7. May, 2019

Labirentin girişi hayli kalabalık. Düzenli bir şekilde geçiş yapmadığım için, hangi saatlerin yoğun olduğunu kestiremedim. Kendime kızmaya başladım. Niye bir bilene danışmadım ki ?! Her daim böyle yapıyor, zaman içinde pek çok sorunun çözüldüğünü varsayıyorum. Sonuçta aradan 16 yıl geçmiş. Teknolojinin ilerlemesi işe yaramamış olacak ki, yaşanan tıkanıklık artan nüfusla birlikte daha da derinleşmiş.

Biraz daha bekleyip, kenara çekilerek bir cigara yakıyorum. Önümde annesinin elini tutan 4-5 yaşlarındaki küçük kız, gözlerimin içine bakarak adeta beni azarlıyor. Kendimi, etrafa zehir saçan bir fabrika bacası gibi hissediyorum. Ortamı yumuşatmak adına gülümsüyorum ama oralı bile değil. Suratını çevirip annesi ile konuşmaya başlıyor. En fazla üzerinde durduğu soru da, küçücük bir adada niye fareler gibi labirentin içinden geçip seyahat etmek zorunda kaldığımız. Aldığı cevaplardan hiçbiri onu tatmin etmiyor. Henüz berrak bir su gibi olan zihni, üretilen yapay gerekçeleri algılayamıyor.

Arkamda ise yaşlı bir çift duruyor. Adam sürekli öksürüyor. Bugünlerde ortalığı saran toz bulutunun kendisini perişan ettiğini, astım nöbetlerinin daha sık gelmeye başladığını söyleyip, bir gün nefessiz kalıp öleceğinden bahsediyor. Ayrıca iyileşmesi için gereken tedaviyi neden reddettiğini ve kendine göre geçici çözümler bulduğunu da ballandıra ballandıra anlatıyor. Kadının bezgin gözlerinden anladığım kadarıyla, bu konu defalarca dile getirilmiş.  Kafasını, dinlermiş gibi yukarı ve aşağıya sallayışı, sadece bedenen orada olduğunu kanıtlar nitelikte. Mesele sakız gibi uzuyor. Bir an durup düşünüyor ve insanlar ne kadar da memleket gibi olmuş diyorum. Yoksa memleketi kendimize mi benzetmişiz, emin değilim. Çözümleri hepimiz biliyor ama ısrarla bunları reddediyoruz. Neden? Çünkü işimize gelmiyor. Ağlıyoruz  ve onun karşılığında ağzımıza bir parmak bal çalınması ile susuyoruz.

Sıra nihayet bana geliyor. Cüzdanımı açıp içindeki kartları memurun önüne döküyorum. Birbirinden farklı üç kimlik karşıma çıkıyor. Dünyanın başka bir yerinde olsam, büyük ihtimalle kuşku ile bakılacak durum, bizim coğrafyamız için pek şaşırtıcı değil. İşimize gelen kılığa girebiliyor, her türlü kimliğe bürünebiliyoruz. Gerektiğinde Türk, gerektiğinde KKTC’li gerektiğinde ise Kıbrıslı oluyorum. Ha unutmadan, kimi giriş ve çıkışlar büyük hassasiyetle korunuyor. Mesela labirentin kuzeyine hangi evrakla giriş yaptıysanız, o şekilde çıkabiliyorsunuz. Aksi takdirde hareket etmek mümkün değil. Sonuçta devlet ciddiyeti diye bir şey var! Ama yine aynı labirentin kimi noktaları var ki, delikli peynire dönmüş vaziyette. Cinayet işleyen bir kimse, çok kolay bir şekilde kaçabiliyor, bir daha da geri alınması mümkün olmuyor. Kocaman masalarda oturan ve güya çözüm için çalışmalar yürüten insanlar, bu denli hayati bir sorunu dahi çözemiyor. Adalet, içinden çıkılmaz bir kör düğüme dönüşüyor.

Kafamda uçuşan fikirler eşliğinde yol almaya devam ediyorum. Labirentin içinde çok ağır bir koku var.  Etrafta yıkık dökük bir sürü bina. İçlerinden ağaçlar çıkmış, harabe hâle gelmiş yapılar karşılıyor beni. Her seferinde aynı hislere kapılıyorum. Hüzün sarıyor bedenimi. Attığım her adımda bir yaşanmışlık olduğunu biliyorum, hissediyorum. En çok da üzerinde kurşun izi olan evler canımı yakıyor. Aniden bir salıncak takılıyor gözüme. Labirent kurulmadan önce, çocukların üzerinde şarkılar söyleyerek sallandığı ama şimdi sonsuz sessizliğe mahkûm olan bir oyun alanı. Salıncağın etrafını otlarla sarılmış. Adeta kendine ulaşılması engellenmiş bir özgürlük alanı gibi bizi bekliyor. Daha da yakınına gitmeye çalışıyorum ama mümkün değil. O ana kadar fark edemediğim bir zincir sesi duyuyorum. Ayaklarıma dolanmış, ilerlememi engelliyor. İnat ediyorum ama izin vermiyor, ardından labirentin alarmları çalmaya başlıyor. Hemen ardından hepimizin bildiği popüler uyarı yankılanıyor kulaklarımda: “Öncelikle evini temizleyeceksin evladım. Sonrasını düşünürüz”…

