6. Tem, 2021

Hakikat, bir hayalet gibi peşimizde dolaşıp, bugünü işgal ediyor. Türkiye'deki failler; sermaye biriktirip devleti yönetiyor, Kıbrıs'ın kuzeyini ise sömürgeleştirmeye devam ediyorlar. Bizimkiler de, emir komuta zincirindeki uslu çocuk rollerini sürdürüyorlar. Aman ha, kimse kızmasın!

Bu aralar durum biraz kritik. Toplum gittikçe yoksullaşıyor, haklar da bununla orantılı bir şekilde budanıyor. Hayat pahalılığı ödeneği, toplu sözleşme hakkı, sendikal hareket derken insanların mücadele edebilecekleri alanlara tek tek müdahale edilmek isteniyor. Farklı toplumsal kesimler ses çıkarmaya başladı ama yeterli değil. Cılız da olsa görünür hale gelen tepkiyi dizginlemek gerektiği için, “büyük patron - çakma Führer” elini uzatıyor. Para yardımı yapıyor kullarına. Adeta sadaka veriyor, sus payı niyetine. Bu noktada, muhalif kesimler olarak ne yapacağımız büyük bir önem taşıyor.

Aslında yıllardır aynı senaryo içinde yaşayıp gidiyoruz. Bizden önceki nesil de farkındaydı, biz de zaman içinde gözümüzün içindeki kıymıkla yaşamayı öğrendik. Adorno ne demişti: “Gözünüzdeki kıymık en iyi büyüteçtir”. Aslına bakarsanız, kıymığın bir yere gittiği yok, yerli yerinde duruyor ve acısını çeşitli vesileler ile hatırlatıyor bizlere. Yeter ki etrafımızda neler olup bittiğini görelim, fark edelim...

***

Temmuz, sadece kavurucu sıcakların yaşandığı bir ay değil. Gerek kuzeyimizdeki cografya gerekse bizim için, can alan bir dönemin habercisi. Mesela Sivas’ta 2 Temmuz 93'te, katliam çığlıkları atıldı, aydınlık insanlar otel binasında, karanlık zihinlerce yakıldı.

80'lerin sonundan 90'lı yıllara doğru akan ve devam eden süreçte, paralel acılar yaşandı Türkiye ve Kıbrıs'ın kuzeyinde. Faili meçhuller ve meşhurlar kol gezdi sokaklarda. Kutlu Adalı öldürüldü, Temmuz'un 6'sında. Bugün tam 25 yıl oldu. Cinayet hâlâ aydınlatılmadı, sorumlular cezalandırılmadı. Emri verenlerin isimleri, dillere pelesenk oldu.  Yine aynı dönemde bombalar patladı; siyasetçilerin, siyasi partilerin ve iş insanlarının hemen yanı başlarında. Her iki ülkede de gece yarıları evler basıldı, apar topar - sorgusuz sualsiz toparlandı insanlar. Sırf kimlikleri, muhalif duruşları ve siyasi düşünceleri sebebiyle.

Kıbrıs'ın tamamı için de 74' Temmuz'u hatırlamak gerekir. O zamana kadar, her iki toplum içindeki aşırı milliyetçilerin döşediği mayınlı süreci. Darbenin ve savaşın yarattığı vahşetin neden olduğu bölünmenin  bugüne yansıyışını, kurulan bağımlılığın günden güne daha da yerleştiğini unutmamalıyız. “KKTC ilelebet yaşayacak diyenlerin” aslında, efendilerine dalkavukluk edenler olduğunu ve onları desteklediğimiz sürece hapsolduğumuz karanlığa onay verdiğimizi ne zaman kavrayabileceğiz?

Uzun lafın kısası. Temmuz, nefretin yarattığı düşmanlığın hepimizi sürüklediği çıkmazdır. Bugünkü iktidarlar, bu zemine basarak yükselir. Bize düşen görev; güç aldıkları düzenbazlıkları deşifre edip, ayaklarının altında duran zemini kaydırmaktır. En iyi ilaç da dayanışma göstermektir, iktidar hırsı ile yanıp kavrulmak değil.

***

Bugün yaşadıklarımıza neden olanlar, 96’ yılında evinin önünde Kutlu Adalı’yı öldüren zihniyetin mirasçılarıdır. Katiller dün olduğu gibi, bugün de korunmaktadır. Bağımlılık dün olduğu gibi bugün de tükenmemize neden olmaktadır. Sistem bekçilerine bir bakın, kimler nasıl cebini dolduruyor diye... İşin özü, değişen bir durum yok.

