6. Tem, 2020

Yaklaşık 2 hafta önce “entrikalı pembe dizi” kıvamında yaşanan “özel jet krizini” değerlendirdiğimizde, hükümetin büyük bir darbe aldığını söyleyebiliriz. Dağılan gündemi toparlamak ve ayağa kalkabilmek adına, “2. Toplumsal Dayanışma Paketi”ni açıklasalar da, bir adım ileri gidemedikleri ortada. Sözde açılan sektörler, günbegün dibe doğru çöküyor. İşsizlerin sayısı artıyor, yoksulluğun hanesine bir çentik daha atılıyor. Hükümet sadece toplantı yapıp karar aldığını açıklıyor ama somut bir ilerleme yok. Paket içerisindeki 12. Madde ile, Anayasadaki kuvvetler ayrılığı prensibine aykırı bir şekilde, yargı kararlarının ötelenmesi ise durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Bununla birlikte borçlu kesimlerin nefes alacağını iddia eden hükümet, aslında en büyük kötülüğü mahkeme kararlarını erteleyerek yapıyor. Çünkü faizler yerli yerinde duruyor ve ödenene kadar da birikmeye devam ediyor. Ayrıca küçük esnafın soluk borusunu da tıkıyor. Kısacası hem hukuka aykırı hem de borçlunun, küçük esnaf alacaklının zararına olan bir tablo ortaya çıkıyor. Bu durum karşısında bir meslek örgütü olan K. T. Barolar Birliği, kararda ısrar edilirse yargı yoluna başvuracağını açıklıyor.

Her zaman olduğu gibi, sorunların esas nedenini görmekten kaçma – onları yok sayma yöntemi tercih ediliyor. Bu noktada atılması gereken adım, faizleri düzenleyen bir yasa olmalıdır. Gerek Bakanlar Kurulu gerekse tek tek milletvekillerinin, bu durumu değerlendirmesi gerekir. Eğer “alacak – borç ilişkilerine” dair gerçek bir çözüm üretilecekse, buradan başlanmalıdır. O zamana kadar da sadaka gibi verilen 1,500 TL yardımların devam ettirilmesi gerekir. Ama ne mümkün. Kapasitemiz onu karşılayamaz. Yöneticilerin sergilediği illüzyonun aksine, KKTC devleti, vatandaşlarının ekonomik ve sosyal anlamda insan onuruna uygun yaşamaları için gereken güce sahip değildir. Bu durum covid-19 pandemisi öncesinde de böyleydi, sonrasında da böyle olmaya devam ediyor.

***

Peki ya sağlık sistemi?

Kıbrıs’ın  güneyine kontrollü geçişlerin başlaması ile birlikte bir diğer sorun ortaya çıktı. Ücretli PCR testi yapma kuralı, geçişlerin zorlaştırılması üzerinden yorumlandı. Ama esas papara, bu hizmetin Türkiye’den geleceklere ücretsiz bir şekilde sunulacağı kararının ardından koptu. Yıllardır bu ülkede vergisini ödeyen, sigorta primlerini yatıran vatandaşlara bu zorunluluğun getirilmesi kabul edilebilir değildir. Özellikle sosyal sigorta primlerindeki sağlığa aktarılması gereken payın nereye gittiği konusu, yıllardır tartışılmaktadır. Devlet hastanelerinin özellikle teçhizat bakımından yetersizliği, bu yöndeki soru işaretlerini destekler niteliktedir. Aslında devlet, yatırımı alıyor ama sağlığa bir kuruşluk katkı sağlamıyor. Bugün pandemi hastanesinin bir türlü yapılamaması, solunum cihazlarının bağışlar sayesinde arttırılabilmesi vb gibi pek çok nokta, sağlıktaki sistemsizliği kanıtlar. Ekonomideki illüzyon, doğal olarak sağlığa da yansımakta, derme çatma kurulan yapı her gün bir doktoru istifa etme noktasına getirmektedir. 

Yarın 1 Temmuz. Son yapılan değişikliğin ardından, çifte PCR uygulaması ile Türkiye’den adaya karantinasız gelişlerin başlayacağı tarih. Dün öğrendiğimiz kadarıyla, Tabipler Birliği söz konusu kararın iptal edilebilmesi ve o zamana kadar yürürlüğünün durdurulması için Yüksek İdare Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkemenin vereceği karara göre, ortalık daha da karışacak. Barolar ve Tabipler Birliğinin bu denli hızlı hareket ediyor olması da yeni bir çıkış yolu olarak yorumlanabilir. Geçmişe nazaran bugün, meslek örgütleri daha sıkı bir şekilde çalışıyor.