Zorlamaktan vazgeçiyorum. Zaten hemen hemen yolun sonuna geldim sayılır.  Yeniden cüzdanımı açıp, içindeki kartlara bakıyorum. Bu sefer başka bir kimliğe bürünmem gerekiyor. Aksi takdirde geçişim ve labirentin içinden çıkmam mümkün değil. Az önce gösterdiğim kimliğimin doğum yeri hanesinde yazan kelime, bana engel çıkarıyor.  O anda hemen farklı bir role bürünüyor, o malum ülkede doğmuş ama ayrıcalıklı gruba mensup bir vatandaş hâline geliyorum. Huzur içinde labirentten çıkıyor ve hayatın rutini içinde kayboluyorum.

Aslında hepimiz, yaşadığımız coğrafya üzerinde var olan illüzyonu pek çok alanda deneyimliyoruz. Sanırım bunun en yoğun hissedildiği yerler; iki tarafın sınır kapıları ve onların arasında kalıp derin uykuya hapsedilen bölgeler. Kendi adıma söyleyebilirim ki, her geçiş yaptığımda, labirentin içindeki peyniri bulup yese de çıkışa bir türlü ulaşamayan bir deney faresi gibi hissediyorum. Bana sunulan rotayı takip ediyorum, karnımı doyuruyorum, yanlış yola girip kafamı duvara çarpınca az biraz çığlık atıp isyan ediyorum ama yine de rolümden tam olarak sıyrılamıyorum. Karşı çıkarsam peyniri kaybedeceğimi varsayarak korkup vazgeçiyorum. Bu kısırdöngü durmadan devam ediyor. Ben böyle tek başına hareket edip, kurtulmaya çalışırken, birileri labirentin kuzey dışında örgütleniyor. Ya evde yaptığımız hoverin heyecanı ile faşistlere ve “iyilik maskesi” altında topluma muhafazakârlığı işleyenlere alan açacağız ya da kokmuş peynir üreten yapıyı gerçek anlamda “temizleyecek” bir yolu uyandıracağız. Başka çaremiz yok.

 

Kaynak: Çürümüş delikli peynir kokusu - Aslı Murat

30. Nis, 2019

Gittikçe yoksullaşan, memur ağırlıklı bir orta sınıf toplumu olarak, yarın birçoğumuz gözümüzü piknik alanlarında açacağız. Gelir seviyesinde yaşanan erozyondan dolayı, masanın üzerindeki içki markalarında değişim ve kişi başına düşen porsiyonlarda azalma yaşansa da, mangallardan yükselen duman, burunları fetedecektir. Tabi ki çizilen senaryo, günün esas muhatabı için bu yönde şekillenmeyecektir. Çünkü ülkemizde, özel sektörün tamamında sendikalaşma yoktur ve buna bağlı olarak toplu iş sözleşmeleri aracılığıyla hakların korunması da mümkün değildir. Hâl böyle olunca,  işçi bayramının tatil olması, işverenin iki dudağı arasında kalmaktadır. Tabi ki yasal yönden bir ceza belirlenmiştir. Ama genel olarak sermayenin hangi koşullarda kâr oranına kâr kattığı düşünüldüğünde, işçi çalıştırmanın cezası olan miktar da çoğu işveren için devede kulak kalmaktadır. Belki de bu noktadaki eksikliğin giderilmesi için, böyle bir ihlâl gerçekleştiği zaman, işverenlerin daha ağır koşullarda cezalandırılmasını öngören değişikliklerin mevzuata dâhil edilmesi gerekmektedir.

