10. Mar, 2020

Sabah gözlerimi açtığımda, hava çok güzeldi. Kendi kendime: “Hadi gene iyisin Hayat, en sevdiğin mevsim geldi” dedim. Balkondaki nergislerin mis gibi kokusu, odama kadar ulaştı. Kış aylarının aksine, yataktan tek seferde kalkabildim. Bir tarafım rengarenk çiçekler açarken, diğer yanım karanlıktı. Uzun zamandır yaşadığım sorunları düşünüp, ruh halimi umursamadım ve aynaya bakıp gülümseyerek güne başladım.

İşe gitmek için hazırlanırken, nergislerden bir dal koparıp yanıma aldım. Doğanın uyanışı ve etrafımızı sarışı, keyfimi yerine getirdi. Geçen seneden kalma, gökkuşağı renklerine bezenmiş bir elbisem vardı. Dolabı açar açmaz, elim ona gitti. Hemencecik sırtıma geçirdim. Makyaj yapmayı çok fazla tercih etmesem de bir değişiklik yapmak istedim. Aynanın önüne dizdiğim rujlar arasından en kırmızı olanı seçtim. Yoksa çok mu iddialı olmuştu? Hım, bir süre düşündüm ve sildim. Ama yeniden aynı renkte karar kıldım.

Bir anda gözüm saate takıldı. Biraz daha acele etmezsem, geç kalacaktım. Ülkedeki ekonomik çıkmazın özel sektörde yarattığı sıkıntılardan dolayı diken üstündeydim. Birçok arkadaşım işinden olmuş, evine götürdüğü iki kuruş maaştan bile mahrum kalmıştı. O yüzden daha dikkatli olmalı, bir dakika bile geç kalmamalıydım. Alelacele bir şeyler atıştırıp yola koyuldum.

Günlerden 8 Mart ve pazardı. Toplumun büyük bir kesiminin; evinde, ailesi ile birlikte dinlendiği bir günde, çalışmak zorundaydım. 8 Mart olması da bunu değiştirmiyordu. Sağ olsun patronumuz birer karanfil alıp, tüm çalışanlara dağıttı. Esnek çalışma koşulları ve uzun mesai saatleri neticesinde yaşattığı sömürüyü, görünmez kılmak istiyor gibiydi. Tiz sesi ile attığı kahkahanın arkasından sıraladığı cümleler ile, tüm kadın işçilerinin onun için ne kadar değerli olduğunu ve ilerleyen dönemdeki iş planlarını anlattı durdu. Genelde bizimle bu konuları konuşmazdı. Ama bir şekilde bizi kale aldığını kanıtlamak istiyordu. Tıpkı ülkenin sorunlarını en kısa zamanda çözeceğini topluma anlatan siyasiler gibiydi. Sıkılmıştım ama belli edemiyordum. Neyse ki yanımızda uzun süre kalmadı ve gitti.

İş çıkışı, pestile çevrilmiş vaziyette evin yolunu tuttum. Öncesinde markete uğrayıp, yemek yapmak için gerekenleri almalıydım. Telefonum çaldı. “Yine O’mu acaba?” diye geçirdim içimden. Evet, yanılmamıştım. Ayrılmamıza rağmen, günde en az beş kere arıyor, açmadığım sürece de mesaj atıyordu. Arkadaşlarımla paylaştığımda, neden polise başvurmadığımı soruyorlardı. Meselenin daha da uzamaması için şikayet etmiyordum. Belki kendi kendine vazgeçer, kendi yoluna gider diye bekliyordum. Ama olacak gibi değil, belli ki saplantılı bir şekilde bana ulaşmaya devam edecek. Artık bir yolunu bulmalı ve bu beladan kurtulmalıyım.