Kendi ayaklarımızın üzerine durmak istiyorsak, öncelikle gözümüzdeki kıymığı tüm çıplaklığı ile ortaya sermekten başka bir çaremiz yok. Mücadeleyi büyütecek emekçileri, sırf burada doğmadı – büyümedi ve sonradan Kıbrıs’ın kuzeyine geldi diyerek mücadelenin dışında tutmak, kendi ayağımıza kurşun sıkmaktan farksızdır. Bizi yöneten sömürgeciler ve onların dalkavuklarının istediği, tam da budur. Bu yüzden yolda yürürken, toplum içinde ayrımcılığa maruz kalan, ötelenen ve çoğu zaman “ saflaştırılmış biz” diye tabir edilen kimliklerce sömürülen kesimlerle yoldaşlık etmeyi de akıldan çıkarmamak gerekir

Kaynak: Yaşadığımız Sıkıntı ve Acıların Sırrı, “Gözümüzdeki Kıymıkta” Gizlidir - Aslı Murat

8. Haz, 2021

Çok karmaşık günlerden geçiyoruz. Sedat Peker’in itiraf ve ifşaları ardından, taşların yerli yerine oturması ve gerçekliğin anlaşılabilmesi için bir süreye ihtiyacımız var. Ama o zamana kadar, neyin - kimin “kirli” neyin – kimin “temiz” olduğunu, net bir şekilde anlamak pek mümkün görünmüyor. Anlatılan her bir meselede bahsedilen olay ve kişilerin, hâlâ devlet yönetiminin kritik noktalarında bulunması, durumu daha da zorlaştırıyor. Suçları soruşturan Polis Örgütü’nün sivil idare tarafından yetkilendirilip denetlenmediği gerçeğinden bakılınca, Kıbrıs’a dair anlatılanların aydınlatılması daha da zorlaşıyor. Çünkü kelepçenin ucundaki anahtar, bizim kontrolümüzde değil.  

Faili meçhul cinayet, kara para aklama ve uyuşturucu ticareti gibi iddialar havada uçuşurken, KKTC’nin en çetrefilli meseleleri arasında sayılan “vatandaşlık temini” ile ilgili bir ses kaydı ortaya çıktı. Yıllardır hakkında çözüm bulunamayan ve özellikle popülist politikanın oy kapısı olarak kullandığı konu, bu sefer rüşvet alış verişi senaryosu ile gündeme geldi. Dinleyen çoğu kişi tarafından düzmece diye tanımlanan kayıt, elden ele ulaştırıldı.

Yeni Bakış’ta çalışan gazeteciler de, bahsi geçen kaydı haber yapıp paylaştıkları için özel hayatın gizliliğini ihlal ettikleri gerekçesi ile Mahkeme huzuruna çıkarılıp teminata bağlandılar. Bu noktada, sürekli birbiri ile yarışan iki hakkı ele alıp tartışmak gerekiyor.

***

İnsan hakları, her gün yenilenen ve gelişen hukuk alanlarından biridir. Geçmişte barış ve ekolojiye ilişkin haklar bu başlık altında değerlendirilmezken, yürütülen mücadeleler neticesinde ciddi kazanımları elde edildi ve yazılı hukukun bir parçası haline getirildiler. Hak yelpazesi bu şekilde genişlerken, birbirleri arasındaki yarışlar da tartışılır hale geldi. Mesela kamuyu ilgilendiren bir konu, sırf özel alanda cereyan ediyor diye saklı tutulması gerektiği ve aksi durumların suç kapsamına alınacağına dair düzenlemeler, özellikle ifade – basın özgürlüğü alanlarında ihlâllere neden olma potansiyeline sahiptir. Bu sebeple her olayı kendi içinde değerlendirmek ve her kişisel konuşmayı – yazışmayı, “özel hayatın gizliliği” odağında ele almamak gerekir.

