17. Tem, 2019

Temmuz ve Ağustos ayları, geçmişi hatırlamak, çözümsüzlüğün nedenini kavramak ve becerebilirsek yüzleşebilmek için biçilmiş kaftan niteliğindedir. Bu noktada sağlıklı adım atabilmek için neyi ne şekilde hatırlayacağımız büyük bir önem taşır. Hatta bugünlerde denizlerimizde yaşanan güç yarışını da daha net kavrayabilmek için buna ihtiyacımız vardır. Aslında çok karmaşık bir şeyden bahsetmiyorum. Toplumsal belleği yıllardır etkisi altına alan geleneksel milliyetçi tarih anlatımını mı, hakikatleri ortaya koyabileceğimiz evrensel insan haklarını gözeten tarih anlatımını mı seçeceğimize karar vermeliyiz. Hepsi bu.

Milliyetçilik; bir kabulleniş temelinde şekillenip, sorgulamadan milleti inşa etmeye yönelen bir ideolojidir. Bu yaklaşım, devlet içerisinde yer alan birçok kurum tarafından her gün yeniden üretilmektedir. Milletlerin oluşumunu ve milliyetçiliğin yarattığı düşünce sistematiğini kavrayabilmek için sözü edilen kurumların tespit edilmesi gerekmektedir. Eğitim, bu kurumların en önemlilerinden biridir. Eğitim kurumunun uygulayıcısı olan okullarda okutulmakta olan dersler aracılığıyla, toplumu oluşturan bireyler arasındaki türdeşlik duygusu pekiştirilir. Özellikle milliyetçi tarih anlatımı içerisinde yer alan “biz” ve “öteki” kurgusu, karşıtlıkların keskinleşmesine neden olmakta, çoğulcu bakış açısının gelişebilmesine imkân tanımamaktadır. Bu yaklaşımın genelde insan hakları, özelde ise eğitim hakkı ile bağdaşabilmesi mümkün değildir. Ders kitaplarında yer alan bu gibi ifadeler, savaşı ve şiddeti meşrulaştırdığından ötürü, eğitim hakkının içeriğine ilişkin gözetilmesi gereken hususları ihlâl ederler. Eğitimin diğer insan haklarının geliştirilmesi ve güçlendirilmesindeki rolü göz önünde tutulduğunda, bahsi geçen meşrulaştırma önemlidir. Çünkü geçmişin ele alınıp bugüne aktarılma yöntemi ile gelecek nesillerin yaratacağı Kıbrıs şekillendirilmektedir.

Diğer bir husus olan militarist bakış açısına göre, insanın vatanı ve milleti uğruna, “düşman ötekiyi” öldürmesi meşru, ölmeyi göze alması ise kutsaldır. Mesela lise ve ortaokullarda kullanılan Kıbrıs Tarihi kitapları içinde aktarılan ‘74 Harekâtlarında, askerlerin “kutsal bir görevi” yerine getirdiği bilinci öğrencilere aşılanmaktadır. Bunun dışında, savaşın nelere sebebiyet verdiği, o süreçte hangi hak ihlâllerinin yaşandığı gibi meselelerin üstü kapatılmaktadır. Kısacası militarist değerlerle şiddet ve ölüm doğallaştırılırken, savaşın karanlık yüzü göz ardı edilmektedir.

Tabi ki kurgulanan karşıtlık, zaman zaman millettaşlar arasında da yaratılır. “Vatan haini” tanımı bahsi geçen insanlar için kullanılır. TMT tarafından “susturulan” barış yanlısı sendikacı ve solcu Kıbrıslı Türkler hatırlanırsa, ne demek istediğim anlaşılacaktır. Okul sıraları dışında tarih kitabı okumuyorsanız, bunları bilmeniz pek mümkün değil. Çünkü bahsi geçen hususları öğrenebileceğiniz kaynaklar, eğitim müfredatına dâhil edilmiyor. Böylece bölük pörçük, yama bohçasına döndürülen geçmişi, tek boyutlu olarak ele alabiliyorsunuz. Ben bunu, birkaç parçası kaybedilen yap boza (puzzle) benzetiyorum. Hâl böyle olunca, günümüzdeki siyasi çıkmazı tespit ederken hatalar yapabiliyoruz. Çünkü hakikat bir yerlere gizleniyor, onu bulma iradesini göstermediğimiz sürece de semtimize bile uğramıyor.