Elimdeki poşetlerle marketten çıkıp yürümeye başladım. Apartmanın kapısına geldiğimde, orada beni beklediğini anladım. Israrlı takibin sonu gelmişti. Düzgün bir şekilde (tabi mümkünse) konuşmaya çalıştım. Her zamanki gibi bağırıp çağırmaya ve üzerime yürümeye başladı. Ama bu sefer öncekilerden farklı bir şey vardı. Gözüm, pantolunun beline takıldı. Hazırlıklı gelmişti. Bıçağı görmem ve bana saldırması bir anda oluverdi. Kendimi korumaya çalıştım ve yardım istedim. Etraftaki pencerelerin  ışıkları tek tek yanmaya, balkon kapıları açılmaya başladı. Aldığım her darbede çığlık attım ama artık çok geçti. Yavaş yavaş öldüğümü hissediyordum. Etrafımda kırmızı bir göl oluşmuştu. Artık sesim çıkmıyor, sadece zihnimde ardı arkası kesilmeyen görüntüler ve fikirler uçuşuyordu.

Yaşadığım zulmü durdurabilir miydim, durdurabilirler miydi? Evet, ama konuşarak değil. Eminim tüm devlet yetkilileri, yarın taziye mesajları yayınlayacak, herkes beni öldüren katile küfredecek ve O’nun en ağır cezayı alması için mahkemeler kuracaklar. Ama ben geri gelemeyeceğim, yeniden baharı karşılayamayacağım. O yüzden sizden talebim, ölümüm bir devrin başlangıcına kapı aralasın. Söz ile değil, iş ile kadınlar güçlendirilsin. Güçlendirilsin ki, ataerkil sistemin yarattığı eşitsizlik dumanı dağılsın ve kadınlar kendi hayatlarının sahibi olduklarını haykırdıklarında öldürülmesinler.

 

*Elif Lort, 8 Mart 2020 tarihinde apartman girişinde, sokakta Abdullah Çelik tarafından bıçaklanarak öldürüldü. İçinde yaşadığımız ataerkil sistemin ürettiği eril şiddet, bir kadının daha hayatını ellerinden aldı.

Kaynak: Beni unutmayın ki kadınlar yaşasın…* - Aslı Murat

3. Mar, 2020

Öyle zamanlar olur ki,  sayfalarca anlatılabilecek bir konu tek bir kelime ile özetlenebilir. Cumartesi sabahı gerçekleşen eylemde yaşanan ve videolara yansıyan olay, onlardan biriydi. Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis’in, coronovirüs salgını denetimi gerekçesi ile alınan “kapı kapatma” kararı sonrasında, Kıbrıslı barışseverler ayağa kalktı. Özellikle Kıbrıslı Rum federalistler, kararın uygulanmaya başladığı cuma gecesi, ellerindeki pankartlarla Lokmacı Kapısı’nda, kararı protesto ettiler. Ertesi sabah ise ara bölge, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumların bir araya geldiği, geniş katılımlı bir eyleme sahne oldu.

Kimlik kontrolü noktasının güney tarafına sıralanan “barikat”, Kıbrıslı Rum eylemciler tarafından alaşağı edildi. İşte o anda,  devlet iktidarının tekelinde tuttuğu şiddet kullanma ehliyeti zuhur etti. Kıbrıs Cumhuriyeti polis teşkilatı mensubu bir şahıs (umarım hakkında gerekli işlemler yapılır), barış aktivisti – sosyoloji profesörü Nicos Trimikliniotis’e sokak ortasında vurdu. Hem de silahsız – saldırısız ve tamamen barışçıl bir eylemi gerçekleştirdiği sırada, ölçüsüz bir şekilde ona zarar verdi. Bunu da devletin kendine tanıdığı yetkiye dayanarak yaptı.

Buraya kadar yazdıklarım, sağ ideolojiye hapsolmuş zihniyetler için üzerine konuşacakları bolca malzeme çıkarabilir. Lâkin konuya daha derinden bakıldığında, başka bir hikâyenin anlatıldığı kavranabilecektir.  Anastasiadis’in açıklaması sonrasında, “bakın işte Kıbrıslı Rumlar bizi istemiyor” histerisi yeniden alevlendi. Ama buna fırsat vermeyen bir cevap, yine Kıbrıslı Rum barışseverlerden geldi. Kararın ne denli anlamsız olduğu, iki toplum arasındaki güven ilişkisini ve yakınlığı zedeleyeceği dile getirildi. Ardından barikat yıkıldı.

