12. Oca, 2021

Üç kurşun, üç insanı ebediyete uğurladı. Onlarla birlikte, birçoğumuzun içi karanlık bir sis bulutu ile kaplandı. Sorular, art arda sıralandı zihinlerde. Kim, niye yaptı? Pek çok senaryo canlandırıldı. Dedikoduyu seven bir toplum olmanın getirdiği merak duygusuyla, çeşitli tahminler yapıldı. Sarf edilen sözlerin tek bir anlamı olabilirdi. O da yaşanan acının, cezai bir karşılığı olup olmadığı ile ilgiliydi. Aile fertlerinden biri hayatta kaldığı için, ilk etapta okların hedefine O’nun alınma ihtimâli olsa da, yapılan inceleme neticesinde malumun ilamı gerçekleşti. Kocaman ve baş edilemez bir boşluk.

Kimi hüzünler vardır, insan kendini birinin yerine koyarak hissedemez. Özellikle intihar veya cinayet sonrasında yaşanan anlamsızlık ve bilinmezlik, her kayıpta kendine has soru işaretleri bırakır. İşin kötü tarafı, gerçek cevaplara ulaşmak çoğunlukla imkânsızdır. Benzer deneyimlere sahip kişiler, sadece yaşadığı yürek sızısının tınısını tahmin edebilir. Böyle bir yoldan hiç geçmeyenlerin söyledikleri ise, laf kalabalığından başka bir işe yaramaz. Buna rağmen acı üzerine düşünmek(asla azalmaz, sadece kılık değiştirir), benzer yıkımların tekrarlanmaması için bir takım haritalar çıkarmak önemlidir. Birazdan değineceğim hususların, bu doğrultuda kafa yoranlara ufacık da olsa bir ışık yakmasını dilerim.

***

Militarizm sanıldığının aksine salt ordular, askerlik veya militer örgütlenmeler üzerinden üretilmez. İçine doğduğumuz aile, eğitim aldığımız okullar, oynadığımız oyunlar, üzerimize giydiğimiz kıyafetler, hobilerimiz, çalıştığımız işyeri ve daha nice alandaki sosyalleşme süreçlerinde kendini var eder. En önemli özelliklerinden biri de şiddetin normalleştirilmesidir. Bunun en masum örneği, çocuk yaşlarda -istisnalar dışında- erkek çocuklara alınan savaş malzemesi içeren oyuncaklar ve şiddet içeren bilgisayar oyunlarıdır.

Tabi ki her silahı olan çocuğun, sonradan birilerine zarar verecek şekilde hayatını şekillendireceğini söylemek doğru değildir. Hatta bu satırları okuyanlar arasında çocukluk yaşta mücahitlik yapan (yani bırakın oyunu gerçek çatışmaların ortasında bulunan) ve savaşı iliklerine kadar yaşayan kişiler de vardır. Ama bu “olgun çocukların” hikâyelerini dinlediğinizde, ne denli travma biriktirdikleri de ortadadır. Üzeri toprakla örtülüp bilinçaltının en derinine itilmiş, sanki hiç yaşanmamış gibi saklanan hakikatler.

***

Tüm bunların yanında konunun toplumsal cinsiyet boyutu da vardır. Doğallaştırılmış cinsiyet rollerinden erkeklik; saldırgan, savaşçı, fiili egemenliğini sağlayabilmek ve hedefine ulaşmak için her türlü şiddete başvurabilen egemenlik sahibi bir yapıda tanımlanır. Bu sebeple çocukluk çağlarından itibaren “erkek adam” olmak için yetiştirilen çocuklar, ilk önce oyunlarda daha sonra da gerçek hayatta silah kullanmayı öğrenirler. Ava gitme, bu manada önemli dönemeçlerden biridir. Hayvan öldürmenin zevke dönüştüğü çarşamba ve pazar günleri, ava açık bölgelerde doğa yürüyüşü yaparsanız, ne dediğimi daha net anlayabilirsiniz. Zorunlu askerlik hizmeti ile de bu süreç taçlandırılır!

Militarizmin şiddeti kutsallaştırdığı ve uygulanmasının önünde herhangi bir engel görmediği en önemli husus; “düşman” yaratımıdır. Buna göre, toplumsal algıda üretilen  “biz – öteki” karşıtlığı, kimi durumlarda milli kimlikleri aşabilir. Aidiyet kurulan cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, dini görüş, ideolojik yaklaşım, ekonomik güç farklılığı ve en basit tanımla isteklerimize ulaşmamızın önünde engel olarak gördüğümüz – kendi doğrularımızın dışına çıkma cesaretini gösteren herhangi bir kişi-. Bizi etkisi altına alan şiddet sarmalı yaşamın, yaşatmanın güzelliğini görmemizi engeller. Sorgulanmadığı sürece de yıkıcılığına devam eder. Öldüreceksin ve gerekirse öleceksin der ve öldürürüz, ölürüz…