Birçoğumuzun sosyal medya kanalları aracılığıyla dinlediği meşhur ses kaydı, teknolojinin sunduğu imkânlar sayesinde hızla yayıldı. Olay, ilk etapta silah zoru ile ses kaydı alınması üzerinden soruşturma konusu yapıldı. Tiyatro da bu noktada başladı. Tehdit edildiğini iddia eden kişi sonradan, şikâyetin doğru olmadığını, polise yalan beyanda bulunduğunu itiraf etti. Bu sebeple kendisine amme fesatçılığı davası okundu. Bahsi geçen kaydı haberleştiren gazeteciler ise gözaltına alındı ve mahkeme huzuruna çıkarıldılar. Ardından 6 yıla kadar hapislik gerektiren bir suçtan dolayı yargılanıncaya kadar ağır denebilecek teminat koşullarına bağlandılar.

***

Peki bu soruşturmanın kanuni dayanağı nedir? 32/2014 sayılı “Özel Hayatın ve Hayatın Gizli Alanının Korunması Yasası”, 24 Şubat 2014 günü KKTC Meclisi’nden oybirliği ile mevzuata dahil edildi. Yasanın kapsamına bakıldığında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. ve Anayasa’nın 19. maddelerinde düzenlenen özel hayatın gizliliğini korumaya yönelik olduğu anlaşılıyor. Lakin yasada, basın – ifade özgürlüğü bağlamında konunun ne şekilde değerlendireceğine dair somut kriterler yok. Hatta bırakın suçu hafifletmeyi, basın yayın – sosyal medya aracılığıyla gerçekleşmesi durumunda, suçun cezası 5’ten 6 yıla çıkabiliyor. 

Suç sayılmayan hususlar, 12. madde altında; suç teşkil eden fiil içeren bir görüntü – ses kaydı varsa bunun yetkili makamlara teslim edilmesi ve yetkili makamlarca mahkemeye aktarılması, bu malzemenin soruşturma memuru veya savcı tarafından mahkemeye sunulması, yasaya aykırı elde edilen haberleşme içeriğinin soruşturma memuru veya savcı tarafından incelenmesi olarak sayılmıştır.

Yukarıda belirtilen haller dışında yapılan her türlü paylaşım, özellikle basın yayın organlarında haberleştirme, suç kapsamındadır ve hapis cezası ile sonuçlanabilir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarına bakıldığında, durum bu kadar da keskin çizgilerle belirlenmemiştir. Özel hayatın gizliliği ve ifade özgürlüğü hakları dengelenirken, belli kriterler ortaya koyulmuştur. Bunlar: bahse konu kişinin ne kadar tanındığı ve haberin konusunun ne olduğu; kişinin önceki eylemleri; bilginin elde edilme yöntemi ve doğruluğu; yayının içeriği, şekli - sonuçları ve öngörülen yaptırımın ağırlığıdır.

Her ne kadar, özellikle başkalarının itibarının ve haklarının korunması bakımından belli sınırları aşmaması gerekse de, basının görev ve sorumluluğu; kamuyu ilgilendiren her konuda kitleleri bilgilendirmektir. Ayrıca AİHM’e göre, basının toplum içerisinde ilgi uyandırabilecek ve bu nitelikteki tartışmayı alevlendirebilecek bir bilgiyi ortaya çıkarma ve kamunun gündemine sunma gibi işlevi de vardır. Önemli olan kişilerin özel alanlarını korurken, toplumu ilgilendiren konularda basının özgürce haber yapabilmesine imkân yaratabilmektir. Ki vatandaşlık gibi bir konunun, Kıbrıslı Türkler için ne denli önemli olduğu da hepimizin malumudur.

***

“Vatandaşlık pazarlığı” yapılan ses kaydının ifşası olayını soruştururken ve mahkemeye taşırken, konuyu salt özel hayat bağlamında değerlendirmek doğru değildir. Meclisin, bu gibi durumların hassasiyetini gözeterek yasa yapması, ilerde oluşması muhtemel insan hakkı ihlâllerinin önüne geçmesi gerekir. Özellikle demokrasinin en temel unsurlarından olan basın – ifade özgürlüğünün kolayca ortadan kaldırılabileceği ve karanlık “iş insanlarının” basın üzerinde at koşturmaya yöneldiği bizim gibi coğrafyalarda, daha da dikkatli davranmak gerekir.