Polisin gerçekleştirdiği kötü muamelenin bizdeki karşılığını anımsamak için, çok geriye gitmemize gerek yok. Tayyip Erdoğan’ın protesto edildiği 19 Temmuz 2011’de, Dağ yolundaki çarpışmada hayatını kaybedenler adına başbakanlık önünde Aralık 2016’da gerçekleştirilen ve daha nice eylemleri hatırlamak yeterli olacaktır. Bu da bize gösteriyor ki, ulus devletlerin temelinde yer alan militarizm, her yerde kontrolsüz bir şiddet üretir ve güvenliğini sağlayacağını iddia ettiği halka karşı kötü muamele uygulayabilir.

Tüm bunlara karşı yürütülecek mücadele, ezberleri bozarak üretilebilir. Milliyetçiliğe hapsolmuş resmi devlet anlayışına göre; Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar birlikte yaşaması mümkün olmayan, birbirine düşman iki ayrı toplumdur. Oysa ki alternatif tarih anlatımları bize bunun aksini kanıtlar. Kıbrıs sorununun bu hâle gelmesindeki neden, apaçık ortadadır. Bunu, toplumların üzerine yıkmak, en kibar tabirle provokasyondur. Bunca yıldır kurulan masalarda konuşulanlara ve toplumların sokakta inşa ettikleri süreçlere bakıldığında, ne demek istediğim ortaya çıkacaktır. “Hayalperestsin, bu ülkedeki birleşmeyi; liderlerin atacağı imzalar ve daha büyük güçlerin anlaşması sağlayacak” cümlelerini duyar gibiyim. Evet ama görüyorum ki, çözümü siyasiler tartışıyor olabilir ama barışı onların getirmeyeceği bir gerçek.

Cumartesi günü yaşanan olayda, Trimikliniotis’e yapılan çirkin saldırıda kendisini koruyan ve “vurma” diye haykıran kişi, sevgili Ahmet Derya ve oradaki Kıbrıslı Türk - Rum barışseverler oldu. Demem o ki, toplumlar, özellikle de konu barış ve özgürlük olduğunda, zaten birbirlerine sahip çıkıp aynı yönde mücadele edebiliyorlar. Hem de bunu her iki devletin militer zihniyetlerine karşı yapıyorlar. Devletler ayrılığı körüklerken, yani bir taraf “Maraş açılımı” diyerek var olan sorunu daha da karmaşıklaştırmaya çalışırken, diğer taraf ise “coronavirüsü bahane edip sınıra kilit vururum” korkusunu verirken, Kıbrıslılar başka türlü bir hayatın var olduğunu kanıtlıyor. Bunları gerçekleştirirken de parmaklarının arkasına saklanmıyor, lafı evirip çevirme / eğip bükme ihtiyacı duymuyorlar.

***

“Peki ya ne oldu bu kadar senedir? Ne değişti? Sokakta mücadele ederken barış mı geldi? Esas olan masada, tüm taraflarla iyi ilişkiler kurarak süreci yürütebilmek” cümleleri, bu aralar okuduğum bir romanın, bana göre en can alıcı bölümünü aklıma getirdi. Selahattin Demirtaş’ın Leylan isimi eserinden bahsediyorum. Demirtaş Türkiye’de yaşanan yıkımı, edebi bir kılık eşliğinde kelimelere döküyor. Her bir sayfada, Türk devletinin tek kimlikli, tek dilli, tek dinli, tek cinsiyetli (beyaz orta sınıf erkek) dayatmacı yapısının ötekileştirdiği insanların hayatlarına konuk oluyorsunuz. Bunları anlatırken, konfor alanından çıkamayan ve bir zamanlar karşı olduğu iktidarın dili ve yöntemi ile var olacağını zanneden bir adamın gerçekle yüzleşmesini şu şekilde aktarıyor:

“Zulmün, sömürünün, savaşın olduğu yerde tarafsızlık diye bir şey yoktur. Ya ezenden yanasındır ya ezilenden, ortası yoktur. Faşizme yaranmaya çalışarak onunla baş edemezsin. Faşizm kimseyle uzlaşma aramaz, sadece biat ister veya yok eder. Bu nedenle faşizme karşı ancak direnerek ayakta kalabilirsin. Ben bunları unutmayı, yokmuş gibi davranmayı tercih ettim. Ayakta kalamadım o yüzden ,diz çöktüm.  Bunun başka izahı yok…”

Aslında mesele çok basit. İki kutuptan falan da bahsetmiyorum. Çünkü mücadele ettiğimiz yapı, hem kuzeyde (Türkiye Cumhuriyeti de dahil) hem güneyde, kendi konumunu korumak için çok net bir şekilde hareket ediyor. Biz ise dönem dönem yalpalıyoruz, sanki sorun bizdeymiş gibi farklı bir yöntem kullanmamız gerektiğini söylüyoruz. Ama durum o kadar bariz ki. Karşımızdakine göre kendimizi konumlandıracağımıza, doğru bildiğimiz barış yolunda ilerlersek, “her şey çok güzel olacak”. Aksi takdirde, pişmanlık hanemize bir tik daha atacağız. Hepsi bu.

Kaynak: “Vurma…” - Aslı Murat

18. Şub, 2020

Sapla samanın karıştığı bir dönemden geçiyoruz. Gündem o kadar hızlı ve bulanık akıyor ki, neyin gerçek neyin provokasyon olduğunu tespit edecek vaktimiz kalmıyor. Herkes kendi gözlüğünün süzgecinden geçirdiği hakikati, avazı çıktığı kadar bağırıp en uzağa ulaştırmak için çabalıyor. Seçim süreçlerinde bu tip sahneler yaşanabilir ama bu denli açık müdahalelerin vuku bulmasının başka bir anlamı olmalı.

Hafta sonu Kapalı Maraş’ta gerçekleştirilen ve kolonizasyonun en bariz örneğini teşkil eden toplantı, yerel yöneticilerin efendileri karşısındaki acizliğini gözler önüne serdi. Sabrımı zorlasa da, tarihe not düşmek ve toplumsal hafızama yerleştirmek adına tüm konuşmaları dinledim. Yerli siyasetçilerin sarf ettikleri cümleler ve takındıkları tavırlar, aslında ev sahibi konumunda olmadıklarını kanıtlar nitelikteydi. Buna karşılık gerek TC Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay gerekse TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’nun sözlerinin tamamı, uluslararası hukuk kaidelerini milliyetçilik uğruna heba eden ve kendilerinden farklı düşünen gerek Kıbrıslı Türkleri gerekse Kıbrıs sorunundaki diğer aktörleri aşağılayan, ötekileştiren ve zaman zaman hedef gösteren nutuklardan ibaretti. Sorunun çözümüne yönelik tek bir cümle sarf etmediler. Aksine çalışmanın esas amacı olan provokasyonu ateşleyip, kutuplaşmanın ve düşmanlığın daha da güçlenmesine zemin yarattılar. Kendi ülkelerindeki nefret düzenini  ve yok etme pratiğini bize de bulaştırdılar.

TC Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yazılan senaryo ince ince örüldü. Bunun için; toplantının gerçekleşmesini onaylamayan veya karşı çıkanlar, “vatan haini/ satılmış/ Rum parası yiyen” diye tanımlanıp hedef hâline getirildiler. Diğer taraftan Kıbrıslı Türk toplumunun, kendilerinin yanındaymış havası yaratmak amacıyla bir avuç insanı, basın açıklaması esnasında “Kıbrıs Türktür Türk Kalacak” sloganı atmak için Maraş’a taşıdılar. Buna karşılık, dışarıda eylem yapan ve aslında esas mal sahibi olan kişilerin girişini engellediler. Feyzioğlu o kadar bir ileri gitti ki, dün sabah sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, ağza alınmayacak aşağılamaları sıraladıktan sonra, KKTC ve TC kimliği olan herkesin dilediği zaman Maraş’a girebileceğini iddia etti. Böylece kendi görüşleri ile gerçekliği çarpıtarak bir algı yaratmaya çalıştı. Biz sustuğumuz sürece de bu konuda başarılı olacağı kesin.