 Bir tarafta ekonomik düzlüğe çıkmak için bel bağlanan “kumar ağırlıklı turizm” diğer tarafta ise devletin sağlık sistemindeki güçsüzlüğünü yakından takip eden doktorların uyarıları. Bu koşullar çerçevesinde adaletin terazisinin ne yönde karar vereceğini bekleyip göreceğiz. Umarım o an’a kadar, sürecin başından beri sorumluluklarını yerine getirmeyen ve trajikomik bir filmin setindeymişiz hissi uyandıran “UBP – HP Hükümeti” gerekeni yapıp karantinasız gelişlere yönelik kararını değiştirir. Çünkü ekonomik batıştan dolayı yeni bir kapanma yaşayamayacağız ve  sağlık sisteminin yetersizliğinden dolayı birçok insan hayatını kaybetme noktasına gelebilecek. İşte o zaman çok geç olacak.

 

Kaynak: KKTC’nin ekonomik gücü bir illüzyondur - Aslı Murat

16. Haz, 2020

12 Eylül askeri darbesinin siyaseti canavarlaştırdığı ve buna bağlı olarak toplumsal çürümeye yola açtığı yıllarda, Türkiye sineması da renkli görüntülere sahne oldu. Bir tarafta komik porno diye tabir edilen filmler türerken, diğer tarafta da içinde yaşanılan aymazlığa karşı üstü kapalı göndermeler içeren filmler çekildi. Bunlar arasında sayabileceğim en güzel örneklerden biri, 1980 yılında beyaz perdeye aktarılan “Banker Bilo” isimli yapıttır. Şener Şen, Eşkıya’daki (rahmetli dedemin son dönemlerine tip olarak benzeyen) Baran karakteri ile gönlümde taht kurmasına rağmen, Banker Bilo’daki Maho tiplemesinin önemi de azımsanamaz. İkiyüzlülük, kendi menfaati için her türlü değeri kolayca yok sayma, karşısındakileri aptal yerine koyma, genel yararı değil belli zümrelerin çıkarlarını göz etme; kısacası sonuca giden her yolu mübah sayma gibi özellikleri içeren, daha da uzayabilecek bir listeyi işaret eder.

“Acaba konu nereye varacak”, diye düşünenler olacaktır. Hepimizin malumu olan meseleye geleceğim. 14 Haziran 2020 Pazar günü, Yenidüzen büyük bir başarıya imza attı. Gazete manşetinden verilen haberde; Covid-19 pandemisine bağlı alınan önlemlerin tartışıldığı bir dönemde, “özel izinle” ellerini kollarını sallayarak – karantinasız – tıbbi test yapılmadan bir grup insanın adaya giriş yaptığı aktarıldı. Hem de bu kişiler, Dünya Sağlık Örgütü’nce sunulan rakamlara göre, günlük tespit edilen hasta sayısının 1500’ü geçtiği ve güvensiz ülke kategorisine alınan Türkiye’den geldiler. Bunu ayrıca belirtmemin sebebi, hükümet eden UBP ve HP yetkililerinin, toplum sağlığını çok fazla önemsemesi (!) ve günde 2 - 3 bazen 0 vaka çıkan Kıbrıs’ın güneyine çalışmak için geçen vatandaşlarının girişlerini karantina kuralına bağlamasından kaynaklanır. Yani aynı hükümet, vatandaşı olmayan ve bulaşma riskinin katbekat fazlasına sahip bir ülkeden gelen kişilerin girişini hiçbir kurala bağlamayabiliyor. Yukarda belirttiğim filmde, Maho’nun Bilo’ya sarf ettiği sözler de burada anlam buluyor. “Evet yaptım ama sor bakalım niye yaptım?”

KKTC Hükümeti: Maho

Haberin yayınlanması ile birlikte sosyal medya çalkalanmaya başladı. Toplum rahatsız. “Mademki sağlığı önemsiyordunuz, bu da neyin nesidir?” diye soruyor insanlar. Ardından beklenen gerçekleşiyor ve bir küs bir barışık hükümet kanatları, ötekini suçlayıp kendilerini savunmaya başlıyorlar. HP çok bilindik bir yöntemle sahneye çıkıyor. İlk etaptaki: “Bizim haberimiz yok. Bir hata olmuşsa UBP’den kaynaklanır” tadındaki açıklamalar, ertesi gün yerini “Dinledik, anladık” yönündeki cümlelere bırakıyor.