***

Geçtiğimiz hafta gerçekleşen olay özelinde, silahlanma ile ilgili yapılan değerlendirmeleri okuduğumda, zihnimde canlanan tek bir cümle oldu: "Silahlanma = Güvenliği Tesis Etme" ezberi yine ve yeniden yıkıldı. Ne devlete yönelik ne de bireysel silahlanmanın barış veya huzurla alakası vardır. Aksine geçmişe doğru yapılan yolculuklarda, ne denli büyük acıların yaşanmasına neden olduğu ortadadır. Bu yüzden çocuklarımıza sevmeyi öğrenecekleri, sorgulayacakları, sorun çözerken karşılarındaki çıkmaz her ne ise onu yok etmek yerine birlikte yaşanılabileceği yönünde düşünmeyi öğrenecekleri şekilde yetiştirmeliyiz. Tabi ki buna paralel olarak devletin de, gücünü askerler – silahlar – bombalar – tanklar – tüfekler üzerinden değil, sosyal ve ekonomik hayattaki sorunları çözme yönündeki başarısı ile göstermesi gerekir.  Toplumun güçlenmesi ve var olabilmesinin yolu buradan geçer, militer birikimden değil.

Kaynak: Üç kurşun, üç insan… - Aslı Murat

29. Ara, 2020

Ülkedeki covid-19 vakalarının artış göstermesinin ardından, toplum olarak yeniden telaş zincirinin içine girdik. Özellikle yerel bulaşın her geçen gün yayılması ve hastanenin kritik servislerine (yoğun bakım gibi) de sıçramış olması, hepimizi daha çok tedirgin etmeye başladı. Çünkü biliyoruz ki, hastalık sağlık çalışanlarının büyük bir kısmını etkisi altına alırsa, yaşanan sıkıntı katbekat artacaktır. Ama bu aşamada felaket senaryoları yazıp, sağlık dışındaki alanlarda gerçekleşen yıkımı görmezden gelmek mümkün değil.

Geçtiğimiz akşam bir kafede oturuyorum. Arka masada, hâli vakti yerinde olduğunu bildiğim bir kadın dert yanıyor. Tabi ki ilk şikâyeti, okulların neden hâlâ kapatılmadığı yönünde. Çocuğunu her okula gönderdiği gün, aklı başından gidiyormuş. Onun oğlu iki sene sonra da okuma – yazma öğrense sorun değilmiş. Yeter ki sağlığı yerinde olsun diyor. Tabi ki bu hassasiyet kimsenin reddedeceği bir durum değil. Ama konunun ince ayarlarını biraz daha derinden düşündüğünüzde, farklı bir resimle karşı karşıya kalıyorsunuz.

 Rahatsız edici bir ses tonu var veya sohbetin devamından hoşlanmadığım için dinlerken irite oluyorum. Yanındaki kişi, çocuğunun özele mi devlet okuluna mı gittiğini soruyor. Hemen ardından “özel okul” cevabı geliyor. Şaşırmıyorum. O an zihnimden geçenleri art arda sıralayıp söylemek istiyorum ama yapamıyorum. Yutkunup önümdeki meyve suyunu içmeye devam ediyorum. Buna rağmen başımın üzerindeki konuşma balonunun içi dolup dolup taşıyor: “E tabi ki umurunuzda olmaz, siz çocuğunuza özel ders aldırarak geri kaldığı eğitimi kısa sürede tamamlayabilirsiniz. Haa doğru, okul kapalı olsa da evdeki tablet ve bilgisayarla online eğitim devam ediyordu, değil mi? Peki evinde bırakın tableti, interneti olmayan çocuklar var, biliyor musunuz? Bu çocukların anne – babaları, pandeminin ilk sürecinde yaşanan kapanma neticesinde işlerini kaybettiler, devletin destek ödemelerini bile aylar sonra iki kuruş şeklinde aldılar. Bunca zamandır taş yediklerini mi düşünüyorsunuz?”

O gece yatağa uzandığımda, toplumda yer alan farklı ekonomik gruplar arasında gittikçe açılan uçurumlar kafamda dönüp durdu. Kamu – özel çalışanları kamplaşması bir yana, en çok da özel sektör içindeki eşitsizlikleri yok sayan saptamalar, hedefin ne olduğu konusunda ortalığı bulandırıyor. Bu memleketin kaynaklarını sömüren, vergisini doğru düzgün ödemeyen ve çalışanlarını gözünü bile kırpmadan kapı dışarı edebilen patronlar ile küçük esnafın dertleri bir sayılıyor.

