17. Eyl, 2020

Küresel salgın dünyada ikinci, ülkemizde ise gerçek anlamda 1. dalgasını yaşıyor. Her geçen gün ortaya çıkan yerel vakalar, virüsün yayılma hızının ne boyutta olduğunu kanıtlıyor. Sürecin başında izlediğim bilgilendirici videolardan hatırladığım kadarıyla, 1 kişi yaklaşık 10 kişiye bulaştırabiliyor ve bu oranda da alan genişliyor. Kısacası yerinde durmayan, haylaz bir çocukla baş etmeye çalışıyoruz.

Gerek hastalığın seyri gerekse ortadan kaldırılmasına ilişkin bir çözüm bulunamamasından ötürü kaygı ve stres seviyemiz gittikçe artıyor. Bizi yatıştırabilen tek unsur, sahada emek sarf eden doktorlar ve diğer sağlık çalışanlarına duyduğumuz güven. Genel sağlık sistemi, idarecilerin beceriksizliği ve bilimsel söze kulak asmayan tavırları nedeniyle çökmüş olsa da, hastalıkla birlikte mücadele eden kişiler, yokluk içinde varlık yaratmaya çalışıyorlar. Hâliyle yorulup, isyan etme noktasına geliyorlar. Çünkü işin ucunda insan sağlığı, insan hayatı var.

Sistemin durduğu, hastaların yerleştirileceği yatakların kalmadığı, personelin pencereden atlayarak binaya girebildiği, temaslı takibinin yapılamaz boyuta ulaştığı bir noktada, iktidar edenler kulaklarını daha da tıkamaya başladı. Mart başında ilk vakanın adaya gelmesinin ardından alınan önlemlerde, sağlıkçıların uyarıları dikkate alınırken, şimdi seslerinin çıkmasına izin verilmez noktaya gelindi. Hatta hor görülüyor, aşağılanıyorlar.

Uzun süreli kapanmanın(sokağa çıkma yasağı – hayatı durdurma), ekonomik anlamda mümkün olmadığı herkesin malûmu. Keza sağlık örgütlerinin de bu yönde bir talebi yok. Ama bulaşıcı hastalıklar yasasına göre tek yetkili organ “üst komite”nin kararları incelendiğinde, kısmi ve süreli kapanışın, dip noktaya varan sağlık sistemini biraz da olsa ayağa kaldırmaya yardımcı olabileceği anlaşılıyor. Kim dinliyor, kimse!

Bir tarafta hükümetin ayrılsak da beraberiz ilişkisi, ortalık yangın yeri iken tüm sorunları halı altına süpürünce ortadan kalkacaklarını zanneden başbakan, ne yaptığının farkında olmayan sağlık bakanı ve toplumun kaygılarını dile getirince aklanacağını sanan başbakan yardımcı dururken diğer tarafta da birbirinden farklı çözüm önerileri sunan muhalefet partileri var. Sanırım önümüzde bir seçim olması da bunun en büyük nedeni. Bu iki grubun dışında bir kesim var ki, onlar hadlerini iyiden aştılar.

Milletvekili seçildiğinden beri ismi sansasyonel açıklamalar ile anılan ve toplum için hiçbir katkı yapmadan sadece entrikalar üzerinden varlık gösteren Bertan Zaroğlu’nun, covid-19 virüsü ile tanıştığını öğrendik. Öncelikle gerek kendi gerekse hasta olan diğer parti üyelerine geçmiş olsun dileklerimi iletmek isterim. Herkesin büyük bir endişe ve korku ile uzak durmaya çalıştığı bu hastalığı kendi bedeninde deneyimlemenin oldukça zor olduğunu tahmin ederim. Umarım en kısa zamanda sağlıklı bir şekilde hayatlarına devam ederler.

Mesele insan sağlığı olduğu için ilk başta çok fazla yorum yapmak istemedim. Ama ardından yaşanan gelişmeler, konuyu farklı bir boyuta taşıdı. Doktorlar, Zaroğlu’na milli kimliğinden dolayı hizmet vermeyen Nazi subayı,  Hitlerden öte bir ırkçı suçlaması ile karşı karşıya kaldılar. Hem de bunu yapan kişi, Erhan Arıklı. Geçmişte insanları hedef haline getirdiği şiddet içeren yazıların yazarı, sarf ettiği aşırı milliyetçi ve ayrıştırıcı sözlerin sahibi, etnik köken ve doğum yeri üzerinden politika yapıp örgütlenme sağlamaya çalışan bir siyasetçi Erhan Arıklı. Çizilen portre kimin ne olduğunu ortaya koyuyor. Daha fazla söz söylemeye gerek yok.