Bahsettiğim hususların devlet nezdinde dikkate alınacağına inanmıyorum. Demokrasi bilincinin ve çatışma karşısında barışçı çözüm önerileri sunma becerisinin kazandırılması için, geçmişte yaşanan çatışmaların sorgulanmasına fırsat verecek bir dile ve anlatıma ihtiyaç vardır. Aksi takdirde, söz konusu özcü yaklaşımlar sebebiyle olayların yaşanmasına sebebiyet veren toplumsal - tarihsel süreçler yok sayılacak ve iki toplum içerisinde barış kültürünün gelişebilmesine imkân tanınmayacaktır. Gerek milliyetçi gerekse militarist anlatımların, insan hakları perspektifi ile uyumlu olabilmesi mümkün değildir. Ayrıca sebep – sonuç ilişkisi aktarılmadan, 15 Temmuz – 20 Temmuz – 14 Ağustos gibi tarihlerdeki militarist harekâtların açıklanabilme olanağı yoktur. Her iki toplum içindeki kötülüğü yaratanlar ve onun bugünkü temsilcilerini deşifre etmek için, geçmişi nasıl bildiğimiz önemlidir.

Konuyu eğitim hakkı üzerinden ele almam; 45 yıl önce gerçekleşen savaşları birebir yaşamamış, farklı kaynaklardan geçmişi öğrenme uğraşına girmemiş ve devletin resmi anlatımı ile yetinen şimdiki nesle çağrı yapmak isteğimden kaynaklanır. Kıbrıs’taki sorunlardan şikâyet eden, haklı gerekçeler ile burada yaşamını sürdürme istediğini kaybeden ve geleceğini ülkedeki siyasi belirsizliğe hapsetmeyip göç etmeyi düşünen gençlerin, çözüm üretebilmek için geçmişteki hakikatleri bugün yüksek sesle dile getirmelerine ihtiyaç vardır. Çünkü KKTC çıkmazının nedenleri; kötü yönetimler, Türkiye ile uyumlu olmayan siyasiler veya beceriksiz hükümetler değildir. KKTC’nin kendisi bir çıkmazdır ve O’nun ortaya çıkışına yönelik incelikli bir şekilde döşenen her bir çakıl taşını aydınlatmak önemlidir. Yazının başında da değindiğim gibi, tarih sayfalarındaki hakikatleri sahiplenmeli ve bugün kimi zihinleri zehirleyen ayrılıkçı geçmiş hayaletine karşı bütün Kıbrıs’a sahip çıkmalıyız.

Kaynak: Geçmişi nasıl bilirdiniz? - Aslı Murat

9. Tem, 2019

Sosyal medyanın sunduğu imkânlar neticesinde, gözlerimizi açtığımız andan itibaren haber bombardımanına tutuluyoruz. Birçok arkadaşımız tarafından gerçekleştirilen sabah canlı yayınları, gazeteleri elimize almadan veya gazete web sayfalarına bakmadan önce gündemi takip edebilmemize yardımcı oluyor. Tabi ki her daim iyi gelişmeler yaşanmıyor. Özellikle son zamanlarda trafik çarpışmalarında yaşanan can kayıpları ve suç oranlarının kontrol edilemez seviyeye çıkması, toplum olarak güvenlikten yoksun hissetmemize neden oluyor. Bunun ardından da ortaya çıkan kötülüklerin sebebini ve sorumlusunu bulma çabasına giriyoruz.

Mesela ölümlü çarpışmalarda, ilk zamanlar devletin yükümlülüklerini yerine getirmediğini, yolların bozuk olduğunu, gerekli kontrollerin yapılmadığını söylerken, artık verilen sürüş ehliyetlerinin daha sıkı koşullara bağlanması gerektiğini konuşmaya başladık. Çünkü yaşananlar bize gösterdi ki, konunun insan boyutu da büyük bir önem taşıyor ve trafikte sorumluluk bilincine sahip olmayan bireylere peynir ekmek gibi dağıtılan ehliyetler de birer ölüm fermanına dönüşebiliyor. Demek ki sorunları tek boyutu ile değerlendirmek, başarısız sonuçlara varmamıza neden olabiliyor. Devletin hâlâ yükümlülükleri devam ediyor, hatta sürücü hatalarını da hesaba katarak yolların inşa edilmesi gerekiyor ama buna ek olarak insan faktörünün de es geçilmemesi hayati bir öneme sahip.

Diğer bir konu olan ülkedeki asayiş problemi de benzer sığlıkta ele alınıyor. Her ne hikmetse, artan suçların faturası, kayıt dışı olan kişilere kesiliyor. Yanlış anlaşılmasın, hiçbir sosyal güvencesi ve yasal statüsü olmadan adanın kuzeyinde yaşayan insanların durumlarını meşrulaştırmaya çalışmıyorum. Ama konunun o kadar da basit olmadığına değinmeye çalışıyorum.