Ertesi gün hafif bir baş ağrısı ile uyanıyorum. Malum havalardaki dengesizlik migreni tetikliyor. Tabi hayatın bizlere sunduğu stres ve sıkıntı da cabası. Mahkemede sıramı beklerken gazeteleri karıştırıyorum. Gözüme, Yenidüzen’in “Konteynerde karantina“ başlıklı özel haberi takılıyor. İçeriğini okudukça baş ağrım artıyor. Türkiye’den getirilen “mevsimlik işçiler”, bir kargo şirketinin önceden mal taşımak için kullandığı konteynerde barındırılıp, Kalkanlı’daki yanık alanın temizlenmesinde çalıştırılıyorlar. Dört bir yanımızı salgın korkusu sarmışken, haberi okuyanların aklında tek bir soru canlanıyor:  “Ya bize hastalık bulaştırırlarsa?”. “Bizden” olmayan kişilerin yaşam ve çalışma koşullarının ne önemi var, değil mi? Yapılan röportajlarda sarf edilen cümleler, adeta buna cevap veriyor. Hepsi birbirinden yetkili şahsiyetler (Orman Dairesi Müdürü, Sağlık Bakanlığı Bakanlık Müdürü, İhaleyi alan şirketin patronu), işçilerin pcr testlerinin yapıldığını, kimse ile temas etmediklerini, kalacakları yerin Sağlık Bakanlığı tarafından denetlendiğini, tüm koşulları bilerek geldiklerini ve her şeyin YASAL olduğunu buyurdular. “Tüm koşulları bilip geliyorlar” cümlesini, yıllarca gece kulübünde çalıştırılan kadınlar üzerinden de dinledik. Ama söylenenlerin, sömürüyü ve insan ticareti suçunu oluşturan unsurları ortadan kaldırmadığını da çok iyi biliyoruz.  Ayrıca işçilerin, karantina koşullarını delmemeleri için Polis Müdürlüğü’nce denetlendiği de aktarıldı. Kısacası devletimiz, işçilerin ortalığa saçması muhtemel mikroplardan bizi koruyor. Şükürler olsun!

Hâlbuki İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası’na bakıldığında, gerek özelde gerekse kamu sektöründe çalıştırılan işçiler ve iş yerleri hakkında yapılan denetimlerde, Çalışma Dairesi’ne bağlı müfettişlerin yetkili olduğu anlaşılıyor. Herhangi bir salgın yaşanıyor olsa bile, işyeri ve çalışma koşulları ile ilgili denetimin Sağlık Bakanlığı tarafından yapılacağına dair bir yasal dayanak yok. Yasaya göre müfettişlerin, resmi sağlık kuruluşlarından kontrol yapılmasını isteme yetkisi var. Haberde söylenenlerden anladığımız kadarıyla, sürecin herhangi bir noktasında müfettişlerin varlığından bahsetmek mümkün değil.

Tabi ki konu sadece işçi sağlığı, emek sömürüsü ve insanca çalışma hakkı ihlâli değil. Önceden inşaat, tarım ve ev içi iş sektörlerinde gündeme gelen benzer meseleler düşünüldüğünde, olayın insan ticareti boyutu üzerinden de tartışılması gerektiği ortaya çıkıyor. Özellikle yoksul işçilerin çaresizliğinden yararlanarak, aleyhlerine borç senedi düzenleyerek ve seyahat belgeleri zapt edilerek alıkonulduklarını biliyoruz. O yüzden hak ihlâli içeren ve o anlamda algı oluşmasına neden olan problemleri çok daha ayrıntılı bir şekilde irdelemeliyiz. Söz konusu hususun sadece yabancı işçiler özelinde yaşanmadığını da bilmemiz gerekir. Bunun için ilk etapta ekonomik katmanlar arasındaki perdeleri aralamalı ve uçurumun daha da fazla derinleşmemesi için emekten yana tavır almalıyız.

Son olarak her ne hikmetse aklıma, nazi toplama kamplarındaki giriş kapısının üzerinde yazan şu cümle geliyor: “Arbeit macht frei” (çalışmak özgürleştirir). Ne kadar manidar değil mi?

Kaynak: Aş için özgürlüğünüzden mahrum bırakıldığınız oldu mu? Peki ya sağlığınızdan? - Aslı Murat

15. Ara, 2020

Sevgili Neşe Yaşın’ın yazısı üzerine…

Türkiye’nin gündemini buraya aktarmayı pek sevmiyorum. Ama kimi meseleler hem sınırları aştığı hem de ülkemizde de tartışma konusu yapıldığı için, birkaç kelam etmek istedim. Sevgili Neşe Yaşın, 13 Aralık 2020 pazar günü Yenidüzen gazetesindeki köşesinde “Feminist adaletin terazisi”* başlıklı bir yazı yazdı. Kendisini yıllardır hayranlıkla takip eden biri olarak, okuduğum bazı satırların beni şaşırttığını ve üzdüğünü belirtmek isterim. Üzerinde yaşadığımız adaya sıkışıp kalmadan üretim yapan enternasyonal duruşu yanında, yıllardır milliyetçi ve militarist eril şiddetin hedefinde olması ve zaman zaman bu sebeple muktedirler tarafından yalnızlaştırılmasını hesaba kattığımda, şaşkınlık seviyem bir o kadar daha arttı.

Sevgili Neşe, Amerika ve Avrupa’dan sonra Türkiye’de de etkili olmaya başlayan ifşa hareketlerinin hedefine takılan yazar Hasan Ali Toptaş’a dair yapılan paylaşımlara ilişkin fikirlerini ve hislerini dile getirdi. O noktaya gelene kadar yaptığı vurgular içerisinde, dini baskıların kadınlar arasında oluşan kıskançlık ve birbirlerine kurdukları komplolardan kaynaklandığı yönünde alıntıladığı bölümde, toplumsal ve politik manada hatalar olduğunu düşünüyorum.