İki üç gündür, siyasilerin ve kimi iş yeri sahiplerinin,  gerek Meclis kürsüsünden gerekse sosyal medya aracılığıyla atışması, konuyu tenis müsabakasına dönüştürmüş vaziyette. Meselenin esas öznesi olan işçilerin ve örgütlü olabildikleri sendikaların ciddi bir tavır alıp, tartışmada ağırlıklarını hissettirememiş olmaları büyük bir eksikliktir. Tüm bunlar, çalışma hayatındaki haklar, insan özgürlüğüne duyarlı bir iş dünyası yaratılması ve sömürü karşıtlığı üzerinden  örülmediği sürece, İşçi Bayramının önemi “zavallı işçilerin 1 günlük tatil hakkı” seviyesine indirgenecektir. Tarihten bugüne kadar yürütülen mücadeleler, ödenen bedeller ve işçi hareketleri sonucunda elde edilen kazanımlar da önemsizleşecektir. Böylece sanki bu bir hak değilmiş gibi, işçilerin çalıştırılmaması bir özveri, bir lütuf gibi lanse edilecektir. Bunu yapan işyerleri de alkışlanacaktır. Gönlünüz emekten yana atıyorsa, bu tavır kabul edilebilir değildir. Ayrıca hiçbir işveren, işçisinin 1 Mayıs günü çalışmak istediğini söyleyip, yaşatacağı sömürüyü meşrulaştıramamalıdır.

Tartışmalar devam ederken, işçilerinin çalışmak istediğini ve toplumun da bu yönde bir talebi olduğunu söyleyen bir market sahibine, ilgili bakan Zeki Çeler “sen önce kayıt dışı işçi çalıştırdığın için verilen cezaları öde, asgari ücret altında ödediğin maaşları düzelt” diyerek cevap vermiştir. Bu noktada yine aklım karışıyor. Demek ki memleketteki yasalar o kadar hafif ki, bu gibi suçlar işleyen işverenler, paralarına para katarak büyümeye devam edebiliyorlar. Sıra işçi haklarına geldiği zaman da bol keseden atıp tutuyor, hatta yüzleri bile kızarmadan açıklama yapabiliyorlar. Adalet terazisi bizde yanlış işliyor. Esas yapılması gereken, güçsüz konumda olanı haklar ile donatıp sömürü karşısında durmasını sağlamakken, asgari ücretin yaygın olarak kullanıldığı özel sektör çalışanlarının omuzlarındaki yük, her geçen gün artıyor. Bu noktada sosyal devlet ilkesine sahip bir iktidarın, geldiği yol ayrımında bir karar vermesi gerekmektedir. Hiçbir hükümet yetkilisi, işverenlere laf  yetiştirmek zorunda değildir.  İşçilerin haklarını sağlayarak, mevzunun esas öznesinin mücadele etme alanını güçlendirebilir. Böylece sömürü koşulları yeşerecek alan bulamaz. Mesela özel sektörde sendikalaşma bu yönde atılacak en bilindik adımlardan biridir. Örgütlü duruş, tarihten bu güne değin dayanışmanın verdiği rüzgarla kazanım elde etmiştir.

İş dünyasında yaşanan sorunlar tüm işçiler için geçerli olmakla birlikte, kimi kesimler daha fazla mağdur olmaktadır. Özellikle yabancılar ve ev içi işlerde çalışan kadınlar çoğu zaman güvencesiz, kayıt dışı ve esnek çalışma koşullarına mecbur bırakılmaktadır. Bu iki grup aynı kesimde birleştiğinde, yani yabancı ev işçisi kadınlar söz konusu olduğunda vahim bir tablo ile karşı karşıya kalıyoruz. Uzakta bir yerde olmuş gibi lanse edilse de, adanın güneyinde (burnumuzun dibinde) gerçekleşen kadın ve çocuk cinayetleri ile, ırkçılığın  yoksullar üzerindeki yok edici etkisini yakından deneyimledik. Kıbrıs’ın kuzeyinde de geçtiğimiz aylarda bulunan ve uzun zamandır kayıp olan  Vietnam uyruklu Dam Thi Hop’a ait olduğu söylenen kadın cesedi de bu kadınlardan biri olabilir. Öyle olsa bile, KKTC yönetiminin bu konudaki sorumluluğu bitmiyor. Özellikle ev işçilerinin hakları konusunda pek başarılı değiliz. İş Yasası’nda bir çok boşluk var. Çocuk – hasta bakımı, temizlik işleri  gibi tanımlabilecek alanlara ilişkin ayrıntılı yasal düzenlemeler yok. Bu noktada hazırlanacak mevzuata ışık tutacak bir sözleşme mevcut.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 186 sayılı “Ev İşçileri İçin İnsana Yaraşır İş” sözleşmesi ve 201 sayılı Tavsiye Kararı bize yardımcı olacaktır.  Sözleşmenin giriş kısmında belirtilenlere bakacak olursak, aslında sorunun ne olduğunu da anlayacağız. Buna göre Sözleşme: “Ev işlerinin değer kaybettiği ve görünmez hâle geldiği, bu türden işlerin esas olarak kadınlar ve genç kızlar tarafından yapıldığı, bunların önemli bir bölümünün göçmen ya da kimi avantajlardan muaf ülke vatandaşları tarafından yapıldığı, ev işçilerinin istihdam ve çalışma koşulları bağlamında ciddî ayrımcılığa uğradığı ve diğer türden insan hakları ihlallerine maruz kaldığı” tespitini yaparak, tüm uluslara egemen olan bir sorun ile karşı karşıya olduğumuzu vurguluyor.