Yaptığımız ilk hata, suç ile ülkede yaşayan belli insan gruplarını eşleştirmekten geçiyor. Memlekette doğru düzgün bir istatistik tutulmadığı için, suçun ortaya çıkış nedenlerini, tahmini olarak ele alabiliyoruz. Bu noktada da en zayıf halka olarak yabancılar, göçmenler ve mağduriyete açık olan yabancı işçiler tespit ediliyor. Belki de somut olaylara bakıldığında, söylenenlerde haklılık payı vardır. Ama suç ile mücadele ederken hedefleri bu kadar kolay belirlemek mümkün değildir. Çünkü böyle davranarak pek çok sorun görünmez olur, insanların yaşadığı hak ihlâlleri de cezasız kalır.

Ülkedeki güvenliği sağlamakla görevli polis teşkilatı, yaşanan suçlar karşısında başarısız olduğu söylemlerine karşı, “huzur” adı altında bir dizi operasyonla sahneye çıktı. Kamuflajlı, elinde kocaman silahlar bulunan Özel Harekâtın da dâhil olduğu süreçler aslında kendi içinde pek çok tartışmayı da barındırıyor. Özellikle polisin bu denli geniş yetkiler ve keyfi uygulamalara açık bir şekilde arama yapabilmesi, pek çok insan hakkı ihlalini de beraberinde getiriyor.

O başka bir yazının konusu olabilir. Şu anda belirtmek istediğim husus, “kayıt – dışı” statüde yakalanan ve hemen ardından hakkında yasal işlem başlatılan insanların durumu. Öncelikle bu sorunun öznesini ortaya koymak gerekiyor. Çoğu basın organının da diline yapışan “kaçan işçi” kullanımı yanlış bir saptamadır. Çünkü bu tabir ile yasa dışı olan durumun ağırlığı tamamen işçinin omuzlarına yüklenmektedir. Oysa ki tarafları teraziye koyduğumuz zaman, hak ihlâli ve sömürüye açık olan kesim işçilerdir. Yaşadığımız pek çok örnek ve çalışma yaşamına dair uluslararası insan hakları çerçevesinde ortaya çıkan standartlar da, bu eşitsiz güç ilişkisine karşı daha adil bir iş yaşamı kurmayı hedeflemektedir. Netice itibariyle kaçak işçi değil, “kayıt altına alınmamış ve bu sebeple pek çok güvenceden yoksun işçi” tanımını kullanmak daha adil olacaktır.

 “Gelişen sosyal adalet, insana yaraşır iş” sloganını benimseyen ve bu yıl 100. yaşını kutlayan Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (İLO) ülkemizde de iç hukuka dâhil edilen sözleşmeleri ve genel prensiplerini ele aldığımızda,  Kıbrıs’ın kuzeyinin işçi hakları konusunda iç açıcı bir noktada olmadığını anlıyoruz. Çünkü şimdiki iktidar ve polis teşkilatı suçların oluşmasının önemli bir nedeni olarak, ülkede kayıt-dışı bulunan kişilerin varlığını göstermekte, amiyane tabirle onların içimizdeki şeytanın ta kendisi olduğunu vurgulamaktadırlar. Yazının başında da değindiğim gibi, suç teorisi incelendiği zaman şu anda konuşulanların, dağın görünen yüzü olduğunu görüyoruz. Devlet aslında güvenliği sağlamak için derinlikli çalışma yapmayıp, “toplumun posası” hâline getirilen yabancı işçileri ülkeden atarak, sorunu çözebileceğini zannediyor. Böylece bilerek veya bilmeyerek, yaşanan sömürüyü meşrulaştırıyor.

Geçen gün mahkemede sıramı beklerken, anlatmaya çalıştığım tabloyu somutlaştıran bir dava ile karşılaştım. Gazetelerden takip edebildiğimiz kadarıyla, hemen hemen her gün kayıt dışı bireylere yönelik, ülkede yasa dışı statüde bulundukları için davalar okunuyor. Büyük bir kısmı Türkçe dâhi konuşamayan, 3. ülke vatandaşları. Adil yargılama hakkı gereği, tercüman eşliğinde davaları görülüyor. Adli yardım müessesinin yokluğu ve malum kesimlerin yoksul sınıftan geldiği gerçeğinden hareketle, istisnalar dışında avukat hizmetinden yararlanamadıkları görülüyor. Belki de birçoğu suçu kabul ettiğinde, alacağı cezanın ardından sınır dışı edileceğinin bile bilincinde değil. Çünkü tarafsız olarak bilgilendirilebilecekleri bir hukuki mekanizma mevcut değil. Dava sonunda kesilecek cezadan önce yargıç, prosedür gereği son kez bir şey söyleyip söylemeyeceğini soruyor. İşte beynimde ışıkların çakmasına neden olan cümleler o anda ağzından dökülüyor “kayı-dışı işçinin”! “Benim annem ve babam hasta, onlara para yollayacaktım. Ama işverenim anlaştığımız paranın yarısını bile vermedi ve beni işten çıkardı. Sonrasında da statümü yenileyemedim. Paramı da alamadım. Çok mağdurum”. Tabi ki o noktada yasal olarak yargıcın yapabileceği pek bir şey yok. Çünkü söylenenler, kişiye getirilen dava ile alakalı değil. Aslında kişi bunlar yaşanmadan önce hukuki olarak bilgilendirilebilseydi, mesele bu noktaya gelmeyebilirdi. İşçi, alamadığı ücret ile ilgili başka bir hukuki süreç başlatması gerekiyordu. Ama şu anda artık çok geç. Çünkü hapis cezası aldı ve ardından da sınır dışı edilecek. Bir daha geri gelmesi de mümkün olmayacak. E peki alamadığı ve kendisini çalıştıran işvereni haksız yere zenginleştiren para ne olacak? Onu da siz düşünün.