 Tarihin en eski eşitsizliği olarak değerlendirilebilecek ataerkil sistemin içerisindeki din, milliyetçilik, militarizm, kapitalizm ve benzeri hususların tamamı, cinsiyetler arasındaki adaletsizliğe politik zemin oluşturmaktadır. Bunlardan hiçbiri kadınların birbirleri ile kurdukları ilişkiler üzerinden türetilmemiş, tamamen sistemin eril iktidarı eli ile şekillendirilmiştir. Bu yönde kurulan iktidar ilişkisinde de kadınların gerek bedenleri gerekse hayatları üzerinde güç uygulanmış ve tüm kurallar kontrol sağlamak amacıyla şekillendirilmiştir. Kısacası iktidar ister bir imparatorluğa ister ulusal devlete dayansın, her koşulda kadınlar ikincilleştirilip edilgen noktaya itilmiş, bu adaletsizliğe karşı çıkışları ise bastırılmaya çalışılmıştır. Susmak ve kabullenmek, makbul kadınlığın en önemli özelliklerinden biridir. Söz konusu eşitsizlik ve adaletsizliğe karşı çıkıp, başka bir dünya hayaline ilişkin mücadele eden feministlerin; asabi, sorun çıkaran, huysuz, şirret ve buna benzer sıfatlar ile anılmasının nedeni de susmamalarından ve yaşanılan şiddetin gizli kalmaması için seslerini çıkarmalarından kaynaklanır. Böylece pamuklar arasında kollanıp korunan eril egemenliğin ayağının altındaki konforlu zemin kaymakta, amiyane tabirle takke düşüp kel görünmektedir.

Mevzubahis olan ifşa eylemlerinin, bu perspektife bağlı olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Neşe bunu bir savaşa benzetip, keyif almadığını, fail ve kurbanların yer değiştirmesine neden olabileceğini söylüyor. Diğer bir cümlesinde ise feminizme olan ilgisinin cinsiyetler arasındaki adaletsizliği düzeltmek için yola çıkmış bir hareket olmasından kaynaklandığını belirtiyor. Bu noktada kafasının biraz karışmış olduğunu varsayıyorum. Çünkü bahsettiği adaletsizliğin kendisi, kadınların yaşadıkları şiddeti yıllardır söyleyememesi, tanımlayamaması ve bu sebeplerle cezasızlık dediğimiz en büyük insan hakkı ihlalinin gerçekleşmesinden kaynaklanıyor. “Failler cezalandırılmalı kuşkusuz” diyor, ama kadınlar susturuldukları, kendilerini güçlü hissedip yaşadıklarını açık edemedikleri için çoğu zaman o da sağlanamıyor maalesef. Pek çok cinsel suç vakası kapatılıp, tozlu dosyaların içinde kalıyor, kadınlar da yalnızlığa mahkûm ediliyor. Onun savaş diye nitelendirdiği ve rahatsızlık duyduğu davranış, aslında kadınların artık korkmadan yaşadıklarını ifade edebildikleri ve barışı kurmak için atılan bir adımdır. Çünkü şiddete dur demediğiniz ve gerçek nedeni deşifre etmediğiniz sürece savaş devam eder ve her türlü adımını da meşrulaştırır.

Kadınları yaşadıkları şiddet vakalarından sonra ifşaya yönlendiren en büyük neden, adalet sistemindeki aksaklıklardır. Bu, tüm dünyanın sorunudur. Özellikle cinsel suçlar bağlamında değerlendirme yapıldığında, durumun vahameti daha net bir şekilde ortaya çıkar. Çünkü bu gibi filler çoğu zaman kimsenin bulunmadığı, olayın tarafı iki kişinin yalnız kaldığı ortamlarda yaşanır. Hele de vücutta kalıntı bırakma ihtimali daha az olan taciz söz konusu ise, suçun kanıtlanması ve hatta öncesinde soruşturma başlatılması aşamasında kadınlar zorlanmaktadır. Birinci engel polise yapılan başvurularda yaşanmaktadır. Çoğu mesele polisin ileri işlem yapmaması nedeniyle mahkemeye bile taşınmamaktadır. Kıbrıs’ın kuzeyinde son zamanlarda bir takım iyileştirmeler yapılsa bile, yine de verilere yansımayan pek çok konu vardır. Türkiye’de bu sorun çok daha büyüktür. Korku, çekince, sonuç alınmayacağını düşünme, geleneksel ahlak yargılarının ağırlığı ile baş edememe sebebiyle birçok vaka polise bile intikal edilemeden halı altına süpürülmektedir. Bu sebeple ifşa, kadınların güçlenmesi ve kendi hayatlarına sahip çıkabilmesi adına önemli bir mücadele yöntemidir.