Başta değindiğim gibi, gerek yasal gerekse kurumsal kazanımları elde etmenin yolu, stratejik adım atabilme becerisinden geçiyor. Bu noktada sendikaların da, şapkalarını önlerine koyup, düşünmeye, farklı hareket alanları kurmaya ve sendikal mücadeleyi dönüştürüp işlevsel hâle getirmeye ihtiyaçları vardır. Bilindik yollar artık tükendi. Belki de özne olabilmek ve işçiler adına konuşma hadsizliğini gösterenlere gereken cevabı verebilmek için yapılması gereken budur.

 

Kaynak: 1 Mayıs lütuf değil, sömürüye karşı mücadele günüdür - Aslı Murat

23. Nis, 2019

20 Nisan cumartesi günü, Sağlık Bakanlığı tarafından, doğurganlık haklarına yönelik bir çalıştay gerçekleştirildi. Geçmişten bugüne kadar, feministlerin bıkıp usanmadan dile getirdiği ve sosyal devlet ilkesinin gereği olan pek çok hak, tartışma konusu yapıldı. Meselenin bilimsel çerçevede ele alınması, Türkiye’den halk sağlığı alanında uzman ve özellikle AKP iktidarının kadın düşmanı sağlık politikaları ile birebir mücadele eden doktorların davet edilmesi, ortaya çıkarılacak yol haritasının sağlam temellere oturtulmasına imkân tanıdı. Ayrıca konuyu hukuki temelde ele alan bir ceza hukukçusunun da aktardıkları, gündemde bulunan Ceza Yasası Değişiklik Önerisi’ndeki gebeliğin sonlandırılması maddesini, daha iyi anlamamıza yardımcı oldu.

İlk oturumda gerçekleştirilen bilimsel sunumların ardından, katılımcıların kendi perspektifleri ile çözüm yöntemleri sunabilecekleri yuvarlak masa toplantısına geçildi. Bu aşamada, alanda çalışma yürüten kadın örgütleri, akademisyenler, Kıbrıs Türk Barolar Birliği temsilcileri, siyasetçiler ve ilgili hekimler, hem mesleki hem de uluslararası uygulamalara yönelik görüşlerini aktardılar. Benim için hayal kırıklığı yaratan husus, kadın sağlığı ve doğurganlık haklarına ilişkin düzenlenen bir çalıştaya, Tabipler Birliği’nin davet edilmesine rağmen katılım göstermemesidir. Meseleye hassasiyetle yaklaşan ve birlik dışındaki bir sivil toplum örgütünde faaliyet gösterdiği için katılan hekimleri istisna tutarak, doğru bir duruş sergilenmediğini söylemek isterim. Kanımca konunun birebir muhatabı olan bir kesimin, oluşturulacak sonuç bildirgesine ışık tutacak bir çalışmada yer almaması, büyük bir eksikliktir. Buna dair basına bir bildiri göndermek ne yeterli ne de işlevseldir. Umarım halk sağlığını ilgilendiren bu mesele ile ilgili, ilerleyen günlerde daha aktif bir şekilde rol alırlar ve somut adım atılabilmesi için gereken çabayı gösterirler.

Türkiye’den gelen katılımcılar, sadece kendi ülkelerindeki deneyimi aktarmadılar. Buna ek olarak dünyada neler olduğu ve evrensel düzenlemelerde hangi noktaya gelindiği üzerine de bilgiler aktardılar. Benim için aydınlatıcı olan bir diğer nokta da, gebeliğin yasal anlamda sonlandırılabilmesi için tespit edilen 10 hafta sınırının, Türkiye’de ortaya çıkış hikâyesiydi. Birebir yasanın hazırlanması aşamasında bulunan ve Meclis’teki süreci de takip eden Prof. Dr. Ayşe Akın, hazırladıkları öneride 12 haftanın belirlendiğini söyledi. Sırf yasa geçirilsin ve yasa dışı kürtajdan kaynaklanan kadın ölümleri azalsın diye bir ödün verdiklerini aktardı. Kısacası belirlenen 10 haftalık sürenin, aslında sağlık açısından hiçbir anlamı yok. Kıbrıs’taki 10 hafta sınırının değiştirilmesini öngören yasa önerisine muhalefet eden özellikle doktor vekillerin, bu noktada ne diyeceğini merakla bekliyorum. Çünkü Onlara göre 10 haftanın bir gün bile üzerine çıkılması, kadının sağlığını tehlikeye sokacaktır ve bu asla kabul edilemezdir. Sanırım bu aşamadan sonra, karşı çıkışın maskesi düştü. Aslında temel neden politiktir ve bu duruş kadın sağlığını ve haklarını yok saymaktan kaynaklanır. Tabi ki bunun bir de kâr hırsı boyutu vardır ama o konuyu hiç girmeyeceğim.

