmaması abesle iştigaldir.

********************************

Vicdani Ret bir insan hakkıdır

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi vicdani ret hakkının kabul edilmemesi durumunu, alternatif sivil hizmetin caydırıcı ve cezai nitelikte olmasını “sosyal ölüm” olarak tanımlamaktadır. Bu alanda birçok davada devletler mahkûm etmiştir. Kıbrıs’ın kuzeyinde en kısa zamanda vicdani ret hakkının anayasal koruma altına alınması gerekmektedir. Askerlik süresinin kısaltılması sistem içi iyileştirme olarak değerlendirilebilir ama insan hakları alanında bir adım atıldığı anlamına gelmez. Çünkü ataerkil şiddete, militarizme ve milliyetçiliğe karşı olan; bu gibi hususların yeniden üretilmesine katkı sağlamak istemeyen bireylerin hakları göz ardı edilmiş olur.

Askerlik hizmeti üzerine yürütülen tartışmalar, vicdani ret hakkı yanında profesyonel askerliği de konu alıyor. Bu konu üzerine de birkaç saptama yapmak önemlidir. Yukarıda ayrıntısı ile anlatıldığı üzere ordu tarafından üretilen militarizm, günümüzde kabul edilebilir bir hâl almak için çeşitli alternatifler üretiyor. Bu doğrultuda “yeni küresel güvenlik stratejisi” profesyonel ordu aracılığıyla özel eğitimden geçirilecek askerler yetiştirmeyi amaçlamaktadır.  Bahsi geçen özel birliklerde görev alacak bireyler, “süper savaşçı askerler” olarak yetiştirilecektir. Sözü edilen birliklerde askerlik, vatandaşlık görevi değil de para karşılığı yürütülen bir iş olarak tasarlanmaktadır. Birçok durumda siyasi ve hukuki denetim mekanizmalarındaki eksikliklerden ötürü, bu gibi birimler insan hakkı ihlallerine sebep olmaktadır. Özellikle ABD profesyonel ordusu, Orta Doğu’da “demokrasi ve güvenlik” tesis etmek amacıyla gerçekleştirdiği askeri harekâtlar neticesinde birçok insan hakkı ihlaline neden olmuştur. Bu sebeple profesyonel askerliği önerirken çok dikkatli olmalı ve tüm olumsuz sonuçlarını göz önünde tutmalıyız.

**********************************

Anti-militarizm Feminist Atölye’nin en önemli değerlerinden biridir

Anti-militarizm, militarist ideolojinin ürettiği ve çeşitli kurumlar aracılığıyla toplum içerisinde yaygınlaştırdığı tek tipleşme, itaate dayalı sistem, hiyerarşik yapı, otorite, baskı, şiddet gibi etmenlere karşı şekillenen bir mücadele alanıdır. Eril tahakkümün yeniden üretilmesinde önemli bir mekanizma olan militarizmin sayılan özellikleri düşünüldüğünde, feminist politikanın anti-militarist niteliğe sahip olması, militarizmin cinsiyetçi yapısının çözümlenmesi açısından büyük bir öneme sahiptir. Barışı kurabilmek için savaşı aşmak gerekir. Bu da sadece sıcak çatışmaların sona ermesi anlamına gelmez. Ayrıca militarizmi sorgulamak ve nasıl işlediğini deşifre etmek gerekir. Böylece onu üreten nedenler ortadan kaldırılabilecektir. Askerlik hizmeti ataerkil, kapitalist, milliyetçi ve militarist sistemlerin dayattığı hiyerarşik kültürün bir tezahürü olup, başta erkekler olmak üzere, tüm insanlığı çatışmacı, ötekileştirici ve eril bir düzen içerisinde yaşamaya mahkûm etmek demektir. Ordular ürettikleri şiddet kültürü ile barışçıl, adil ve eşitlikçi bir dünyanın oluşmasını engellemekte ve erkek egemenliğinin en saldırgan biçimini sistematik olarak yeniden inşa etmektedir. Feministler olarak dini, ahlaki ya da politik gerekçelerle dar anlamda “zorunlu askerlik hizmetini reddetmek” olarak tanımlanan vicdani ret hakkının bir insan hakkı olarak kabul edilmesini talep ediyoruz. Vicdani ret bir insan hakkıdır; öldürmeyi reddetmektir; yaratılan düşmanlıkları yok ederek barış kültürünün yaratılmasına katkı sağlamak için adım atma istencidir.

Kaynak: Zorunlu askerlik sivilliğin ve demokratikleşmenin önündeki en büyük engel…