Bu sadece bir örnek. Bunun gibi pek çok vaka yaşanıyor bu günlerde. Şu anda kayıt – dışı olan işçilerin, sürecin başında bir işverenin talebi ile ülkeye giriş yaptığı da biliniyor. İş yasamız, işçiyi işverene nazaran koruyan maddeler bakımından çok zayıf. İşverenlere kesilen cezalar ise işçinin yaşadığı mağduriyet yanında devede kulak kalır. Mahkemelerdeki iş yükü ve uzayıp giden davalar göz önüne alındığında, işçi haklarının elde edilmesi noktasında adaletin gerçekleşmesinin geciktiğini gözlemliyoruz. Özellikle yabancı işçiler söz konusu olduğunda, bu boşlukları iyi bile ikiyüzlü işverenler sadece kendi kazançlarına odaklanıp, yarattıkları sömürü düzeninin sarsılmaması için elinden gelen her şeyi yapıyorlar.

Sonuç olarak ülkede artan suç oranlarını tartışırken, meseleyi bir de bu yönü ile değerlendirelim ve içimizdeki yabancı düşmanlığı ile yüzleşelim. Her ne hikmetse, sorma gir hanına benzeyen ülkemizde sınırlarımızı koruyacağımız ve gerekli durumda kapı dışarı edebileceğimiz kesimler, Türkçe konuşamayan yabancılar oluyor. Kayıt-dışılıkla ve suçla mücadele etmenin tek yöntemi kesip atmak, sokaklarda silahlarla dolaşıp topluma korku salmak değildir. Hatta bulduğunuz dâhiyane çözümler, birçok insanın hayatına mal oluyor, bilesiniz.

Kaynak: İkiyüzlüyüz… - Aslı Murat

18. Haz, 2019

Uçsuz bucaksız bir tarlanın girişindeyim. Başı sonu belli değil. Tek bildiğim, ben gelmeden önce biri tarafından sürülüp, ekim yapmaya hazır hâle getirildiği. Şaşırdım doğrusu. Uzun yıllardır bu işlerle uğraşmama rağmen, kimsenin gönüllü şekilde yardımcı olabileceğini görmemiştim. Hem de herhangi bir kazanç elde etmeden bunu yapmak, takdir edilesi bir davranış. Genellikle toprak üzerinde her ne varsa yakılır, sonradan gelecek olana yararlı hiçbir şey bırakılmazdı. İlk defa gizli bir kahramanla karşı karşıya olduğumu anladım. Demek ki dayanışma ruhu her şeye rağmen varlığını koruyor.

Anlattıklarım size yabancı ve tuhaf gelmiş olabilir. En iyisi ne demek istediğimi daha net bir şekilde ortaya koyayım. Bizim buralarda, insanların bir kısmı tarım yaparak yaşamlarını sürdürürler. Ama kullandıkları arazi, salt para kazandıkları bir ekmek kapısı değildir. Onlar aracılığıyla topluluk içinde güç ve söz sahibi olurlar. Bahsedilen gücü belirleyecek olan; vatandaşlara ve vatandaş yapılacaklara tüm tarlaların ortak kullanım alanında haksız şekilde yer alma hakkı tanımak, üretim yapmadan kazanç elde edilmesini sağlamak ve bu çarpık sistemi yokoluş pahasına savunmaktır. Tabi ki başka bir üretimin mümkün olduğunu savunan kesimler de vardır.  Bunlara göre; ekinlerin hangi yöntemlerle yetiştirildiği, verim alma kapasiteleri, ortaya çıkan ürünün kalitesi ve insanlığa olan katkısının ne olduğu önemlidir. Fakat zamanla birtakım değerler erozyona uğradı ve iktidar hırsının yarattığı çürüme etrafımızı sardı. Emeğe ve insani ilerlemeye dayalı olan yaklaşım, yerini vasat bir büyüme hevesine bıraktı. Tabi ki üretim yapılacak alanın büyümesi önemli ve gerekliydi. Sonuçta daha fazla güç elde etmek için buna ihtiyaç vardı. Ama nitelik ile nicelik arasında kurulması gereken dengeli ilişki gözetilmediği için, kaybetmek de kaçınılmazdı. Neticede konu, varlık ve yokluk çatışmasına dönüştü.