Kaynak: Vatandaşlık pazarlığı yapmak, özel hayatın gizliliği kapsamında korunmalı mı? - Aslı Murat

25. May, 2021

Öldürüldüğünde 11 yaşındaydım. Hiç tanışmadık. Yazılarını, kitaplarını okudum. Öylece anlayabildim nasıl bir insan olduğunu. Tabi bir de her yıl düzenlenen Demokrasi Şehitleri anma günü vesilesi ile kırmızı karanfil bıraktım mezarına. Sevgili eşi İlkay Hanım’ın annesi Türkan Teyze, dünyaya gözlerimi açtığım 1 sene boyunca yarenlik etti bana. O dönemde olup bitenin farkında olmasam da, sonraki yıllarda yaşanan felaketi her düşündüğümde canım acır, vicdanım sızlar ve ülkem adına utanırım.

Malûm videoalarda anlatılanlar, Kıbrıslı Türklerin bilmediği hususlar değil. Ama işitildiği an insanı derinden etkiliyor. İlk etapta, ailesinin ne hissettiğini düşündüm. Babaları, eşleri, yakınları hakkında “vur emri verildi ve o iş halloldu” diye pervasızca dudaklardan dökülen cümlelerin ardından hangi anıları canlandı, ne yapmak istediler acaba? Ben öfkelendim, hem de çok. Çünkü yaşanan adaletsizliğin, hukuksuzluğun en net örneğiydi. Kendini memleketin sahibi olarak gören “mafya – siyaset – polis (asker)” üçgeni, bir canı almıştı. Hem de cezalandırılmayacaklarını bile bile, bu güvence kendilerine verilerek. Tıpkı bugün devam ettirilen o üçgene kimsenin dokunmaya cesaret edememesi gibi!

Adalı cinayetine kadar, Kıbrıs’ın kuzeyinde 1989 yılından itibaren bombalar patladı. Araştırma raporlarına göre hemen hepsi askeri TNT özelliklerine sahipti. Tehdit mektupları atıldı, sistemin çarklarına çomak sokmak isteyenlere. Hiçbirinin faili bulunmadı, bulunamadı! Ülkenin, kimin çiftliği olduğu kanıtlandı böylece. Eğer konfor içinde yaşamak isteniyorsa, oyunu kuralına göre oynamalı ve büyük patronların aleyhine tek bir söz bile söylenmemeliydi. Geldiğimiz noktada anlıyoruz ki, siyasiler değişse de derin devlet yerli yerinde duruyor, hatta iyice yerleşiyor. Biz ise, tüm bunları, kendi aralarındaki hesaplaşmalar yaşanırken öğrenebiliyoruz. Ne kadar da aciz bir durum değil mi? Yoksa siz de, “bir mafya babasının sözlerine inanılmaz”, diyenlerden misiniz? Öyle şey olur mu? Onlar, birçok basın kuruluşunu da etkisi altına alan hayırsever iş insanları...

İnsanın yaşamı ile tehdit edilmesinin ne olduğunu üniversite üçüncü sınıftayken deneyimledim. Yaklaşık 3 hafta evden çıkamadım, güvenlik eşliğinde üniversiteye gitmek zorunda kaldım. Hem de benimle alakalı olmayan bir mevzu yüzünden. Kızıyor muyum? Hayır. Aksine öğretici buluyorum. Eğer doğru bildiğini yaparsa bir insan, sevgili babam gibi, bunun karşılığında ne yaşanacağını da tahmin edebilir.

Yürekteki en ağır yük, utancın ardından gelen pişmanlıktır. Gelecekte utanmamak için, “çıkarlarının” tersine doğru emin adımlarla ilerlemelidir insan. Çünkü kaybetmek, çoğu zaman kazanmaktır. O da bunun farkına, öğrencilik yıllarındaki can dostlarının gencecik bedenlerini tabutta Kıbrıs’a getirdiğinde fark etmişti diye düşünüyorum. Tabi ki ölüm çözüm değildi ve asla olmamalıdır. Ama o raddeden sonra da hepimize düşen görev; hakikati korkusuzca ortaya çıkarmaya çalışmak için mücadele etmektir. Parmağımızın arkasına saklanmadan.

Türkiye’de olduğu gibi burada da, devletin göz yumduğu yasa dışı işleri yapan kişiler var. Videoları milyonlar tarafından izlenen zattan farkları yok. Kendisine verilen talimatlar doğrultusunda cinayet planları yaptırdığını itiraf ediyor. Tüm bunlar hakkında, “vatanseverlik – milliyetçilik” naraları ile insanların ikna edildiğini söylüyor. Şimdi bir de siyasal islam sosu var masalarda. Bizdeki ganimet sistemi, faili meçhul cinayet ve olaylar, insan ticaretinin göbeğindeki gece kulüpleri – kumarhaneler ve daha nicesi. Hepsinin temelinde de aynı maske yok mu?