Bu beyefendiyi hepimiz biliyoruz. Kendisini, Erdoğan’a karşı çıkışları ile tanımış ve Türkiye hukuk sistemi ve siyasetindeki karmaşaya dair görüşlerini değerli bulmuştuk. Tabi ki  o zamanlar da Kıbrıs Sorunu konusunda farklı düşünmüyor ve konuşmuyordu. Ama en azından hukuksuzluğu meşrulaştırmıyordu. Geldiğimiz günde, kendi örgütünün mensupları tarafından dahi istenmeyen, istifa çağrısı yapılmasına rağmen yerinden bile kımıldamayan hatta yeniden seçilebilmek için çeşit tür yasa değişiklikleri yapılması için çaba sarf eden bir noktaya geldi. İşte bu çerçevede ele alındığı zaman, pek de kale alınacak bir durumda olmadığı söylenebilir. Ama konu o kadar da basit değil. Az önce de söylediğim gibi, kendi görüşleri doğrultusunda bir algı yaratacak her türlü adımı atmaktan geri durmuyor ve durmayacağı da ortada. Şimdilik Kapalı Maraş mevzubahis iken, ilerleyen dönemlerde Türkiye’nin Kıbrıs’a dönük koloni politikalarında atılacak adımlara yönelik çeşitli toplantılar, çalıştaylar yapılacağını da açıkladı. Kısacası bir düğmeye basıldı ve ilerleyen günlerde de bunların etkilerini görmeye başlayacağız.

Tüm bunlar yaşanırken, bir anda durup ne hissettiğimi düşündüm. İki kelime ardı ardına sıralandı: Utanç ve Çaresizlik. Utandım çünkü toplum olarak onurumuz zedelenirken, kimliğimiz ayaklar altına alınırken ve aslında henüz reşit olmamış bir çocuk muamelesi görürken bu ülkenin başbakanı, dış işleri – iç işleri – sağlık bakanları, eski meclis başkanı ve milletvekilleri tek bir kelime sarf etmediler. Sustular ve efendilerine boyun eğdiler. Çaresizim çünkü yaptığımız seçimler neticesinde seçilenlerin büyük bir kısmı köleliği reddetmiyor, irademizi yok eden hükümet krizleri sonucunda efendinin borusu ötmeye devam ediyor.

Gelinen aşamada, 15 Şubat’ta gerçekleştirilen çalışmanın iç işlerimize ve daha da hassas bir konu olan, Nisan ayında yapılacak seçime bir müdahale olduğunu ortaya koymak gerekir. Hedef tahtasına atılan okları terse çevirmek elimizdedir. Bağımsızlık, yurtdışında tanınma, çözüm, özgürlük, ekonomik refaha kavuşma ve insan haklarına erişim gibi sloganlar atanlar, yıllardır bu değerlere ulaşmamızın önündeki engelleri yaratanlardır. Toplumu “Kıbrıslı – Türkiyeli” diye ayırarak kutuplaştırmaya çalışanlara, Türkiye’den gönderilecek yardımların aksamaması adına köle olarak gördükleri (diledikleri gibi idare ettikleri) adayın seçilmesi için çabalayıp toplumu manipüle edenlere ve bu ülkenin hakikatlerini çarpıtarak savaş ortamı yaratmayı arzulayanlara karşı gereken cevap verilmelidir. Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik bugüne kadar üretilen hukuki zemini harcamaya çalışanlara inat, Kıbrıs’ta yaşayan tüm aktörlerin hak ve özgürlüklerine kavuşmasını sağlayacak, federasyona dayalı çözümden şaşmayan adayların sandıktan sağ salim çıkması elzemdir.