Çalıştay sadece gebeliğin sonlandırılması ile ilgili değildi. Bu sebeple özellikle doğum kontrol yöntemlerinin ücretsiz sağlanması ve toplumun bu alanlarda bilinçlendirilmesi de konuşuldu. Birçok kadın tarafından defalarca söylenen ama pek fazla kale alınmayan noktalardan biri olan, devlet hastanelerinde ücretsiz kürtaj hizmetinin verilmediği konusu da ele alındı. Sağlık Bakanı Filiz Besim’in açılış konuşmasında, artık hizmetin sağlanacağına dair verdiği söz üzerine, katılımcılar da bunun en kısa zamanda gerçekleşmesi gerektiğini vurguladılar. Özellikle yoksul, ekonomik şiddete uğrayan ve kendi hayatını idame edebilme hakkı elinden alınan kadınların yaşadığı sorunlar, “arap saçına” dönmüş vaziyette. Bu dönemde kimi doğum kontrol yöntemlerinin hastaneler ve sağlık ocaklarında uygulamaya koyulması, mağduriyeti az da olsa giderecektir.

Hukuktan bildiğimiz ve hak ihlâlinin oluşmasını engelleyecek önleyici tedbirler, sağlık alanında da uygulanabilir. Bu doğrultuda koruyucu hekimlik perspektifi altında, istenmeyen gebeliğin oluşumunu engelleyici pek çok adımın atılması, mesela doğum kontrol yöntemlerinin ücretsiz ve erişilebilir kılınması, sorunların yaşanmasının önüne geçecektir. Ama bunların yapılması için devletin ayrıca doğurganlık haklarını içeren bir yasayı da hayata geçirmesi gerekir. Çünkü el yordamı ile yapılan ve yasal zorunluluğu olmayan her türlü icraat, kumdan kaleye benzeyen KKTC hükümetlerinin altında kalıp yok olmaktadır. 

Tüm aktarılanlar ışığında şunu söyleyebilirim: Özellikle yoksul kadınların sağlığa erişimi ve doğurganlık haklarını kullanabilmesi açısından pek de parlak bir durumda değiliz. Bu sebeple şu anda Hukuk ve Siyasi İşler Komitesi’nin gündeminde olan Ceza Yasası Değişiklik Önerisi’nin içindeki düzenlemelerden biri olan gebeliğin sonlandırılması maddesinin, vakit kaybetmeden yasallaşması elzemdir. Çünkü şu an yürürlükte olan yasaya göre; tecavüze uğrarsanız ve oluşan gebeliği yaşanan travmadan dolayı fark edemezseniz veya devlet hastanesinde kürtaj mümkün olmadığı için ekonomik sorunlardan dolayı süreyi kaçırırsanız, 10 haftadan sonra gebeliğinizi sonlandıramazsınız. Bu ülkede engelli ve reşit olmayan bir kız çocuğunun, bu durumdan dolayı doğum yaptığını da unutmayalım. Ayrıca Dünya Sağlık Örgütü’nün çalışmalarına bakıldığında, kadınların sadece fiziksel değil psikolojik durumlarının da gebeliğin sonlandırılması talebinde dikkate alınması gerektiği söylenir. Değişiklik, bu eksikliği de giderir bir içeriğe sahiptir. Yasaya karşı çıkan herkes, tüm bu hususları göz önüne almalı ve yasa dışı kürtajın neden olduğu kadın ölümlerini akıllarından çıkarmamalıdırlar. Eğer siz somut koşullara uygun bir yasa yapmazsanız, ona aykırı işlemler hiçbir zaman sona ermez. Yasaklayan veya toplumun tüm kesimlerinin (özellikle yoksulların) ihtiyaçlarını göz önünde tutmadan yasa hazırlayan ülkelere bakıldığında, uygulamanın ortadan kalmadığını görürsünüz. Buralarda kürtaj azalmaz, aksine kadın sağlığını tehdit eden vakalar artar. O yüzden hem kadınları ve doktorları hapis cezasına tabi tutan ceza yasası düzenlemesinin evrensel değerler ile yenilenmesine imkân tanınmalı hem de doğurganlık haklarına yönelik diğer önlemler derhal hayata geçirilmelidir.