Geleneksel ahlâk anlayışı ve kadınlık rolleri nedeniyle yaşanan şiddetin dile getirilememesi demişken, sizi Osmanlı Kadın Hareketi’nin düzenlediği “Beyaz Konferanslar” isimli toplantılarda Fatma Nesibe Hanım’ın sarf ettiği şu sözleri ile baş başa bırakayım: “Bir kere bize verilen terbiyede müthiş bir yanlışlık var. Zannediyoruz ki bu sefil tecavüzcülere karşı sükût ve tahammül etmek namusun gereğidir, zannediyoruz ki erkeklerin terbiyesizliği bir hak, bizim sükûtumuz vazifedir… Niçin sükûtumuz namusumuzu korumak için bir vazife olsun? Niçin kadınlığımız bir hakaret görsün de biz tahammüle mecbur olalım? Dağda bulunmuyoruz hanımlar…”

Neşe’nin yazısı ile ilgili son olarak değinmek istediğim nokta, şiddetin meşru bir nedeni olabilirmiş gibi anlaşılabilecek cümleleri.  Hayranlık duyulan yazarların, yönetmenlerin, oyuncuların cinsel taciz ve saldırıları biraz da bu kesimin iç dünyalarının karmaşık örgüsünden kaynaklanıyor. Karmaşık bir iç dünyasına sahip olmadan insan ruhunun karanlığına ve derinlerine hâkim olunamıyor.” Bu cümleler, şiddet uygulayanlar arasında yer alan kimi erkeklerin (eğitimli, sanatçı, yazar, zengin, siyasetçi, öğretmen vb) sahip oldukları özellikler nedeniyle, yaşattıkları mağduriyetin geçerli bir nedeni olabileceği algısını yaratabilir. Bu gibi istenmeyen ve kötü olarak tanımlanan davranışlar, genellikle toplumdaki gelir düzeyi düşük, eğitimsiz ve öteki diye tanımlanan grupların üzerine atılır. Ama mesele o kadar basit değildir. Yapılan araştırmalar da bu ayrımın gerçekleri yansıtmadığını kanıtlar. Belki tek bir noktada doğru olabilir. O da fail toplum içinde nüfuz sahibi veya entelektüel anlamda saygı duyulan bir kişi ise, şiddetin üstü daha kolay örtülebilir.

Bahsi geçen yaklaşımın, “seviyordu öldürdü, kız arkadaşını kıskandığı için eve kapattı, kısa etek giydiği için taciz etti, sarhoştu sokak ortasında tokatladı, evi geçindiremediği için bunalıma girip karısını ve çocuklarını bıçakladı…” gibi savunmalardan hiçbir farkı yoktur. Şiddet şiddettir ve tek bir açıklaması vardır; eril iktidarın sunduğu konforlu hareket alanında, içinden gelen her davranışı yapabilme ve elinde bulundurduğu gücü her koşulda sergileyebilme özgürlüğünü kendine hak görme . Bu açıklanmadığında, gün yüzüne çıkarılmadığında ve sorgulanmadığında kesintisiz bir şekilde devam eder.

Tabi ki bir kazık çakıp, erkekleri üzerine bağlayıp altlarına ateş yakalım demiyorum. Bahsetmeye çalıştığım, Türkiye’de Amerika’da Kıbrıs’ta veya dünyanın neresinde olursa olsun, ataerkil sistem devam ettiği müddetçe, devlet yapılanması içinde kadınların sesleri çeşitli mekanizmalarla kısılmaya çalışılıyor. Bu bazen tacizcinin nüfuzu sayesinde, bazen polisin ve mahkemenin işgüzarlığı nedeniyle, bazen de kadınları güçlendirecek mekanizmaların çalıştırılmamasından kaynaklanıyor. O yüzden bunca zamandır yaşadığı şiddet yüzünden konuşamayan kadınlar bırakın açıkça konuşsun ve birilerinin uykusu kaçsın. Adalete ve hukuka o kadar güveniyorsanız, zaten sonunda kimin haklı kimin haksız olduğu ortaya çıkar. Yeter ki cinsel şiddet halı altına süpürülmesin, tartışılsın ve gerçek ortaya çıkarılsın.

 

*Feminist adaletin terazisi - Neşe Yaşın

Kaynak: İfşa Eylemi Saldırı Değil, Eril Şiddete Karşı Savunmadır - Aslı Murat

8. Ara, 2020

Cumhurbaşkanlığı seçimi ardından oluşan hükümetsizlik hâli, beraberinde sistem tartışmalarını da getirdi. Uzun zamandır gündemimize yerleştirilmeye çalışılan “başkanlık sistemi” önerisi, derdimize deva olacak bir reçete gibi sunuluyor. Tabi ki mesele bununla da sınırlı değil. Ayrıca seçim barajının yükseltilmesi de dillere dolandı. Böylece diğerlerine nazaran daha küçük partilerin meclis dışında kalmasıyla, yürütme organının daha kolay şekilleneceği iddia ediliyor. Ama bu görüşlerin hiçbirinin içerisinde, “demokratik değerler” ve Kıbrıslı Rum liderliği ile yürütülen çözüm görüşmelerindeki hassasiyetlerden “siyasi eşitlik” gibi kavramlar tartışılmıyor. Hâlbuki toplumlar arasında kuralacak federasyonda dikkate alınan bu değeri, aynı zamanda kendi toplumumuzda da iyice kavramamız gerekiyor.