 Tüm bu karmaşa ile baş edemeyecek iktidarsız hükümet, kaçak olarak ülkeye giriş yapan kişileri apar topar, gününden önce gönderiyor. Niye kaçak diyorum? Çünkü dün Meclis’teki soruları yanıtlayan Başbakan Yardımcısı ve Dış İşleri Bakanı Kudret Özersay, açıkça, bahse konu kişilerin gelişleri ile ilgili bir bakanlar kurulu kararı alınmadığını söyledi. Bu durumda yasal bir girişten bahsedemeyiz. Kısacası kurallara aykırı, hukuksuz bir durum ortaya çıkıyor. O ana kadar gerek Turizm ve Çevre Bakanı Ünal Üstel gerekse Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Tolga Atakan top çevirip, bu durumu itiraf edemeseler de, Özersay “masum – temiz çocuk” rolünü korumak için konunun hukuksuzluğunu açıkladı.

Dün Meclis’te muhalefet vekillerinin yönelttiği sorular karşısında Başbakan Ersin Tatar, Özersay, Üstel ve Atakan bolca terledi. Sağlık Bakanı Ali Pilli kendisini ilgilendiren hususlara dair cevap vermek için kürsüye teşrif ettiğinde, gandır çocuğu da Taksim istesin modunda, “kimse ile görüşmediler, merak edilecek bişey yok” mealinde cümleler kurdu. Kamusal yarar çerçevesinde, kendilerine teslim edilen temsili görevleri uygulamaları gerekirken, hemen hepsi sıkıştıkça kürsüyü terk etti. Ardından yeniden sahneye çıktılar. Sonuç itibariyle, bakanlıklarının görev tanımlamalarını aktarmaktan başka hiçbir hususta cevap vermediler. “Bu bizim konumuza girmiyor, bilmiyoruz, ilgili bakan arkadaş anlatsın” şekilde sıralanan cümleler, acınası ve kahrediciydi. Ülkeye izinli gelişleri belirleyen önceki Bakanlar Kurulu kararlarında yer alan bilgiler, muhalefet vekilleri tarafından mevcut durum özelinde de soruldu. Kişiler hangi sıfatla geldiler? PCR testleri yapıldı mı? Karantina süresi olarak belirlenen 14 günlük döneme neden uyulmadı? Gümrükçüler neden özel uçağı denetlemedi? İddia edildiği gibi ihaledeki teminat süresini uzatmak gerekiyorsa, mesai saatleri dışında bir dönem (haftasonu) niye tercih edildi? Bu kişiler niye kumarhane arabası ile havaalanına ulaştırıldı, basın özgürlüğü hakkını hiçe sayarak neden gazeteciler havaalanına alınmadı? Ayrıca Lapta Belediyesi’ne yapılan vurgular sonrasında belediye başkanının bilgisizliği beyan etmesini çürütebilecek hiçbir açıklama yapılmadı. Umarım kendilerine oy veren şeçmen de bunu iyice gözlemlemiştir. Çünkü toplum olarak aklımızla ve geleceğimizle dalga geçen siyasilere yönelik bir cevap vermeyip bunu da sineye çekersek, burnumuzun direğini kıran pis kokulara daha da fazla maruz kalacağımız kesindir.

En acil ihtiyaç: Sağa sola yalpalamayan, net ve kararlı bir muhalefet

Aslında yaşananlar çok da şaşırtıcı değil. Zaman zaman değişen hükümetlerde, benzer uygulamalar ile karşı karşıya kalıyoruz. Aradaki fark, yapının kurucusu olan UBP ve onun şu anki yancısı HP’nin bunu alelade yapmasıdır. Sorun, yaşananların salt hukuksuzluğu yani izinli gelişe ilişkin yürürlüğe giren bir Bakanlar Kurulu kararının  mevcut olmaması üzerinden değerlendirilemez. Mücadele edilmesi gereken esas nokta, politiktir. Her türlü konuda tıkanma noktasına gelen ve artık bir adım dahi ileriye gidilemeyen KKTC sistemidir. Mevcut durumda, çöplükten başka bir şey üretme kapasitemiz kalmamıştır. Aynı yol üzerinde yürüdüğümüz sürece ya kokuşmuşluğa katkı sağlayacak ya da karşı çıktıkça oyun dışı bırakılacağız. Bu sebeple daha yüksek sesle konuşan, basın – kürsü açıklamasının ötesine geçen, sokağı da harekete katan, sağa sola yalpalamadan net olabilen ve adanın tamamına seslenen bir muhalefete ihtiyacımız vardır. 