En önemli eleştiriyi sona bıraktım. Çoğu dünya örneğine bakarak belirlenen değişiklik önerisinde, gebeliğin yasal olarak sonlandırılması süresinin 14 hafta olarak belirlenmesi karşısında; Türkiye’den buraya nüfus akışı olacağı, arka bahçe muamelesi göreceğimiz söylendi. Buna ilişkin de hiçbir dayanak sunulmadı. Korkmayın, maddi geliri yeterli bir kadın Türkiye’de kürtaj yaptırır, yoksul bir kadının da buraya gelmek için yeterli parası yoktur. Bahsi geçen “korkuyu”, tüp bebek merkezleri üzerinden konuşursanız daha gerçekçi olur. Sahi oralarda şu anki yasal sürenin üzerinde, çoklu oluşan ve istenmeyen gebeliklerde kürtaj yapılmıyor mu? Oraların denetimi ne alemde? Kıbrıslı bir kadın olarak, haklarımı sizin siyasi ve ekonomik çıkarlarınıza göre şekillendiremem. Eğri oturup doğru konuşalım ki var olan ikiyüzlülük sona ersin. Belki o zaman hakları konuşmak için yeterli alan açılır!

Kaynak: Kürtaj ile “Arka Bahçe” olmak arasında kurulan dâhiyane bağlantı! - Aslı Murat

9. Nis, 2019

Ne zaman bir çocuğun öldürüldüğünü duysam, buz gibi bir hava sarar etrafımı. Görme yetisini aniden kaybeden ve buna rağmen engebeli yolda yürümeye çalışan bir insan gibi çaresiz hissederim. Düşünsenize; önünüzde yaşacak kocaman bir hayat varken, bir asker veya militer örgüt üyesi tarafından yok ediliyorsunuz. Hem de bir hiç uğruna. Yüreğimin asla kabul etmeyeceği birçok nedeni vardır çocuk kayıplarının. Kimi coğrafyalarda yoksulluk, açlık, sefalet sarar çevrelerini, kimi yerlerde ise bunların yanında yaşanan şiddet alır o küçücük bedenleri aramızdan. Hem de yaratılan karmaşa ve kavgalara hiçbir  şekilde taraf değilken, sadece hedef olurlar. Doğdukları gün kendilerine biçilen role büründürülmekten başka bir sebebi yoktur bu acıların. Kimisi türk, kimisi rum, kimisi ermeni, kimisi yahudi, kimisi müslüman, kimisi hristiyan, kimisi çingene diye tanımlanır. Bu sıfatlara haiz oldukları için “düşman” saflarında  yer aldıkları varsayılır.

Kayıp şahıslar komitesi tarafından kimliklendirme işlemi tamamlanan 10 yaşındaki Ayşecik de bu senaryonun kurbanlarından biri.  Bundan 4 yıl önce emziği ile bir toplu mezarda bulunan Andreas da öyle. Her iki çocuğun da hikâyesini, yıllardır kayıpların bulunması için her türlü tehdide rağmen yılmadan araştırma yapan ve Nobel Barış Ödülüne aday gösterilen Sevgül Uludağ’ın yazılarından takip ettim. Uludağ bugüne kadar yürüdüğü yolda, hem geçmişten gelip günümüzü etkisi altına alan acılarla yüzleşmemize yardımcı oldu hem de kayıp ailelerinin bitmek bilmeyen yas süreçlerinin tamamlanmasına büyük katkılar sağladı. Tabi ki bunun yanında yaptığı her röportajla, toplumlara sorumluluklarını hatırlatıp, barışın değerini anımsamamıza da zemin yarattı.

Bize öğretilen geleneksel tarih anlatımını alternatif bir gözle okuduğunuzda; tarafların, Taksim  ve Enosis derken aslında coğrafyayı saran ateşi farklı mevzilerden alevlendiren kardeş düşmanlar olduklarını fark ediyorsunuz. İşledikleri savaş suçları da benzer nitelikte. Mesela çocukları, yaşlıları, elinde silah olmayan sivilleri katlettiler, yeri geldi kadınlara tecevüz ettiler. Savaşın haklı bir tarafı olabilirmiş gibi, yaptıkları tüm kötülükleri  uzun yıllar boyunca halının altına süpürüp unutulmasını beklediler. Ama olmadı, toprak ölü çocuk bedenlerini kustu, dayanamadı.