Maalesef  bir süredir siyasete dair değerler ve dil yok sayılıyor. Bunun en temel nedenlerinden biri, ideolojilerden arınmış, “temiz” ve salt hukuka uygunluğu gözeten tartışmaların memleket yönetiminde egemen olmasıdır. Hâl böyle olunca kısır bir sürece hapsolmak zorunda kalıyor, “iradeye sahip çıkanlar ve satılanlar” ikileminin oluşmasına zemin yaratıyoruz. Bahsi geçen karşıtlıkların oluşması, bize has bir durum değil. Önemli olan nedenlerini tespit edip, uygulanabilir çözüm önerileri geliştirmektir. Bunun için de siyasi stratejiler oluşturmamız gerekir.

Robert A. Dahl “Siyasi Eşitlik Üzerine” isimli eserinde, ideal demokrasinin temelleri ve siyasi eşitliğin erişilebilir bir değer olup olmadığı üzerinden değerlendirmeler yapıyor. Dahl bu bağlamda, ideal demokrasinin kurulabilmesi sürecinde dikkate alınması gereken noktalara atıfta bulunuyor. Buna göre etkin katılım, oy kullanmada eşitlik, ülke yönetimine dair aydınlanmış bir kavrayış kazanma, siyasi gündem üzerinde nihai denetim uygulama, süreçlere dâhil olma ve temel hakların korunması hususlarına vurgu yapıyor. Tabi ki kitapta daha çok Birleşik Devletler örneğine yer veriyor olsa da, kurduğu şu cümle ile dünya geneline has bir problemi işaret etmiş oluyor: “Politikayla derin bir biçimde ilgilenen yurttaşlar, bir azınlık oluşturur”. Biz, vatandaşların sokakta sürekli siyaset konuştuğunu iddia etsek de aslında siyasi seçkinler tarafından önümüze sunulan yemekler hakkında yorum yaptığımızı kabul etmeliyiz.

Tabi ki bunun tek sorumluluğu toplumun omuzlarına yıkılamaz. Temsili demokrasinin en önemli öğelerinden olan siyasi partiler, enerjilerinin büyük bir kısmını, seçmenlerin oyunu alıp merkezi iktidara gelmeye harcadıkları için, yerel anlamdaki demokrasinin gelişmesine ve siyasetin tabana yayılmasına güçleri kalmıyor! Buna ek olarak diğer örgütlü yapılar da daha geniş kitlelere ulaşabilmek adına gerekli çabayı sarf etmiyor, etki alanlarını geliştirmek ve ideallerini hayata geçirebilmek için stratejiler üretemiyor. Oysaki KKTC gibi başka bir devletin her türlü müdahalesine açık bir ülkeden bahsediyorsak, toplumun tüm kesimlerinin varlığı ve ihtiyaçları yönünde ciddi çalışmalar yapmak gerekir. Aksi takdirde yapılan baskı ve yönlendirmeler neticesinde demokrasimizin zarar görmesi kaçınılmazdır. Ne de olsa doğa boşluk tanımaz.

Yasa önünde her yurttaş seçme – seçilme hakkına sahip olsa bile, içinde yaşadığımız sosyal ve ekonomik koşullar, siyasi kaynaklara erişim yönünde herkese eşit imkânlar sunmamaktadır. Bu sebeple çoğu zaman yoksulların, kadınların, lgbti bireylerin, engellilerin, göçmenlerin, azınlıkların ve diğer ötekileştirilen grupların ihtiyaçlarını gözeten politikaların hayata geçirilmesi çok zor olur. Kıbrıs’ın kuzeyi özelinde düşünüldüğünde, bugüne kadar söz konusu alanlarda ciddi anlamda çözüm üreten bir yönetimin oluştuğunu söylemek mümkün değil. Hâliyle özellikle yoksullar ve göçmenler, kendilerine göre yaşadıkları adaletsizlikleri güçlü duygularla açığa çıkarırlar. Dahl bu gibi durumlarda, söz konusu kesimlerin kimi zaman barışçıl kimi zaman şiddete başvurarak, bireysel veya örgütlü bir şekilde hareket ederek adil dağılımı gerçekleştirmek için eylemde bulunduklarından bahseder. Eğer içte kurduğunuz temsili demokrasi düzeni, bu gibi kesimlerin ihtiyaçlarını gözeten bir yerden şekillendirilmezse, o zaman öfke duygularına en iyi şekilde hitap edenler etrafından örgütlenir ve onları desteklerler. Bunun yöntemini en iyi kurgulayanlar da genellikle milliyetçi ve dini değerleri kullanarak siyaset yapanlardır.