Hâlâ korkuyoruz. Karanlığa göz yumdukça kaybedecek neyimiz kaldı veya kalabilir ki?

Kaynak: Yürekteki en ağır yük, utancın ardından gelen pişmanlıktır... - Aslı Murat

4. May, 2021

27-29 Nisan tarihlerinde, Cenevre’de gerçekleşen gayri resmi toplantı, Türkiye Devleti’nin mavi vatan paradigmasıyla bir süredir sürdürdüğü dış politikasından ayrı bir şekilde değerlendirilemez. Cumhurbaşkanı Ersin Tatar dâhiyane bir şekilde kendi planı olduğunu söylese de, zirve neticesinde gündeme getirilen 6 başlığın, KKTC yöneticileri tarafından şekillendirilmediğini veya yeni bir fikir olmadığını hepimiz biliyoruz. Zaten sonrasında yapılan basın açıklamasında, Tatar’ın yalnız değil de, adeta ebeveyni gibi davranan ve konuşmasının eksikliklerini tamamlayan Çavuşoğlu ile birlikte görüntü vermesi, kimin patron olduğunu kanıtlıyor. Eğer mesele garantör devletleri yanına alıp açıklama yapmaksa, niye Yunanistan ve İngiltere  de karede yoktu? Böylece müzakere masasındaki iki aktörden birinin kim olduğu da açıkça ortaya serilmiş oldu.

Temsil etmesi gereken toplumun çıkarlarını değil de itaat ettiği otoritenin kendi dış politikasını adım adım uygulayan Tatar, bilinmez bir yolcuğuna çıkmamıza neden oldu. Aslında kendisi de bu şekilde davranması halinde, hiçbir ilerleme katedilemeyeceğinin bilincinde. Buna rağmen gerçeklikle bağdaşmayan politik iddiaların arkasına saklanıp, sahte başarı masalları ile milleti uyutmayı hedefliyor. Gerek Cenevre’de gerekse döndükten sonra adada yaptığı açıklamalara bakıldığında, iler tutar yanı olmayan, propaganda amacıyla yazılıp yıllarca Kıbrıslı Türk öğrencilerin beynini yıkamayı hedefleyen “niteliksiz – kan kokan tarih ders kitaplarından” fırlayan cümleler ile haklılığını ispatlamaya çalışıyor. Böylece uluslararası arenadaki toplumsal varoluşumuzun gittikçe tükenmesine zemin yaratıyor.

***

Tabi ki Türkiyeli yetkililer ile kurulan bu itaat ilişkisi, sadece Tatar’a özgü bir durum değil. Hükümet ettiği devletin bağımsız mahkemelerine yapılan saldırı neticesinde  el pençe divan durup,  özür mahiyetli “var olan sorunları bir şekilde halledeceğiz” mealinde açıklama yapan bakanları da unutmamak gerekir.

“Anavatan ile iyi ilişkiler kurmak gerekir” diyerek, aslında dayatılan güç karşısında boyun eğen bir duruş sergiledikleri ortada. Bu noktada Erich Fromm’un “İtaatsizlik Üzerine – Özgürlük neden otoriteye ‘hayır’ demektir” isimli kitabından bir kesiti sizinle paylaşmak istiyorum. Froom, insanın neden itaat etmeye yatkın olduğunu sorarak başlıyor ve cevabını şu şekilde veriyor:

“Devlet’in, Kilise’nin otoritesine itaat ettiğim sürece kendimi güvende ve korunmuş hissederim. Aslında hangi güce itaat ettiğim çok az fark eder. Bu daima, herhangi bir şekilde bir güç uygulayan ve hilekârca her şeyi bildiği, her şeye gücü yettiği iddiasında olan bir kurum ya da kişidir. İtaatim beni tapındığım gücün bir parçası yapar, dolayısıyla kendimi güçlü hissederim. O benim yerime karar verdiği için hata yapmam; yalnız kalmam çünkü bana göz kulak olur.” Kıbrıs’ın kuzeyindeki cumhurbaşkanı başta olmak üzere yürütme organı temsilcilerinin de şu anda sergiledikleri tavır tam manası ile budur. Sözde iyi ilişki kurduklarını söyleyip, adeta birer köle gibi, oyunu kuralları dışına çıkmadan oynamaktan öteye gidememektedirler. Her ay başı maaşların ödeneceğine dair demeç vererek, bir devletin yapması gereken en normal icraata başarı kılıfı uydurmaya çalışıyorlar. Hâlbuki topluma, havucu bekleyen tavşan muamelesi yaptıklarını söylemek mümkün.