Son olarak, annesi Türkiye - babası Kıbrıs kökenli çoğul kimlikli bir kadın olarak, solda örgütlü kesimlere bir çağrım olacak. Mevcut durumu tersine çevirmenin ve sonu tehlikeli bir noktaya varacak örgütlenme modelini dağıtmanın bir yolu var. Yoksulluk, sosyal devletin sorumlulukları ve eşitsizlik, bizlerin ele alması ve insanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeksizin çözüm üretmesi gereken konulardır. Yakın zamanda bu noktalarda gerekenler yapılmazsa, boş bırakılan alanlar faşistler tarafından doldurulacaktır. İşte o zaman atı alan Üsküdar’ı geçecek, biz de nerede hata yaptığımızı fark edip arkasından el sallayacağız. Varın gerisini siz düşünün. 

Kaynak: Mesele ırkçılıksa, buyurun sahne sizin… - Aslı Murat

1. Eyl, 2020

1 Eylül denemesi…

Yokluğun ağırlığı hepimizin omuzlarında…

Şehrin izbe sokakları gündüz ve gece saatlerinde kılık değiştiriyor. Akşamın karanlığı ağırlığını hissettirmeye başladığında, sabahki neşe yerini hüzne bırakıyor. Çıkmaz sokaklarda bağıra çağıra top oynayan, bisiklet süren çocuklar, yavaş yavaş evlerine çekilmeye başlıyor. Pek fazla istekli oldukları söylenemez. Dışardaki kadar özgür hissedemiyorlar içerde. Çünkü dört duvar arasına sıkışan yoksulluk, mavi gökyüzü altında dolaşırken etsini kaybediyor. Bir nevi eşitleniyor insanlar. Hâlbuki hakikat, ne kadar görmek istemesek de, varlığını koruyor. Sadece bulunduğu tarafa yönelmemiz yeterli oluyor. Gözlerinin ta içine bakmanız gerekiyor. O anda, siz artık beğenmiyorum diye bağışladığınız kıyafetleri giyen bedenleri, sırf karnınız doydu diye çöpe attığınız yiyeceklerin uğramadığı mideleri fark edebiliyorsunuz. Maruz kalınan eşitsizlik, tokat gibi yüzünüzde patlıyor.

***

Uygun adım marş. Emredersiniz komutanım…

Bugüne kadar sabırla uzattığı saçlarını ve sakallarını keserken içi gidiyor. Hatta bir kısmını geçen yaz rasta yaptırmıştı. O kadar özenle bakıyordu ki onlara, bir nevi kişiliğinin dışavurumuydu. Neymiş, bu kılıkta adam mı olurmuş? Her şeyin başı, disiplinli ve düzenli bir bedene sahip olmakmış. Aslında hedeflenenin, zapturapt altına alınacak ve sorgulamayacak bir zihin olduğunu herkes biliyor.  Zorunlu kılınan şekle girildiğinde, toplum tarafından çizilen erkek kalıbına erişileceğine inanılıyor.

Erillik, kutsallaştırılan ve egemenliği sorgulanamayan bir zorbalık. Her ne hikmetse, içinde tüm kötü özellikleri barındırıyor. En basit unsuru, herhangi bir sorun çözümünde şiddet yöntemlerini kolayca kullanmak. Bunu da karşıdakinin üzerinden kuracağı bir üstünlük aracılığıyla yapıyor. Asla kaybetme lüksü yok. Aman ha! Her dediği doğru, kural sayılıyor. Laf üstüne laf söylemeniz mümkün değil, son söz onun. Farklı algılama şekillerine kapatılmış, kapkara bir zihniyet. Kılık kıyafette – saç baş düzeninde belirginleşen algı, aslında tek tipleştirilen bireylerde gücünü meşrulaştırıyor. Benzerlik üzerinden kurulan derin bağ, öteki karşısında dikenlerini görünür kılan bir kirpiye dönüşüyor. Kadınlığa özgü özellikler yanında, adanın güney yakasında yaşayan insanların kimliği de düşmanlaştırılıyor. Güvenliği sağlayacağını iddia eden ordu, aslında kimliklere yüklenen farklılıkları yok etmeyi hedefliyor. Egemenliğini bu yolla kanıtlamak için, insanların birbirini öldürebileceği savaşa hazırlık yapıyor. Akdeniz ortasında gaz arama iddiası ile sürdürülen mehter marşlı efelenmeler de bundan kaynaklanıyor.