Adamızın kuzey yarısındaki tartışmalara bu gözlükle bakıldığında, iradesine sahip çıkanı da – iradesini “sattığı” üzerinden eleştireni de daha kolay anlayabilir ve tanımlayabiliriz. Şu anki ezberimize saplanıp kalırsak, kimin ekmeğine bal süreceğimiz bellidir. Özellikle “türk – kıbrıslı” üzerinden politika yapan,  bu ikiliği bizzat kendi sözleri ile körükleyen YDP yetkililerinin, ters köşe yapıp birileri tarafından kutuplaşma yaratıldığını ve bu sebeple toplum içinde çatışma çıkabileceğini söylemesi de manidardır. Yine aynı parti yetkililerinin genel seçimin ardından seçmenlerine seslenerek “artık sizin de temsilcileriniz mecliste, sizin de sesiniz burada” gibi açıklamalar yapmaları da bu kurgunun bir parçasıdır.

Sonuç olarak, yolu hakiki anlamda demokrasiden geçen, siyaseti seçkin kesimlerin oyuncağı olmaktan çıkarıp daha geniş katılımlı bir hâle getirmek için çaba sarf eden ve barışın gerçekleştirilmesini hedefleyen kesimlerin, siyasetsizlik bataklığını kurutmaları gerekir. Son zamanlarda iyice erozyona uğrayan demokrasimize sahip çıkmak ve daha güçlü bir şekilde mücadele edebilmek için başka çaremiz yoktur. Tabi ki bunu yaparken, sadece kendi sesimizi duyan kulaklarımızı dışarıya açıp kibrimizden kurtulmalı ve konforlu alanlarımızı terk etmeliyiz. Unutmayalım ve her daim hatırlayalım: Bu ülke ve üzerinde yaşayanlar, bir grup faşist ve ganimet yiyicinin eline bırakılamayacak kadar değerlidir.

Kaynak: Siyasetsizlik Bataklığındaki Temsili Demokrasiyi Ters Yüz Etmeliyiz - Aslı Murat

24. Kas, 2020

Yarın 25 Kasım. Ülkelerindeki diktatörlüğe karşı mücadele eden Mirabal kız kardeşlerin öldürülmelerinin 60. yıl dönümü. Bu olayın yaşandığı gün, Birleşmiş Milletlerce 1999 yılında kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması için uluslararası mücadele günü olarak ilan edildi. Tabi ki eril şiddet o gün başlamadı. Kadınların cadı diye yakıldığı Orta Çağ hikâyelerini hatırlayın veya daha da eskiyi. Tarih anlatımında kadınlar uzun yıllar yok sayıldığı için hem başarıları hem mağduriyetleri geç dönemlerde bilgimize gelebildi. Bu yüzden çoğu zaman kazandığımız hakların (oy hakkı gibi), birileri tarafından bize bahşedildiği yanılgısı yaratıldı. Oysaki gerçek farklıydı. Her türlü hak, yürütülen mücadeleler sonucunda elde edildi ve ediliyor.

Ataerkini sarsan ve meşruluğunu sorgulatan bir duruş sergileyen, söz söyleyen ve davranışta bulunanlar, iktidarlar tarafından her daim kötücül olarak tanımlandı. Yavaş yavaş kendilerini ideolojik olarak açıklamaya başladıklarında ise,  yol haritaları olan feminizm şeytanlaştırıldı. Zaman zaman esas “kavgayı” bölen burjuva hareketi olarak lanse edilip itibarsızlaştırılmak istendi, zaman zaman ise liberal bakış açısıyla salt yasal eşitlik anlayışına sıkıştırılmaya çalışıldı. Muktedirler bununla da yetinmedi, kadınları belli kategorilere ayırarak kontrolü ellerinde tutmak için “vitrin siyasetini” sahneye sürdüler. Böylece hem demokrat ve eşitlikçi görüneceklerdi hem de kendi sözlerini çoğaltılmasına imkân yaratacaklardı. Günümüzde siyaset arenasında kimi kadınların makbul kabul edilmesi kimilerinin ise uzak durulması gereken “orta çağ cadıları” olarak tanımlanması, tam da bu fikir üzerinden şekillenir.

Haklarına sahip çıkan ve var olan adaletsizliğin temelindeki eril konforu deşifre edenlere, sempati ile bakıldığını söylemek mümkün değil. Hâliyle bu çatışma alanında hayatta kalmak da zorlaşır. Çünkü daha farklı stratejiler geliştirip, önü tıkanan yolu açmanız gerekir. Bu noktada sevgili Şirin Tekeli’nin sözleri aklıma gelir: “Kadın mücadelesi bitimsizdir; çeşitlenir ve büyür”. Kıbrıs’ın kuzeyindeki feminist mücadele tarihine de bakıldığında, aslında bu saptamanın ne denli doğru olduğu ortaya çıkar. Dünden bugüne pek çok sorunla baş etmek zorunda kaldık. Gerek kendi aramızda yaşadığımız tartışmalar gerekse bizlere yöneltilen eril şiddetin dozunu her geçen gün arttırması, hareketin yok olmasına neden olamadı. Dönemsel düşüşler ve karşıtlıklar yaşansa da, gerek bedenimize gerekse ülkemize yönelen baskılara karşı sözümüzü söylemeye devam ettik. Farklı örgütlenme deneyimleri yaşandı, feminist söz gittikçe daha da renkli bir boyuta taşındı. Böylece sorunlara yönelik üretilen cevaplar, tek düze bir yerden değil, çeşitli kollardan beslenen bir ırmak gibi akıp gitti ve gidiyor.  