 

Kaynak: “Sor bakalım niye yaptım?” - Aslı Murat

2. Haz, 2020

ABD’nin Minnesota eyaletine bağlı Minneapolis kentinde, sokak ortasında yaşadığı işkence sonucunda hayatını kaybeden George Floyd için, dünyanın pek çok şehrinde sokak eylemleri gerçekleştiriliyor. Öldürülenin siyah biri olması ve Amerikan devletinin ırkçı yapısı göz önünde bulundurulduğunda, öncelikli tepki ırkçılığa karşı şekillendi. Sokakta atılan sloganlar ve yapılan konuşmaları dinlediğimiz zaman, yaşananın münferit bir olay – bir anlık hiddet olmadığını çok iyi anladık.

Mevzu aslında çok daha derinlerde, zihniyetlerde meşrulaşan ırkçılık ve yabancı düşmanlığından zuhur ediyor. Öteki diye tanımlanan insan gruplarının aşağı görülmesi, onlar üzerinden suçluluğun doğallaştırılması ve her türlü muameleyi hak ettikleri yönündeki anlayış, söz konusu şiddetin yaşanmasına neden olur. Ülkede yaşayan yabancı, toplumsal hiyerarşinin alt kademelerinde yer alan  ve yoksul insanlar söz konusu olduğunda kafamızda bir algı canlanır. “Polis niye boş yere zor kullansın ki? İlla ki bir suç işlemiş, kamu düzenini bozmuştur. Genel toplumun huzurunu korumak için, kimi hak ihlallerinin yaşanması da normaldir . Her şey temiz bir toplum için”. Gerek ırkçılık gerekse milliyetçilik o kadar doğallaştırılmış ve Nazi toplama kamplarındaki uygulamalara endekslenmiştir ki, bugün yapılanlara o gözlükle bakmamız kolay olmuyor. Hasbelkader öyle bir dönemden geçiyoruz ki, nefes almak ayrı bir öneme sahip. Covid-19 virüsü ciğerlerimize yerleşip, bedenimizi soluksuz bırakıyor. ABD’deki son olay da manidar bir şekilde benzer bir noktaya vardı. Floyd’un sokak ortasında polis memuru tarafından boğazına bastırılması neticesinde nefessiz kalması ve “nefes alamıyorum” demesi de, gaz odasında değil ama sokak ortasında boğularak öldüğünün kanıtıdır.

Amerika’nın bir kentinde başlayıp, İngiltere – Berlin – Kopenhag gibi Avrupa şehirlerinin sokaklarına taşan dayanışma dalgasının, salt ırkçılıktan kaynaklandığını düşünmüyorum. Tabi ki kıvılcım oradan parlamıştır. Bu şekilde bir araya gelebilmek, içinden geçtiğimiz ekonomik ve sosyal sistemin dişlileri arasına sıkışıp kalanların, farklı alanlarda nefes almalarının mümkün olmamasından kaynaklanır. Kısacası ırkçılık ve yabancı düşmanlığının, neoliberalizmin yarattığı yoksulluk ve işssizlikle ne kadar kol kola gittiği, bu dönemde çıplak bir şekilde ortaya serilmiştir.

 

Kıbrıs’ın kuzeyi masum mu?

Memlekete baktığımızda da benzer sahnelerle karşı karşıya kalıyoruz. Başbakanımız Ersin Tatar 23 Mart 2020 tarihinde bir açıklama yapmış ve “Kıbrıs’ın kuzeyinde okuyan Afrikalı öğrenciler için: “Bu kişileri kim getirdiyse sorumluluğu da onlardadır. Üniversite getirdiyse üniversite, çalışma için geldiyse o. Bu kriz öncesinde de bu durum sıkıntıydı şimdi daha büyük bir sorun olarak karşımızda duruyor. Bu bir fırsat olabilir, bunları temizlemek lazım. Bu ırkçılık değil ama kendi vatandaşlarımızı korumamız lazım” demişti.