Kıbrıs sorunundaki statükoyu koruyucu açıklamalar ve iç politikadaki yıkımı iyileştirmek için Türkiye’den para - aşı koparmak adına deli divaneye dönmüş yöneticiler, Kıbrıslı Türk toplumunu çözümsüzlüğe sürükleyen düzenin sürdürülmesine çanak tutmaktadırlar. Froom makalesinin devamında düzen insanının, itaatsizlik yeteneğini kaybettiğini hatta itaat ettiği gerçeğinin bile farkında olmadığını belirtir. Ayrıca bu noktada bir ayrıma giderek; şüphe etme, eleştirme ve itaat etmeme yeteneğinin, “insanlık için bir gelecek ile uygarlığın sonu arasında duran tek şey” olduğu tespitini yapar. Kısacası sürer duruma egemen olan bağımlılık ilişkisini sorgulayarak karşı çıkabilecek yolu inşa etmenin, uygarlığa varabilmemizin ilk adımı olacağını söylebiliriz.

***

Her şeyi anladık da, başlıktaki Segestes  kimdir? diye merak etmişsinizdir. Pazar günü sokağa çıkma yasağını da fırsat bilip, tüm günü dizi izleyerek geçirdim. Netflix’te gezinirken sürekli gözüme takılan ama bir türlü fırsat bulup başlayamadığım Barbarians’ın 6 bölümünün tamamını bir günde tamamladım. Dizi, Germanik kabileler ve Roma lejyonları arasında gerçekleşen Teutoburg Savaşı’nı konu alıyor. Tabi ki savaşa gidene kadar geçen sürede, o döneme ait kabileler ve imparatorluk arasındaki etken – edilgen ilişkiyi de gözlemleme şansınız oluyor.

Her kabilenin şefi olmasına rağmen, o kişiler pek etkili değil. İmparatorluk dönem dönem erkek çocuklarını alıp devşiriyor ve asker haline getiriyor, her topluluktan vergi adı altında hayvanlarını ve yiyeceklerini alıyor. Bir nevi itaat etmelerini sağlıyor. Çünkü ekonomik gücünü kullanarak onları bağımlı hale getiriyor ve yaşamlarını devam ettirebilmelerinin tek kriteri olarak iktidara boyun eğmeleri gerektiğini her fırsatta onlara hatırlatıyor.

Tabi ki baskılar, beraberinde isyan duygusunu da körüklüyor ve kabileler var olmak için mücadele etmek istiyor. Bu duyguyu bir şekilde dizginleyen şelflerden biri, duruşunu “Roma ile aramızdaki iyi ilişkilerimizi –barışı korumalıyız” diyerek gerekçelendiriyor. İlk etapta kabullenmek zor olsa da bir yerde bu duruşun sebebini anlıyorsunuz. Ama Segestes bunun da ötesine geçiyor. Sırf İmparatorluğun gözüne girebilmek ve belki de bir sonraki şef olabilmek için kendi kabilesinin çıkarlarını bir kenara bırakıp, güce itaat edip, kabilelerin özgürlük mücadelesi planlarını Roma lejyonlarına müzevirliyor.

Daha fazla ayrıntıya girip, diziyi izlemek isteyen kişilerin tadını kaçırmak istemem. Senaryo o kadar tanıdık geldi ki, Kıbrıslı Türk refleksimi geri atıp duruma yabancılaşmam mümkün olmadı. Malesef bugün ve tabi ki önceki dönemlerde de, o kadar fazla Segestes kişisi egemen oldu ki bu diyarlarda. Ağzımızın tadı ile var olabilme imkânı elde edemedik. “Güzel günler gelecek” yalanı ile bize reva görülen karanlığı dağıtmaktan başka bir yolumuz yok. Aklımızı başımıza almaz ve “iyi ilişki kurmak” diyerek kimseyi rahatsız etmeden itaate dayalı sürer durumu devam ettirirsek, yarına varabilmek mümkün olmayacak. Özgürlük, rahatsız ederek gelecek. Başka yolu yok.