Nazım Hikmet  “Doğum” isimli şiirinde, birçok çocuğun aslında aynı kadere mahkûm olduğunu anlatır.  Hikmet oğluna dair yaptığı vurgu ile, çocukların milli ve dini tanımlamaların ötesinde bir kardeşliğe sahip olduklarını vurgulamaya çalışır. 
“ Benim oğlan

       dünyaya geldiği zaman,

çocuklar doğdu Korede,

sarı ay çiçeğine benziyorlardı.

Makartır kesti onları,

gittiler ana sütüne bile doyamadan

Benim oğlan

            dünyaya geldiği zaman,

çocuklar doğdu Yunan zindanlarında,

babaları kurşuna dizilmiş.

Bu dünyada ilk görülecek şey diye

                    demir parmaklığı gördüler.

Benim oğlan

            dünyaya geldiği zaman

çocuklar doğdu Anadoluda,

mavi gözlü, kara gözlü, elâ gözlü bebelerdi.

Bitlendiler doğar doğmaz

kim bilir kaçı sağ kalır mucize kabilinden…

Benim oğlan

            benim yaşıma bastığı zaman,

ben bu dünyada olmayacağım,

ama harikulâde bir beşik olacak dünya,

siyah,

       beyaz,

              sarı

bütün çocukları

                        sallayan

mavi atlas döşekli bir beşik.”

 

Aslına bakarsanız, farklı kimliklere sahip olsalar da, çocukların kaderi her yerde ve her dönemde aynıdır. İkinci Dünya Savaşı’nda toplama kamplarında sonlanan hayatlar, bugün Akdeniz’de katedilen “umut yolculuğunda” alabora olan teknelerde sönüyor.

 

Bir tarafta 1963’ten beri 10 yaşında olan Ayşecik için cenaze töreni yapılırken, diğer yanda toplum liderlerinin, siyasilerin stratejik oyunları ve satranç tahtasına dönüştürdükleri Kıbrıs çıkmazı daha da karmaşık bir boyuta ulaşıyor. Barışa yönelik adım atılacağına, bir türlü başlayamayan müzakere sürecini baltalamak pahasına birbirinden ilginç açıklamaları ardı ardına sıralıyorlar. Biz de toplumlar olarak, şapkadan çıkarılan tavşanların beyaz mı yoksa siyah mı olduğunu konuşup yapay gündemlere takılıp kalıyoruz. Gittikçe barıştan uzaklaşıyor, 1963 ve 1974’te çocukları öldüren düşmanlığın peşinden gidip onu meşrulaştırıyoruz.  Söyleyeceklerimi ister romantizm ister safdillik olarak yorumlayabilirsiniz, o kısım size kalmış. Ama hiçbir şey bilmiyorsam da şunun farkındayım; geçmişinde yaşattığı acıların hesabını vermemiş, gelecekleri ellerinden alınan çocuklar adına özür dilememiş toplumlar barışamazlar. Sadece birbirlerini alt ettiklerini sandıkları kurgusal çözüm masalarında çatışmayı körükleyip, kurulabilecek ortak geleceği yok ederler. O zaman da elde ne yönetilebilecek bir toprak parçası ne de iktidarın kanıtlanacağı bir toplum kalır.

Kaynak: 6 aylık Andreas’yı ve 10 yaşındaki Ayşe’yi öldürmeye devam ediyoruz - Aslı Murat

2. Nis, 2019

Öyle bir andı. İçimdeki rengarenk onca çiçeğe rağmen, aniden kapandı demir parmaklık. Hasretlik başladı. Burnumdaki güzeller güzeli sevgi kokusu, karanlık bir buluta mahkûm oldu. Zaman ağırlaştı. Gözüm saate takılı kaldı. Sanki bir sonsuzluk geliverdi geçmişten ve uzandı geleceğe doğru. Tek tek fotoğraflar dizildi gözlerimin önüne. Baktım hepsine, en ince ayrıntısına kadar inceledim. Ne de hoş bir edası vardı. Gülünce, yüreğimin ince ince sızladığını hissederdim. İçim ürpererek hatırlıyorum dokunuşlarını. Elleri kocamandı ama içi sıcacıktı, huzur bulduğum bir ev gibiydi bedeni.

Aramızda süslü püslü laflara gerek yoktu. Ne de olsa mücadelesi gibi, aşkı da mütevazıydı. Karşısında her kim varsa, onu incitmemek için bin kere düşünür, ona göre kurardı cümlelerini. İnsanlığın özenli yanını temsil ederdi adeta. Böyle olması, gerçeği gizlediği anlamına gelmezdi. Sorunları tüm çıplaklığı ile anlatır, çözüm bulabilmek için iradesini ortaya koyardı. Hiçbir zaman geri kalmaz, buyurmaz, her daim dâhil olurdu.