Tabi ki mesele sadece siyasiler özelinde değerlendirilemez. Devletin pek çok kademesinde, kurum ve kuruluşunda, teşkilatında görev yapan kişilerin zihniyeti de çok farklı değildir. Toplum mu? Kendi haklarına dokunulmadığı sürece üç maymunu oynayan bir kalabalıktan bahsedebiliriz. Bir suç işlendiğinde, olayın unsurlarına göre tahminlerde bulunuruz. Mesela narkotikle ilgili meselelerde kesin siyahların bir parmağı vardır, cinsel suçlarda ise Türkiye’den adamıza gelen şahısların. Devlet tarafından sakıncalı ilan edilen kitapları barındıranlar da Kürtler (hâlâ vatan haini terörist diyenler de var). Kıbrıslılar olarak Kürtlere daha bir sempati ile baktığımızı söylemem mümkün. Bunlar zihnimize çok yoğun bir şekilde yerleştiği için örnek vermek istedim. Daha pek çok etiketleme mevcuttur. Bizim burada geliştirdiğimiz algı, Amerika’da siyahlar – Avrupa’da göçmenler üzerinden şekillendirilmektedir. Sorunu bu boyutu ile ele alacak olursak ve aslında suçlar ile milllet ve ırk arasında bir bağ kurmazsak, bir adım ileri gidebileceğimizi düşünüyorum. Cezaevinde bulunan insanların özelliklerine bakıldığında bu yorumu yapmak çok doğal, eskiden bu kadar suç yoktu diyenlerinizi duyar gibiyim. Evet artmış olabilir ama bunun nedeni, ülkedeki nüfusu kontrol edemeyen KKTC düzenidir. Belli insan gruplarını hedef hâline getirerek ve kafamızda kriminalize ederek sorunu çözemeyiz. Aksine faşist siyasetin güçlenmesine ve birbirine kenetlenmesine imkân yaratırız. Mesela  YDP’nin yoksullar ve göçmenlerin ötekileştirmesine yönelik politika gelişitirmesi de bundan kaynaklanır. Nasyonel sosyalistlerin örgütlenme yöntemlerini düşündüğümüzde, bu durum şaşırtıcı değildir.  

Söz konusu alandaki ikinci önemli nokta, öteki diye tanımlanan grupların suça maruz kalmaları durumunda ortaya çıkan keşmekeştir. Devlet bunun takibini yapmasa da, sosyolojik araştırmalara – proje raporlarına yansıyan pek çok veri, Kıbrıs’ın kuzeyinde yabancı işçiler – öğrenciler bünyesinde insan hakkı ihallerinin yaşandığını kayıt altına alır. Konuyu Amerika örneğinden açtığımız için oraya dönük bir saptama yapmak isterim. Pek çok siyahi kadın öğrencinin, seks köleliği üzerinden insan ticareti mağduru yapıldığını, sokakta tacize uğradığını söylemek mümkün. Gece kulüpleri üzerinden gerçekleşen insan ticareti? Bu meselenin bir bölümü. Her ne hikmetse konu biz olmadığımız sürece susuyoruz. Belki birebir ırkçılık yapmıyor ama görünmez olan acıları görünür kılmak için küçük bir azınlık dışında kılımızı kımıldatmıyoruz.

 

Omorfo’daki mevsimlik işçiler ve insan ticareti

Geçtiğimiz haftalarda Omorfo’daki portakal bahçelerinde çalıştırılmak için ülkemize getirilen mevsimlik işçilerin dramı ile sarsıldık. Nefes alınamayacak koşullarda barındırılan, emekleri sömürülen ve büyük bir çoğunluğunun kadın ve çocuk olduğu insanların konuştuğu videoları hepimiz izledik, paylaştık.  Çok üzüldük. Ama o kadar. Hepimiz biliyoruz ki, bu insanlar her sene geliyorlar ve bu koşullarda yaşayıp, iki kuruş para kazanıp ülkelerine dönüyorlar. Kimse de dönüp bakmıyor, denetlemiyor. Bu seneki karantina koşullarından dolayı gidişleri mümkün olmayınca olay patladı. Az biraz araştırma yapınca, konunun daha da vahim olduğunu kavradım. Uzun yılardır uygulanan sisteme göre; işçiler buraya gelmeden, iş bitiminde ödenmek koşuluyla borçlandırılıyor ve Türkiye’deki aracı tarafından kendilerine senet imzalatılıyor (bu zaten klasik insan ticareti öyküsünü başlatıyor). Kıbrıs’a vardıklarında onlardan sorumlu olan kişi de, günlük yevmiyelerinin yarısını alıyor. Gündelikleri 60 TL. 30’unu kendilerine alabiliyorlar. Borç senedini ödedikten sonra ellerinde kalan da emeklerinin karşılığı oluyor. Yaşatıldıkları mekanların içler acısı durumu, çocukların o koşullarda istismara açık olması konularına hiç girmiyorum. Sadece belirtmeye çalıştığım, bu ülkede nefes alabilmek de o kadar kolay değil.