Bugüne kadar yürünen yol düz değildi. Önümüze birçok engel çıktı. En büyüğü de ülkedeki ataerkil yapının, cinsiyet eşitsizliği noktasında hayalet gibi davranmasıydı. Yıllarca böyle bir sorunumuz olmadığı safsatası ile baş etmek zorunda kaldık. Önceleri sosyal haklar üzerinden yürütülen mücadele (ücretsiz kreş, ev bakımı hizmeti vb) ardından siyasi ve yönetim kadrolarında temsil adaletsizliği ve ev içindeki cinsiyetçi aile yapısı - iş bölümüne yöneldi. Sanırım son olarak, aslında başından beri varlık gösteren şiddete karşı başkaldırıya varabildi. Hâlbuki şu günlerde Polonya ve Türkiye gibi ülkelerde dini baskı ile tartışma konusu yapılan İstanbul Sözleşmesi’ne bakıldığında, yaşanan her şiddetin kaynağında eşitsizlik olduğu ortaya çıkıyor. Yani her ne kadar kadınlar şiddeti bu ülke bazında geç tartışmaya başladıysalar bile, öncedeki yıllarda açılan eşitlik mücadelesi yolu, ister istemez yok sayılan şiddetin de önüne taş koydu.

Uzun bir süredir, alanda çalışan aktivistler ve örgütlerin uyarılarına rağmen, kadına yönelik erkek şiddetini ortadan kaldırıcı doğru düzgün adım atılamadı. Bu konuda çalıştırılması gereken mekanizmaların yasaları (özellikle TOCED Yasasının gereklilikleri)  raflarda kaldı, toplumsal zihniyetin eşitliğe duyarlı bir şekilde dönüştürülmesi için eğitim kurumlarında uygulanacak müfredat geliştirilmedi, kısacası idareciler kadınları maruz kaldıkları şiddette yalnız bıraktı. Bedenimize dönük saldırılarda kayıtsız kalanlar, Kıbrıslı Türk toplumunun iradesine yönelen kepazeliğe da gözlerini kapadı.

Kıbrıs’taki feminist mücadelenin çerçevesi sadece beden politikaları üzerinden  yürütülmedi. Evet, sırf kadın olduğumuz için pek çok ayrımcılığa uğruyor ve buna bağlı ortaya çıkan şiddeti bizzat deneyimliyoruz ama ülkemize yönelik yapılan baskıların ataerkil yönünü de görüyoruz. Tayyip Erdoğan’ın milliyetçi ve militarist şiddeti körüklemek adına, Kıbrıslı Rumlar ile nüfusumuzu eşitlemek için Kıbrıslı Türk kadınlara yönelik “5 çocuk doğursunlar” dediğini hiç kimse unutmadı. Tabi ki bununla da kalmadı. Son zamanlarda demokratik düzenimize yönelik, önceki yıllara nazaran daha açık saldırılar gerçekleştirildi. En son geçen hafta, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkımız keyfi şekilde sınırlandırılmak istendi.

Yazının başında bahsettiğim Mirabal kardeşleri hatırlayacak olursak, feministlerin sadece “kadıncıl işler” yapmadıklarını, her türlü alanda yaşanan eşitsizlik, adaletsizlik ve hak ihlâlleri üzerine ses çıkardığını fark edebiliriz. Geçmişte olduğu gibi bugün, biz de bireysel anlamda kadın olarak deneyimlediğimiz şiddete, varlığımızda yaşanan erozyona karşı öfkeliyiz. Ama farkındayız ve  sorunların kaynağının ne olduğunun bilincindeyiz.  Bu noktada sözü Sara Ahmed’in “Feminist Bir Yaşam Sürmek” isimli kitabındaki şu satırlara bırakmak istiyorum: “Hâlâ acı çekiyor, hayal kırıklığı ve öfke hissediyor, bu hisleri daha fazla dikkat ettikçe daha çok hissediyor olsanız dahi farklı bir tarafa yönlendirilirler. Bilgi bu yönlendirme başarısıdır. Hisleriniz ne karşılaştığınız meçhul bir yabancıya (veya sadece ona) ne de bir şeyin izin verdiğiniz için size (veya sadece buna) yönelir; örtbas ederek bu şiddeti yeniden üreten bir dünyaya yönelir”. Özellikle içinden geçtiğimiz dönemde öfkemizin yaratıcı bir şekilde harekete geçmeye doğru evrilmesi gerekiyor. Hem toplum içinde kadınların güçlenmesi hem de yaşadığımız coğrafyada söz sahibi olabilmek için başka bir şansımız kalmadı. 

__________________________________________________________________________________

Not: Kıbrıs Feminist İnisiyatifi, yarın akşam (25 Kasım) saat:17.00’de Kuğulu Park’ta, ataerkini ateşe verecek. Sen de öfkeni eyleme dökmek istiyorsan evde oturma, bize katıl…

Kaynak: Öfkeyi ateşlemenin yolu eyleme geçmektir - Aslı Murat