Sanırım en önemli hata, parsel parsel ayrılan bölümlerin birbiri ile benzer olduğu saptaması ile başladı. Oysa ki her bir toprak parçasının kendine has özellikleri ve yetiştirebileceği ürünleri vardır. Sağlıklı bir üretimi elde etmek için uygun koşulların hazırlanması gerekir. Bunlar içinde en önemli olan, ekinin kökleri ile tutunup can bulacağı topraktır. Yaptığım ufak çaplı bir araştırma sonucunda, toprağın sertlik ve pH derecesi, tuzluluk ve kireçlilik miktarı, nem ve mineral oranı, geçirgenliği, su tutma ve kumluluk oranı gibi ayırt edici özelliklerin dikkate alınması gerektiğini öğrendim. Kısacası sırf çeşitlilik yaratmak için, hem ondan hem bundan olsun diyerek üretim yapmanız imkânsızdır. Belki birbirinden farklı bitki veya ağaç yetiştirmeniz mümkündür ama hepsinin toprak ile uyumlu olmaları gerekir. Aksi takdirde bir fiyasko ile karşı karşıya kalırsınız. Mesela fazla kumlu ve kayalık alanlarda patates yetiştirebilir misiniz? Hayır. O zaman hareket planı oluştururken, toprak belirleyici bir faktördür. Onunla taban tabana zıt girişimler yaparsanız, görünürde ekim yapmanın ötesine geçemezsiniz.

Zaman değişti, teknoloji ilerledi deseniz de, hâlâ varlığını koruyan bir gerçeklik var. Bunu kendi kafanıza göre yorumlayamazsınız. Özellikle nasıl elde edildiği meçhul statülerin sahibi kimi akıl hocaları; toprağın öneminin kalmadığını, başarıya herkesin birbiri ile kucaklaşması sonucu varılabileceğini söylüyorlar. Tabi ki memleket sakinleri arasında yaşanacak kargaşa veya çatışma istediğimiz bir durum değildir. Lâkin üretimin sevgi ve saygı ile alakası yoktur. Ayrıca bu yönde bir zihin karışıklığı yaratmak, tek bir şeye hizmet eder. Üretim yatağını yok saymak ve sağdan soldan, ne idüğü belirsiz araçlarla toprağı bulanıklaştırmak, hasat vakti elimizin boş kalmasına neden olur. Hatta zamanla yaptığımız yanlış müdahaleler sonucunda toprağın yapısını bozarız ve niye üretim olmuyor acaba diye de hayıflanmaya başlarız.

Artık kitap sayfaları arasında ve birçoğumuzun yüreklerinde kalmış toprağın yapısını, kötü huylu bileşenlerden temizlemek ve yeniden organik tarıma imkân tanıyacak koşulları yaratmak için çabalamalıyız. Yanlış anlaşılmasın. Bahsettiğim, toprağın bir kısmını elden çıkarmak ve onu küçültmek değildir. Tabi ki ilerlenecek yolda bu da yaşanabilir. Ama esas başarı, toprağa uygun koşulları bir araya getirmek ve belki de bu şekilde çok daha işlevsel bir üretim gerçekleştirmektir. Toprağınızı, ihtiyaç duyduğu şekilde beslediğiniz, yararlı ek besinler sağladığınız sürece, zararlı katkı maddelerine yer kalmayacaktır. İşte o zaman “temiz” bir hasat sağlanabilir.

İçi boş ve yorgun bir tarlaya bakarken aklımdan geçenleri sizinle paylaştım.  Bundan on yıl önce olsaydı, daha umutlu bir tablo çizebilirdim. Ama vakit geçtikçe, kötülük ortalığı iyice sarıyor. Ne zaman, nereden çıkacakları belli değil. Bazen aynı bazen farklı tarlalardan başlarını kaldırıp zehir saçabiliyorlar. Ya bunlara boyun eğeceğiz ve hâli hazırda dokusu bozulan toprakların aynılaşıp, deniz aşırı bir karaya bağımlılığı pekiştiren tutumlarına alkış tutacağız ya da içinde bulunduğumuz toprağı, hakiki görevine hazır duruma getireceğiz. Seçim bizim.