Kaynak: “Efendiler ve Köleler” Kapalı Maraş’ta Buluştu - Aslı Murat

11. Şub, 2020

Dönüp dolaşıp aynı yere varıyoruz. Dünyadan izole olmuş şekilde yaşamaktan mı kaynaklanıyor, bilmiyorum. Ama üzerimize serilen toprağı, bir türlü atabilmiş değiliz. Sanki görünmez bir elin parmaklarına iğnelenmiş ipler, bedenlerimizi bir adım ileri iki adım geriye taşıyor.

Karşı çıkış veya kabullenişlerimizi de, birilerinin dile getirdiği cümleler, aniden alevlenen gündemlerle belirliyoruz. Süreğen bir edilgenlik hâkim. Aslında gözlerimizin önünde duran tablonun farkındayız. Her bir karesini ezbere sayabiliriz. En az 100 kere, aynı hamlelerle oynanan bir satranç maçı gibi. Ne oyuncular değişiyor ne de stratejiler. Oysaki bizim yeni bir dile yeni bir yola ihtiyacımız var.

Gelinen aşamada cevaplanması gereken soru; oyun kurucuların ileri sürdükleri taktiklere uygun mu davranacağız yoksa hepimizin içine sinen statükoyu yerle bir edip kalıpları mı yıkacağız? Konuşulmayanları konuşmaya başlayarak ilk adımı atabiliriz.

İçerideki sistemi düzeltme veya dışarıda Kıbrıslı Türklerin kimliğini tüm dünya ile buluşturma hevesini bir kenara bırakın. Hepimiz biliyoruz ki, bu ülkede bir çözüm gerçekleşmezse, sistemde istediğiniz kadar tadilat yapın, bu düzen tarumar olmaya mahkûmdur.

Türkiye ile kurulan ve her geçen gün daha da karmaşık bir boyuta varan bağımlılık ilişkisini koparabilmek için, ekonomik olarak kendi ayaklarımızın üzerinde durmak önemlidir. Ama bu ne kadar mümkündür? “Koruyan – korunan” ikiliğini yaratan “Garantörlük Sisteminin” ciddi bir boyutta tartışılması ve somut alternatif öneriler üzerinden dönüştürülmesi elzemdir.  Bugüne kadar takip ettiğim kadarıyla (gözümden kaçanlar için şimdiden özür dilerim) bu konuya yönelik bir seçim vaadine rastlamadım.

“Toplum Türkiye’nin garantörlüğünü istiyor, bizim buna ihtiyacımız var”  gibi ezberleri bir yana bırakmanın vakti geldi. Solda kendini tanımlayan kesimler yanında, “anavatana bağlılık yemini eden” adayların da konuya ilişkin söyleyecek sözü olmalıdır. Bu cümleleri okurken gülümsediğinizi görür gibiyim. Ama etrafınızdaki insanlarla yapacağınız sohbetler neticesinde, siz de bu düşünceye sahip olabilirsiniz.

Siyasi yelpazenin çeşitli noktalarında duran yurttaşlar, mevcut ilişkinin bize ne denli zarar verdiğini görmekte ve artık değişmesi gerektiğini söylemektedir. Çünkü gelinen nokta, 1974 öncesindeki koşulları aşmış, ilişki “anayasal düzenin tesis edilmesi ve güvenliğin sağlanması” hedefinden ziyade “muhtaçlığın giderilmesi” seviyesine indirilmiştir. O yüzdendir ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ileri gelenleri ve onların yandaşları, aslında tüm toplumu kastederek “beslemeler, sizi biz kurtardık” gibi aşağılayıcı cümleler sarf etmekte, başbakanlarımızın maaşını sorgulamakta ve seçtiğimiz yöneticileri istifaya çağırabilmektedirler.

Görünen o ki, garantörümüz Kıbrıslı Türkler üzerindeki tahakkümünü iyice derinleştirmiştir. Gerek siyasiler gerekse toplumsal hareketler, ezberlenmiş mücadele yöntemlerinden sıyrılmaları gerekir. Bu konu, ne “iyi ilişkiler kuracağız” şeklinde muğlak ifadelerle ne de “memurunu ve paranı istemiyoruz” gibi soyut sloganlar aracılığıyla neticelenebilir.