Son olarak, kendi insanına bile bakamayan bir devletten ne bekleyebilirsin ki diyenler olabilir. Sen de abarttın, en azından sokakta insanlar öldürülmüyor, açlıktan – evsizlikten kırılanlar yok diye de düşünebilirsiniz. Tüm bunlara birkaç soru ile karşılık verebilirim. Nereden biliyorsunuz? Evinde ölü şekilde bulunan kaç tane öğrenci haberi okuduğunuzu hatırlıyor musunuz? Peki ya işçilerin yaşam koşulları, güvencesiz ve güvenliksiz çalıştırılanlar? Henüz bu sorunlar kapımızı çalmadı diye, yok sayamayız. Ama önümüzdeki dönemde yaşanacak ekonomik ve sosyal yıkımlar neticesinde, pek yakından tanıklık edeceğiz. Er ya da geç o yumru, öyle ya da böyle boğazımıza oturup nefesimizi kesecektir. O yüzden birlikte nefes almayı öğrenmemiz gerekir.

Kaynak: “Nefes almak” dediğin nedir ki? - Aslı Murat

19. May, 2020

Bir sahnedeyiz. Bizi idare edenlerin aldığı kararlar, oyunumuzun senaryosunu oluşturuyor. Çoğu zaman şikayet ediyor, koltuklarda oturan isimlere göre tepkimizin boyutunu belirliyoruz.  Kimse mensubu olduğu partiyi açıkça eleştirmiyor. Aynı hata, başka bir siyasi parti tarafından yapıldığında ise yer gök inliyor. Oysa ki ortaya çıkan icraatlar arasında sadece nüanslar var. Çünkü bağlıyız, bağımlıyız. Sonuçta kasanın sahibi değiliz. Düdüğü üfleyen her daim aynı iken, O’nun çaldığı  notaları kalabalıklara ulaştıran hoparlörler değişebiliyor. Tabi ki haklarını yememek lazım. Bir grup, zaman zaman çalınan ezgiye karşı çıkıyor veya  farklı şarkılar önermeye çalışıyorsa da başaramıyor. İnat ettiklerinde de kapı dışarı ediliyorlar.

Siz bıkıp usanmadan, çemberin içi ve dışı kadar, en ortası var deseniz de, olmuyor. Çünkü “orta” diye tabir ettiğiniz alanı, siyasal manada şekillendirmek mümkün değil. Adeta bir ucube. Yanlış anlaşılmasın kastım, ideolojik kitapların bize sunduğu yolları kutsallaştırılıp, uygulamak değil. Özellikle gençlerin, iktidara odaklanmaması ve bir mevki elde edip onun sunduğu imkanların yarattığı illüzyona kapılmamasından bahsediyorum. Toplumsal dönüşümü hedeflemek gerekiyor. Aksi takdirde eleştirilen çürümüşlüğe kapılmak işten bile değil.

Karantina sürecinde dillere dolanan “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” cümlesi ile başlayan yorumlar, sanırım çok kısa bir zamanda çöp tenekesini boyladı. Çünkü ne toplum ne de siyasiler, başka bir dünyayı kurabilmek için en ufak bir kıpırdanış içinde değiller. Hatta “normale” dönmek için büyük bir çaba harcıyoruz. Sokağa çıkma yasaklarının ve kamu – özel sektör çalışma koşullarının eski hâline döndürülmesiyle birlikte, hiç vakit kaybetmeden pausedan play tuşuna bastık. Açılışın ilk günü mağazalara akın başladı, kimi restaurantların telefonları kilitlendi. Hatta şimdi akıl yürütülen en önemli konu, casino sahibi büyük otellerin turizme açılması. Ha tabi, onlar batarsa turizme dayanan ekonomimiz zarar görür, değil mi? Tamam, o zaman havasız, basık ve yakın temas kurulan casinolar kapalı kalıp, bu sene oralar da diğer butik oteller gibi casinosuz çalışsınlar. Olmaz mı? Yoksa bizim turizmimiz ve ekonomimiz kumara mı dayanıyordu?