Kaynak: Ha tarla ha siyasi parti, ne fark eder? - Aslı Murat

28. May, 2019

Bu sene bahar biraz geç geldi. Uzun döneme yayılan yağışlı hava, alışık olmadığımız bir durumdu. Her ne kadar marazi bir toplum olsak da, Akdenizliliğin verdiğin heyecan ve enerji, karanlık mevsimlere karşı isyan etmemizi körükler. Birçok arkadaşımın ağzından (hatta ben de dahil) “artık havalar ısınsa, usandık bıktık bu fırtınalardan” cümlesini defalarca duyduğumu hatırlıyorum. Hatta o koşullarda, KKTC’nin devletimsi icraatsızlığı sebebiyle canlar gitti, insanlar evsiz kaldı ve birçok maddi hasar ortaya çıktı.

Mesele Kıbrıs olunca, havadan sudan olan muhabbet, bir yerden sonra memleketin durumuna da bağlanır. Uzun bir döneme yayılan şimşek, yağmur, karanlık ve toz toprağın egemen olduğu süreçte, ülke gündemi de pek parlak değildi. Her zamanki gibi hükümet kuruldu, büyük iddialar ortaya atıldı, kısmi iyileştirmeler dışında somut ilerlemeler katdedilemedi.  Yaklaşık bir buçuk yılın ardından esas aktör ve kasa anahtarı sahibi olan Türkiye Cumhuriyeti iradesi, hükümeti hallaç pamuğu gibi attı.

Tüm bunlar yaşanırken, 26 Mayıs’ta aydınlanacak umut için pek çok Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum birlikte çalıştılar. Çeşitli kesimler tarafından farklı farklı gerekçelerle anlamsızlaştırılmaya çalışan Niyazi Kızılyürek’in Akel – Sol Yeni Güçler’den adaylığı, ilmek ilmek ilerledi. Öyle bir uyum vardı ki, her bir adım bir diğerini tamamladı. Niyazi Hoca, seçim propagandası sürecinin tamamında, adanın  barındırdığı kimliklerin zenginliğini yüreğinde ve aklında taşıdı. Tabi ki bu yeni bir durum değildi. Yıllardır ortaya koyduğu entelektüel çalışmaları, iki toplumun birbirlerinin hatalarını ve sevaplarını bilmesine dönük yoğun uğraşı ve sadece Kıbrıs’ta değil dünyanın birçok ülkesinde kendini kanıtlamış bir federalist olması, Avrupa Parlamentosu’na seçilmesinin başat sebepleri arasında sayılabilirler.

Hocayı yıllardır tanırım. Sanırım bundan 6-7 yıl önceydi. Işık Kitapevi’nin fuar gecelerinden birinde, oturmuş sohbet ediyorduk. Bana o gece söylediği cümleyi her daim aklımda tutmaya çalışırım. Beni biraz üzgün ve bezmiş hâlde görmüş olacak ki uyarma ihtiyacı hissetmiş. Gözlerini bana dikip: “Aslı bu ülke öyle dalıp gidilecek, hüzne kapılıp vazgeçilecek bir yer değil” demişti. İşte o anda, bunca yıldır Kıbrıs’ın iki tarafındaki sağcı ve faşistlerin kendisine yaşam alanı tanımadığı dönemler aklıma geldi. Adanın yeniden birleşmesi ve gerçek anlamda barışın inşa edilmesi için hakikatleri korkmadan dile getiren ve bu uğurda hiçbir zaman taviz vermeden ilerleyen adamın hikâyesiydi bu.

Seçim sonuçlarının açıklanmasına saatler kala, yani Kıbrıslılar oy verirken dağıldı o karanlık hava. Sandıklara gelen insanların yüzü gülüyordu. Hele yaşlılar, sanki yarım kalmış bir işi tamamlamak istiyor gibiydiler. Heyecan ve tedirginlik de vardı. Özellikle 2004 referandumunda kalbi kırılan kesimler, temkinliydi. Ama kendini yıllarca solcu ve demokrat satan, nice “eski siyasetçi yeni el etek öpen efendilerin”, sınırsız provokasyonlarına kapılmadılar. Yüreklerindeki federasyon ve barış aşkı ile hareket ettiler. Adanın kuzeyini etkisi altına alan karanlığı, TC büyükelçisinin onayı ile kesinleşen bakanlar kurulu listesinin pisliğini, sandıkta ortaya koydukları iradelerinin tek bir talimatla yok edilmesini ve en çok da tüm adada gittikçe güçlenen aşırı sağın yaratacağı tahribatı dağıtmak için yola koyuldular. Bu noktada Akel, tarihi bir sorumluluk gösterdi ve önceden yaratılan algıyı yerle bir etti. Böylece Kıbrıslı Rumların federasyona dayalı bir çözüm istemedikleri, ülke yönetimini Kıbrıslı Türklerle paylaşmayı reddettiği genellemesini de ortadan kaldırdılar.