Kıbrıs sorunu konusunda Kıbrıslı Rum liderliğinin, bizim için hayati öneme sahip “siyasi eşitlik” hususunu toplumuna anlatamadığı ve kabul edilmesi için çaba sarf etmediği doğrudur. Ama masanın karşı tarafında oturan bizler de, bugüne kadar “garantörlüğü” tartışma konusu yapmadık. Hatta bu hususta, adanın bölünmesine hizmet edenlerin çizdiği çerçevede kapalı kaldık. Kısacası barışın gerçek anlamda sağlanması için, her iki kesim de ev ödevlerini yerine getirmedi.

Sözün özü, cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik yürütülen propaganda süreçlerini izlerken, daha derin analizler ve somut çözüm önerileri bekliyorum. Bugüne kadar maalesef, adayların destekçisi olan “kılıç kalkan ekiplerinin” diğer adayların hatasını bularak birbirlerine saldırdığı bir dönem yaşadık. Artık hayati konuları konuşmanın zamanı geldi. Herhangi bir adayın, Türkiye Cumhuriyeti ile Kıbrıs’ın kuzeyi arasındaki etken – edilgen ilişkinin temelinde yatan ve aslında hukuken neleri kapsadığı da tartışmaya açılması gereken “garantörlük sistemine” dair alternatif bir önerisi var mı? Yoksa o alan dokunulmaz olarak kalmaya devam mı edecek?

Kaynak: Özne Olacaksak Garantöre İhtiyacımız Yok - Aslı Murat

4. Şub, 2020

Kıbrıslı Türklerin “özne olabilme” problematiği bugün başlamadı. Tarih sayfalarını karıştırdığımız zaman, irademizi, birbirinden farklı yönetimlere ellerimizle teslim ettiğimiz dönemlere rastlarız. Tabiri caizse, işbirlikçilik çok da yabancı olduğumuz bir özellik değil. İşin en kötü tarafı da, bu sorunun KKTC’nin kuruluşu ile başlamadığı, milliyetçilik zehrinin damarlarımıza zerk edildiği dönemlere kadar uzandığı gerçeğidir. Bunun karşısında duranlara da uzun yıllar yaşam alanı tanınmadı.

İnsanları özellikle dost – düşman diye iki gruba ayıran, iyi ve kötünün ayırdına varabilmemize yardımcı olacak aklı ortadan kaldıran bu ideoloji, çok sistematik bir şekilde zihinlere yerleşir. O kadar tehlikelidir ki, kendisine karşı duran kesimleri bile etkisi altına alabilir. İşte o noktada bir Truva atı gibi davranır. En içimize sızarak benliğimizi, sözümüzü ve eylemimizi belirler.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan insanları “Türkleştirme ve İslamlaştırma” politikaları karşısında duran bir muhalefet vardır. Bu kesimler, uzun yıllar hor görüldü, ötekileştirildi hatta yok sayılarak cezalandırıldılar. Hedef grup içinde sadece Kıbrıslılar yoktu.  Burayı memleketi gibi gören ve Tanıl Bora’nın “Türk Sağının Üç Hâli” kitabında ele aldığı; milliyetçilik – muhafazakârlık ve islamcılığın cenderesinden geçen Aleviler ve Kürtler de bizim kadar acı çektiler. Belki birçoğumuz bilmiyor ama özellikle 90’lı yıllarda (ki geçtiğimiz sene bile yaşandı) evleri basıldı, yasaklı olduğu belirlenen “kitaplar” sebebiyle tutuklandılar. Tabi ki bu grupları da tekdüze olarak sınıflandırmak mümkün değil. İçlerinde, kendini KKTC’nin koruyucu neferi gibi gören birçok işbirlikçi Kıbrıslı gibi asimile olmuş iktidar sevicileri de vardır.