Elimden geldiğince Meclis Tv’yi izliyor, memleketi yöneten ve ona muhalefet eden kesimlerin gelecek tasavvurlarını anlamaya çalışıyorum. Maalesef yazının başında bahsettiğim oyunun dışına çıkan insan sayısı çok az. Hâl böyle olunca, örgütlenip toplumu da etkisi altına alabilecek bir enerji yaratılamıyor. Üretimden koparılışımız, siyasal alana da yansımış durumda. Rahimde sıkışıp kalmış ve bir türlü çıkış yolu bulamayan fetusü andıran bir durum hâkim. Sanırım henüz konfor alanlarımızın dışındaki diyara ulaşmak için gereken  cesarete sahip değiliz ya da yeterince tükenmedik.

Ama önümüzdeki aydan itibaren özellikle orta sınıfa (üst tabaka düze çıkmanın yolunu her zaman bulur) mensup kesimlerde yaşanacak iflaslar ve özel sektöre bağlı işsizlik, üzerimizde kara bulutların uçuşmasına neden olacak. İşte o noktada neler yaşanacak bilmiyorum. Eğer şu anki hükümete alteratif olmak ve gerçek anlamda bir toplumsal dönüşüm sağlamak isteniyorsa,  tam vaktidir. Umarım her kriz sonrası yaşanan erken seçimde olduğu gibi, sadece isimler değişmez. Bu noktada sanırım seçilmişler yanında toplumsal hareketler olarak da “oyun kuruculuğun” ne anlama geldiğini yeniden tartışmalıyız.  Artık “evimizi temizleyelim” fikrindeki “evin” sadece kuzey değil tüm Kıbrıs olduğu, “temizliğin” ise barış ve üretim anlamına geldiğini ortaya koyan politikalara ihtiyacımız var.

Kaynak: Sizce çemberin neresindeyiz? - Aslı Murat

12. May, 2020

Karantina sürecinde beni en fazla rahatsız eden hususlardan biri : “Virüs, ayrım yapmadan herkesi etkiliyor” cümlesinin dilden dile, sorgulamadan tekrarlanmasıydı. Hâlbuki konuyu salt tıbbi açıdan incelesek bile, aslında iddia edildiği gibi, ne sebeplerde ne de sonuçlarda bir eşitlikten bahsedilebiliriz. Bulaşma ihtimalini azaltan hijyen koşullarını sağlamak, ihtiyaç hâlinde maske kullanmak, bağışıklık sistemini güçlü tutmak adına dengeli beslenmek gibi en asgari koşulları sağlamak için gereken maddi güç, toplumun büyük bir kesimi için mevcut değildi ve hâlâ değil.  Diğer bir ifade ile sağlıklı bireyler olabilmek ve hastalıktan uzak kalmak bile, aidiyet kurulan ekonomik sınıflara göre farklı sonuçlara varmamıza neden oluyor. Hele ki özel sektör çalışanıysanız, tüm bu ihtiyaçlarınızı karşılamak için, eğer işvereniniz elini cebine götürmemişse veya küçük esnaf olarak tek başınıza çalışıyorsanız, devletin verdiği 1,500 TL ile hayatta kalma cambazlığını geliştirmeniz gerekir.

Meselenin bir diğer boyutu da, iş güvencesinde yaşanacak ihlâllere karşı devletin ne tavır aldığıdır. Hepimizin bildiği gibi, hükümet edenler bu konuda kibar bir şekilde ricacı olmuştur. Buna rağmen istisnalar dışında pek çok iş yeri kepenk indirmiş pek çok işçi kapı dışarı edilmiştir. Sendikal örgütlenmenin gereken boyutta sağlanamamasından ötürü yalnızlaştırılmışlar, adeta sistemin dişlileri arasında kalıp ezilmeye mahkûm edilmişledir. Tabi ki özel sektör içinde de eşit koşullarda etkilenme söz konusu değildir. Maske alacak parası olmayan ile tüm çalışanlarının gereken ihtiyaçlarını karşılamayacak diye iş küçültmeye giden işverenlerin, aynı koşullarda etkilendiğini söylemek mümkün değildir.

Söz konusu durumu, salgın sebebiyle alınan tedbirlere bağlamak, saflık olur. Bu ülkedeki ekonomik yıkım bugün başlamadı. Mevcut hadise, sadece duvara çakılma hızımızı arttırdı. Her kriz döneminde olduğu gibi eksikliklerimiz çıplak bir şekilde yüzümüze vuruyor. Yıllardır dile getirilen, kamusal sağlık ve eğitime yatırım yapılmamasının cezasını fazlasıyla ödüyoruz. Hastanelerin yetersizliği, evde kalma süremizi arttırırken, online eğitim verme kapasitesi anlamında devlet – özel okullar arasındaki kalite farkı da ortaya çıktı. Yanlış anlaşılmasın, kastım öğretmenlerin bunu başaramamış olması değildir. Devleti yıllardır yönettiğini iddia eden yöneticiler, okullara sağlanacak alt yapıya önem vermedikleri için, bu durumda olduğunu söylüyorum. Peki ya evinde akıllı telefon, bilgisayar hatta televizyon olmayan çocukların durumuna ne demeli? Demek ki üretilen yöntemlerde, çeşitli toplumsal grupların gözetilmediği,  sanal eşitlik rüyası ile hareket edildiğini söylemek de mümkün.