Bir gün deniz kenarına gitmiştik. Hava hafif serindi. Ateşli ateşli konuşurken, aniden kollarını boynuma doladı. O kadar sıkı sardı ki beni, bir anda tüm acılar uçup gitti. Uzaklaşmak istediğini söyledi. Memleket dar gelmeye başlamıştı. Yeni bir durum değildi ama belli ki artık dayanamıyordu. Dipsiz bir kuyu gibiydi her geçen gün.  Artık içine attığı taşlar bile su ile buluşmuyordu. Kurumuştu, kup kuru olmuştu kuyunun dibi. Bunları anlatırken bile gözleri ışıl ışıldı. O kadar inatçıydı ki, dudakları vazgeçmişliği haykırırken bile içindeki aydınlık sönmemişti.

Eski yollardan eski dostlardan konuşmaya başladık. Herkes bir köşeye savrulmuştu. Bu üzüyordu, hüzünlendiriyordu bizi. Başka hesaplar girmişti insanların arasına. En çok da sevgi unutulmuştu. Daha derin bir duygu var mıydı acaba? Tükenmenin önünde sadece o değil miydi durabilen? Nasıl da yok sayılmıştı bunca zaman? Ne akıl ne yürek açıklayabiliyordu bu bilinmezliği. Kimileri, bu çarpık varoluş için mi yitip gitmişti? Zaman içinde ayrılıklar olmuş, yoldaşlıklar çirkinliklere kurban edilmişti. Güzelim mehtaba karşı otururken, her şeyi konuşmak istiyordu. Sanki geçmişi temize çekiyorduk. Yüzleşmek diye tutturdukları buydu herhalde. Her cümlenin sonunda bir damla akıyordu yanaklarından, böylece kapatabiliyordu sayfaları.  

“Bu kadar tükenmişken, içindeki umut nasıl olur da canlı kalabiliyor?” diye sordum. Sadece gülümsedi ve yine dünya durdu. Her gülüşünde beni o kadar etkiliyordu ki, bizden başka kimse yaşamıyor gibi hissediyordum. “Yürüdüğümüz yol hiçbir zaman kolay olmadı. Her daim kaygandı zemin. Sadece ayaklarımız değil, aklımız da tetikte olmalıydı. Vazgeçmek kolaydı. Nefes almak zorlaştıkça, inancımız da artıyordu. Fırtına ortalığı bulandırdığında, saçlarımız esen rüzgarla gözlerimizi kapatıyordu. Önünü görebilmen mümkün değil. Ama dayanışma da bununla orantılı bir şekilde derinleştiği için korku yoktu. Aslında umut var oldukça, karanlık dağılıyordu. Korku beni esir almasın diye umudumu uyanık tutuyorum. Çünkü elimde kalan tek hakikat o” dedi ve gitti.

Sesi çıkmadan öylece yatıyordu. Uzun bir aradan sonra yeniden bulmuşken, bu kadar erken kaybetmeyi kabullenmem mümkün değildi. Bağırdım, avazımın çıktığı kadar ağladım.  Ardından, cevabını kimsenin veremeyeceği sorular sıralandı zihnimde. Neden! Ne yapacağımı şaşırmış bir hâldeyken kalktım. Üzerime bulaşan kumları silkeledim. O an temizliğe gerek duyuyormuşum gibi. Şuursuz bir şekilde adım atmaya başladım. Deniz kenarında bir iskele vardı. Üzerine çıkıp, uzun uzun yürüdüm. Sanki hiç bitmeyecek gibi ilerledim. Olmadı, sonu geldi. Geri dönüp, arkamda uzun uzadıya giden ormanlık alana yöneldim. “Onu kaybettim” diyordum kendi kendime. Aklımda tekrarladığım tek cümle oydu. Sonunda, özlemim havada asılı kalmıştı. Meğer kavuşma değil de bir vedaydı yaşadığımız. O anda bile incelikli, sakin ve insandı. Yorulmuş olmasına rağmen, romantik hüznünü yitirmemişti.

Birlikte yürüdüğümüz yolu hatırlatsın diye bir feslikan ektim bahçeye. Dokundukça güzelliğini paylaşıyor, mis gibi bir koku yayıyor etrafına. O gün bugündür yüreğim karardığında derin derin nefes alırım. Belki bir yerlere takılıp kalmıştır umudun kokusu, kim bilir.

 
 

Kaynak: Özlem Havada Asılı Kaldı - Aslı Murat