Cumhurbaşkanlığı seçiminin vazgeçilmez propaganda araçları arasında sayılan “özne olabilme” hedefinin, sadece kimlik mücadelesine sıkıştırılması ve cinsiyetçilik- ganimeti meşrulaştırmak- yoksulluk – faşizm – neo liberal uygulamalar gibi sağ ideolojinin yayılma alanlarına dokunulmaması neticesinde, hiç istemediğimiz bir noktaya varabiliriz. Böyle bir durumda, Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyine yönelik uyguladığı nüfus politikasını, vatandaşlık uygulamalarını konuşmaya kalkınca “Türkiyeli düşmanı” diye tanımlanabilir, “Kıbrıslı milliyetçiliği yapıyorsunuz” cevabı ile karşılaşabiliriz. Hâlbuki bu oyunu bozmak çok zor değil. Bu da insanı odağına alan, tüm kimlikleri bir potada barındırabilen ve sol dayanışmayı yücelten bir yöntemle var edilebilir.

Maalesef yıllar içinde yok olan kimi değerler, yerini tüm kesimlerin kendi kimliklerine sarıldığı bir çıkmaza bıraktı. Bunun yaşanmasındaki en büyük sorumluluk da örgütlü mücadele alanında yaşanan çözülmede aranabilir. Merkez sol ve sosyal demokrat partiler, iktidara gelme hevesine kapılıp politika yapmaktan vazgeçtiler. İlk zamanlar, “hükümet olmakla değişimi sağlamayı hedefliyoruz” deseler de, iyice değerlerden koptular. Halkın Partisi’nin parlattığı “suya sabuna dokunmadan temiz kalma” yanılgısı, bir rüzgar gibi etrafımızı sardı. Nisan seçimi öncesinde adaylar ile ilgili “temizlik – güvenilirlik – teknik bilgi sahibi” gibi değerlerin en ön sıralarda yer almasının da bundan kaynaklandığını düşünüyorum. Rakip gruplar, birbirlerinin “pisliğini” ortaya çıkarmak için sıraya girmiş bekliyorlar.

Bir tarafta durum bu iken, diğer tarafta milli kimliğe dayalı faşist politikalarını açıkça sergilemekten çekinmeyen YDP ve diğer sağ partiler, Kıbrıs’taki solun dayanışma içinde olması gereken kesimlere yönelik propagandalarını her geçen gün yaygınlaştırıyor. Cüzdanında 3 tane kimlik taşıyan ve aslında hiçbiri ile tam anlamıyla özneleşemeyen bir kadın olarak,  bu duruma şaşırıyorum. Derdimiz yok olmaksa, derdimiz çürümeyse, derdimiz yabancılaşmaysa o zaman çözüm de dayanışmadan geçer. Ama bu, seçim dönemlerinde başörtülü bir kadınla tokalaşırken poz vererek, saatlerdir çalışan bir işçinin kirli tulumuna sarılarak, bir çocuğu (istismar etme pahasına) kucaklayarak, köy kahvesinde iskemle üstünde kahve içerek, bir nenenin kocaman kazanın içindeki her seyi karıştırmasına yardım ederek, hayvancının mandırasında inek sağarak yapılamaz. Hele hele tüm Kıbrıs’ı paylaştığımız diğer toplumları genelleştirip; “onlar zaten bizi istemez, biz kendimizi var edelim” deyip, barıştan olabildiğince uzaklaşarak hiç olmaz.

İlla ki varlığımızı kanıtlayacaksak ve bunun başarıya ulaşacağına inanıyorsak, kurtarıcı pozisyonundan sıyrılıp sol ideolojinin temeli olan kolektif özneyi kurmaya yönelmeliyiz. Bunu yaparken de faşizme gereken cevabı vermekten geri durmamalıyız. Unutmayın, dün küçük bir sinek vızıltısı gibi duyulan sesler, bugün insanımızın vatandaşlığını Meclis kürsüsünden sorgulama haddini kendinde görmeye başladı. Gereken cevap verilmezse, ne özne olabiliriz ne de kendi irademizle bu ülkeyi yönetebiliriz. “Özne olma” hayalleriniz de başka bahara kalır. Ama o zaman da çiçekler, aynı renkte ve çeşitlilikte açmayabilir.

 

Kaynak: “Ana” vatanında Doğup “Baba” vatanında Yaşayan Bir Kadının Öznesizliği - Aslı Murat