Bahsi geçen tüm hususları, yani eğitimi – sağlığı ve özel sektörde çalışma koşularını, bir bütün olarak değerlendirdiğimiz zaman, ortaya “sosyal adalet” gibi bir kavram çıkıyor. Filozof İonna Kuçuradi, “İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları / İnsan Hakları ve Hukuk – Devlet – Siyaset Felsefesi Yazıları” isimli kitabında toparladığı yazılarının birinde bu konuyu inceler. Kuçuradi şöyle diyor: “Sosyal adaletsizliğin temelinde, bir ülkede gelir dağılımındaki uçurumun yattığı kanısı yaygındır. Oysa bu, sosyal adaletsizliğin önemli ama yalnızca bir görüntüsü olabilir. Sorunun insan haklarıyla ilgisine bakıldığında, sosyal adaletsizlik çok daha geniş boyutlu bir olgu, dolaylı korunan bütün temel haklarla ilgili bir sorun olarak karşımıza çıkıyor… Beslenme, sağlık, eğitim, çalışma gibi haklar, bu tür haklardandır”. Yukarıda da değinmeye çalıştığım gibi, aslında toplum arasında eşitliğin sağlanması için devletin sosyal ve ekonomik ilişkileri düzenleme biçimi,  yönetirken kullandığı koruma mekanizmaları, uyguladığı yöntemler ve bu yönde harekete geçirdiği kurumlar, büyük bir öneme sahiptir. Eğer bu koşuları devlette sağlayabiliyor (ki bizim için o bile tartışmalı) ve özel sektör üzerinde gereken denetimi sağlayamıyorsa, o zaman sosyal adaletin gerçekleştirildiğini söylemek mümkün değil. Tüm bunlar rica ve uyarılar ile yapılamaz. Yeri geldiğinde özel hastaneleri kamulaştırabilmeli, özel okulların sunduğu hizmeti kamunun tamamı yararına kullandırabilme yöntemleri geliştirmelisiniz. Hele bir insanın ekmek parasını patronunun iki dudağı arasına hapsetmek ve rahatça bu konuda karar alabilmesine imkân tanımak, sömürüye göz kırpmaktan başka bir anlam ifade etmez.

Aydınlatılması gereken bir diğer nokta, Maliye Bakanı Olgun Amcaoğlu’nun 17 Mart 2020 tarihinde “Ay sonunda kasada ne varsa paylaşacağız” cümlesini içeren açıklamadır. “Hayırsever” vatandaşların desteği ile belediyeler yardım dağıtmasaydı, yaşanan mağduriyetin katlanacağı ortadadır. Kuçuradi paylaşım konusunda, tam bize uygun bir saptamada bulunur. “Üçüncü Dünya ülkelerinde sosyal adaletsizlik yaratan bir başka neden de, ülkelerdeki siyasal yönetimlerin, bir şeyi daha başaramamasıdır: sıkıntıları, eksiklikleri, ‘yok’ları yurttaşlar arasında eşitçe paylaştırmayı”. Tam da felsefe insanının yapması gerektiği gibi düşünerek, konuyu varlık değil de yokluk üzerinden okumuş ve gerçekliği daha net bir şekilde ortaya koymuştur. Eğer siz farklı ekonomik ve sosyal sınıftan gelen insanları, haklarının korunması bakımından eşit kabul ederseniz, yoksulların ve korunmasızların deneyimini görünmez kılarsınız. Böylece hepimizin aynı gemide olduğunu iddia edebilir, batışta hepimizin yok olacağını söyleyebilirsiniz. Hatta bu yalana siz de inanırsınız. Ama kimileri boğulurken kimilerinin kurtarma botlarına binerek karaya doğru yol aldığı gerçeğini ortadan kaldıramazsınız.

Kaynak: Kimileri batan gemide boğulurken kimileri kurtarma botu ile karaya doğru yol alıyor… - Aslı Murat