Dün gece seçim sonuçlarını izlerken,  ada üzerinde yaşayan toplumların acı çekmesine, birçok kayıp yaşamasına neden olanların senaryolarının kurmaca olduğunu bir kere daha deneyimledim. Hakikatleri korkusuzca dile getiren, federasyonu sadece bir çözüm yöntemi değil tüm hayatın paylaşılması, ortaklaşılması üzerinden okuyan ve bu sebeple iki toplumdaki statükocular tarafından düşmanlaştırılmaya çalışılan Niyazi Kızılyürek, yüreklerdeki barış ateşini yeniden alevlendirdi. 

Umarım gelişen birliktelik ruhu daha da ileriye taşınır ve toplumlararası barış mücadelesi hiç durmadan devam eder. Bu dönemde, gözlerinin için gülen Kıbrıslıların birbirlerine ihtiyaçları var. İşte bunun da anahtarı federal Kıbrıs’ı kurmak için mücadele etmektir. Yaşanan bir ilk adımdır ve devamını getirmek de bizim elimizdedir.

 

Kaynak: Kazanan: Biz / Kaybeden: El Etek Öpen Efendiler - Aslı Murat

21. May, 2019

Büyük umutlarla başlayan 4’lü koalisyonun bozulması sonrasında, hükümeti kurma görevi UBP genel başkanı Ersin Tatar’a verildi. Herkesin bildiği bir gerçek var ki; oluşturulması beklenen bakanlar kuruluna yönelik tartışmalar yeni başlamadı. Uzun bir zamandır, çeşitli kesimlerce dile getirilen çözülme, Türkiye Cumhuriyeti’nin son dokunuşu ile taçlandırıldı. İktidar partilerinin uyum içinde yürüttüklerini iddia ettikleri  (hatta krizden günler önce bile sağlamlığı savunulan) yapı, kumdan bir kale gibi yıkılıverdi.

Hükümet kadrolarını bir yana bırakırsak, kimi partili yöneticiler, daha dün yağlı ballı börek kıvamında iken, birbirlerini bir kaşık suda bulsalar boğacak noktaya geldiler. Ani ve seri biçimde, HP’ye yönelik etik ve samimiyet sorgulamaları başladı. Bu denli zıt kutuplarda duygu geçişlerinin yaşanmasını hayretle izliyorum. Çünkü en azından zihnini, tüm bu karmaşanın dışında tutmaya çalışan biri olarak, sürecin benim için olağan akışında seyrettiğini söyleyebilirim. Naçizane önerim, amiyane tabirle hükümetten atılmış olmanın hüznünü ve kırılganlığını bir tarafa bırakıp, serin bir akılla durum değerlendirmesi yapılmasıdır. Aksi takdirde hayal dünyasından çıkamayacak, tüm olanlara rağmen zevahiri kurtarmaya çalışarak daha da karanlığa hapsolacağız. 

Geçen haftaki yazımda da söylemiştim. Bu ülkede iktidara sahip bir hükümet olmak, çözümsüzlük devam ettiği sürece pek mümkün değil. Zaman zaman gelişen toplumsal tepkiler sonucunda ufak çaplı ileri adımlar atılabilse de, KKTC dediğimiz yapıyı kendi irademizle “temizlememizin” önünde dev gibi bir bağımlılık ve alt yönetim olma gerçekliği vardır. Bunu aşamadığımız sürece, hükümet pazarlıklarının yapıldığı pek çok iftar sofrası kurulacaktır. Hatta hemen hemen hiçbirinden haberimiz dahi olmayacaktır.

Tüm bu bilindik bilinmezlikler ve hükümetçik kurma çalışmaları devam ederken, Türkiye’deki alternatif medya kanallarına daldım. Tayyip Erdoğan önderliğindeki AKP faşizminin, basın özgürlüğünü tek sesli iktidarın sesi ile boğması sonucunda, muhalif gazeteciler, aydınlar, akademisyenler farklı mecralarda seslerini duyurmaya devam ediyorlar. Mesela Deutsche Welle(DW), Almanya kaynaklı bir yayın organı olarak DW Türkçe adı altında önemli işler yapıyor. Donanımlı, eğitimli ve eleştirel gazetecilerin birçoğu seslerini boğan iktidara karşı bu ve bunun gibi kuruluşlar sayesinde fikirlerini dünya ile paylaşabiliyorlar. İşte bu programlardan birinde, aleyhindeki davalar henüz neticelenmemiş ve şimdilerde Almanya’da yaşayan yazar Aslı Erdoğan ile yapılan bir röportaj gözüme ilişti.