Kaynak: Cumhurbaşkanı Segestes’nin Öptüğü Kartal Karanlığı Getiriyor - Aslı Murat

20. Nis, 2021

Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu kararın ardından, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere birçok yetkili, yargı bağımsızlığını hiçe sayan açıklamalar yaptılar. Kıbrıs’ın kuzeyinde alışkın olmadığımız bu tablo, bizi hem şaşırttı hem de tedirgin etti.

Geçmişten bugüne kadar, siyaset yelpazesinin farklı noktalarında konumlanan kişilerin veya örgütlerin, hukuk devletinin en temel yapı taşlarından biri olan yargı bağımsızlığına yönelik bir müdahalesi ile karşılaşmadık. Çünkü burada yaşayan herkes biliyor ki, yargı organının işleyişi ve topluma sunduğu hizmet; ülkede yaşayan herkesin hak ve özgürlüklerini güvence altına almaya, her türlü farklılığa rağmen eşitliği tesis edebilmeye ve devletin diğer kuvvetlerinin (yasama ve yürütme) haksız icraatlarına karşı adalete uygun karar vermeye dayanır.

Mahkemelerin kararları eleştiriye tabi tutulabilir. Keza alt mahkemelerin kararlarına karşı yüksek mahkemeye başvuru yapılabilir. Süreç bununla da sonuçlanmaz. Ortada insan hakları ve özgürlükleri noktasında ihlal teşkil eden bir sonuç varsa, konu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınabilir. Eğer tartışma konusu yapılan Anayasa Mahkemesi kararında olduğu gibi, herhangi bir yasa maddesi Anayasaya aykırılığından dolayı iptal edilirse de, siyasi irade o düzenlemenin yeniden mevzuata dahil edilmesini istiyorsa, meclisten hukuka uygun şekilde geçirilmesi için girişim yapabilir.

Aslında izlenmesi gereken yol ve kararın ardından söylenebilecek sözler çok nettir. Bizim birkaç gündür yaşadıklarımız, hukuku ayaklar altına almış ve yıllardır maruz kaldığımız siyasi müdahaleyi yargıya da taşıyarak daha karanlık bir noktaya varmamıza neden olmuştur. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri tarafından dillendirilmeye başlanan ve bizim idarecilerimiz (başta Ersin Tatar ve Ersan Saner olmak üzere) tarafından onaylanan manipülasyona dayalı tespitler, toplum içinde hınç ve nefret duygusunu körüklemeyi hedeflemektedir.

İşaret etmek istediğim husus, aslında yürütülen davanın içeriği ile alakası olmamasına rağmen, “laiklik ilkesi – inanç özgürlüğü” meselelerinin kutuplaştırıcı şekilde önümüze sunulmasıdır. Türkiye’de önemli bir geçmişi olan ve AKP hükümeti öncesinde de şimdi de pek çok insan hakkı ihlalinin yaşanması ile sonuçlanan bu suni tartışma zemini, sadece çatışmaya hizmet eder. Sanki birbirleriyle alakası olmayan hatta karşıtı iki kavram olarak sunulurlar ve bunun sonucunda her ikisinin etrafında toparlanan kesimler birbirlerine karşı kışkırtılır. O noktada da siyasi elitler, kendi mutlak egemenliklerini kurmuş olurlar. Ondan sonrasında neler yaşanabileceğini, Türkiye’ye bakarak görebilmek mümkündür.

Tam da bu sebeple, aslında Kıbrıslı Türk toplumunun gündeminde olan bu sahte ve sırf yargıya yapılmak istenen müdahalenin meşru gerekçesi gibi sunulan ikiliğe karşı durmamız gerekir. Bu yolda elimizdeki en önemli araç, yargının bağımsızlığına ve hukuk devleti ilkelerine sahip çıkmaktır. Demokrasimizin daha fazla yara almaması için yürünebilecek başka bir yol yoktur.

Kaynak: “Laiklik – İnanç Özgürlüğü Tartışması” Maskesi Altında Yargı Bağımsızlığını İhlâl Ediyorlar - Aslı Murat