Erdoğan, Türkiye’de demokrasinin d’si yok diyerek başlıyor anlatmaya. Gerek ses tonunda gerekse sarf ettiği her cümlede, hüzne karışmış bir isyan var. Aynı hisleri 1980 askeri darbesinin ardından ülkeden ayrılan demokratların anılarını okurken, dinlerken de fark edebilmiştim. O kadar geçmişe gitmeye gerek yok aslında. Pınar Selek’in yıllardır süren, defalarca beraat kararı verilen ve henüz nihayete kavuşamayan dava sürecinde de benzerleri yaşanıyor. Kısacası Türkiye Cumhuriyeti iktidarlarının, her dönemde muhalifleri susturmak için kullandığı araçlar benzer nitelik taşıyor. Farklı dönemlerde, iktidara alternatif olabilecek insanlar ya kendi içlerinde ya da ülkelerinin fersah fersah uzağında sürgüne mahkûm ediliyorlar. Erdoğan’a “Sürgünde olmak insanı ülkesine küstürüyor mu, yoksa daha mı bağlıyor?” diye soruluyor. O da üzerine sayfalarca yazı yazılabilecek bir şekilde yanıtlıyor. Diyor ki: “Bence ikisi de yan yana. Andan ana değişiyor. Bende dış cephede bir kırgınlık ama daha derinlere daldıkça daha bir bağlılık var. İnsan kendi içinde kendi ülkesini bulmak zorunda kalıyor sürgündeyken. Bu da çok derin ve kopmaz bir bağ. İnsan savrulmamak için bunu yaratmak zorunda. Ama zor ve insanı büyüten bir süreç.”

Cümleyi tamamlar tamamlamaz videoyu durduruyorum. O kadar ağır bir yük taşıyor ki söyledikleri, sindirmek için üzerine düşünmem gerekiyor. Beynimde bir kalıp hâline gelip yankılanan kısmı unutmam mümkün değil: “İnsan kendi içinde kendi ülkesini bulmak zorunda kalıyor”. İşte bizimki de o hesap. KKTC’nin temizleneceğini iddia eden ve her attığı hükümet adımında farklı farklı gerekçeler ile oyun dışında kalan sol ve demokrat güçlerin büyük bir kısmı, tasvir edilen duyguları yaşamamıza zemin yaratıyor.

“Bu memleket bizim” diyoruz, hatta sokaklarda da bunu haykırıyoruz. Ama eve döndüğümüzde, Kıbrıs’ı bulabilmek için içimizde derinlere dalmamız gerekiyor. Tüm söylediklerime karşılık olarak; “hayalperestsin, ülke gerçeklerinden uzaksın, sırça köşkte oturup laf kalabalığı yapıyorsun, iktidarı UBP’ye kaptırınca çok mu iyi olacak” vb gibi ardı arkası kesilmeyen cümleleri duyar gibiyim. O noktada, HP’nin sadece bir sene önce “UBP ile kahve bile içmem” deyip, bugünlerde kahve komasına girdiği hususu hatırlatırım. İşte gerçeklik dediğiniz budur. Hayal ise, KKTC devam ettiği sürece Kıbrıslı Türklerin iradeleri ile bu devleti yönetebilecekleridir. Siz bunları düşünedurun, ben yine çıkıntılık yapıp kurgulanan sürecin dışında bir yerlerde, alternatif yapılar kurabilmek umudu ile 26 Mayıs’ta Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy vereceğim. Çünkü dillerde pelesenk olmuş “bu memleket bizim” sloganına, bu sayede gerçek bir katkı koyabileceğimi düşünüyorum. Son zamanlarda Kıbrıslı Türklerin oy kullanmak için daha yoğun bir şekilde örgütlenmelerini de buna bağlıyorum. Sanırım bu günlerde “içimizdeki ülkeyi” bulabilmek için başka bir çare yok. Ya sürgünde olacağız ya da sahne dışında mücadelemizi yükselteceğiz. Aksi takdirde piyon olmaktan öteye gidemeyiz. Esas aktör kim mi? Tabi ki UBP veya HP değil. Onlar ve YDP gibi demokrasi düşmanı partiler sadece direktiflere uyuyorlar. Büyük patron, ülkesindeki diktatörlüğü buraya da yerleştirmek için parmağını sallayarak her geçen gün memlekete daha da yerleşiyor.

Kaynak: İçimizdeki ülke ne âlemde? - Aslı Murat