***

Onun istediği bambaşka bir sevgi. Seninki ise karabasan…

Çok sevdiğini ve onu kimse ile paylaşamayacağını söylüyor. Tabi ki ardından sınırlama ve engellemeler geliyor. Önceleri küçük küçük müdahalelerle başlıyor. Masum ama üzerine düşünüldüğünde ne anlama geldiği çok açık. Ardından daha ağır şekilde seyreden şiddet kendini gösteriyor. Öyle kaba dayaktan bahsetmiyorum. Tercihlerini, düşüncelerini ve kişiliğini yok sayan, yeri geldiğinde saygısızlık yaptığını bile fark etmeyen sözler, ardı ardına sıralanıyor. Hemen hepsi adeta bir çekiç gibi patlıyor kafasında. Bir süreden sonra ağlayamıyor. Kendine olan güvenini kaybediyor, içe dönüyor. Bir anlam arıyor hayata dair. Sevginin iyileştirici özelliği, git gide yerini nefrete bırakıyor. Birbirini besleyen iki koca çınardan biri olacakken, en verimli yerinden kanatıyor dallarını. Artık filizlenmesi mümkün değil. Arda kalan ise boş bir beden ve boş bir zihin. Ama bu sonsuza dek böyle gitmiyor. Bir kız kardeş çıkıyor ve umut ışığını yakıyor.

***

Bedenime dokunma…

Yaşı çok küçük. Kendine ve etrafına olan güvenini inşa edebileceği bir dönem. Özellikle en yakınındaki büyüklere kolayca yaklaşıyor. Ne de olsa “zarar içerden gelmez”, diye öğreniyor. Ama öyle olmuyor. Onu koruması, kollaması ve tüm kötülüklerden uzak tutması gereken biri, tam tersini yapıyor. Çocukça telaşı birden yok oluyor. Yardım alamıyor. Kime konuşsa kime anlatsa diye geçiriyor küçücük kafasının içinden. Bir çözüm bulamıyor. Çünkü gücü elinden alınmış. Tek bir kişi sesini duysa, gözünün içindeki hüznü anlasa ortalık aydınlanacak, biliyor. Sabrediyor.

***

Kölelik ve ölüme terk ediş, farklı bir kılıkta aramızda dolaşıyor…

Dilimizi konuşamıyor, bu sebeple çat pat anlayabildikleri ile yetinmek zorunda kalıyor. Ne maaşını doğru dürüst alabiliyor ne de insani koşullarda çalışıyor, barınıyor. Tek amacı daha iyi bir hayat kurabilmek. O umutla yola çıkıyor. Göçmenlik zor. Hele bu konumda bir işçi olmak, hangi alanda olursa olsun, sömürüye yol açıyor.

Savaştan kaçan mülteciler mi? 1 Eylül’de en çok da onları anmak gerekiyor. Yakın zamanda da kaçıyorlar diye vurulmuş, çoluk çocuk adaya sığınmaya çalıştıkları için bir nevi cezalandırılmışlardı. Can havliyle köylerinden kaçıp, haftalarca çadırlara sığınan yurttaşlar, ne kadar çabuk unutuyor, hayatta kalma isteğini.  

***

Kucaklayıcı doğayı, bencil insan mahvediyor…

Her hafta dağ yürüyüşüne çıkıyorum. Temiz hava ve toprağın rengi beni cezbediyor. Hele ağaçların sabah esintisi ile ortalığa salınan kokusu. İnsanı ister istemez hayal dünyasına daldırıyor. Kim bilir benden önce bu patikadan hangi hayvanlar geçmiştir, bitki örtüsü ne kadar kabuk değiştirmiştir diye sormadan edemiyor insan. Sonra dönüp içi oyulmuş dağlara bakıyor, adına spor denilip sırf keyif için öldürülen canlıları düşünüyor. İnsanın diğer canlılar üzerinde kurduğu tahakküm barışı zedeliyor.  

***

Barışın değerini, küçük bedenler toprağın altından çıkarılınca anladım…

Geçmişin bir döneminde; farklı dillerde dertlerimizi paylaşıyor, kayıplarımızın yasını önüne milli sıfat koymadan omuzlayabiliyorduk. Kimsenin anlamadığı ama yıllar geçtikten sonra ortaya çıkan gerçeklerle sarsıldık. Uzun zamana yayılan çatışma ortamında, en sevdiklerimizi kaybettik, yan komşumuza tecavüz edilirken duyduk sesimizi çıkaramadık, vicdanımız paramparça oldu. Çocuk kalıntıları çıktı toprağın altından. Biri türk, biri rumdu. Onları birbirlerinden ayırmanız mümkün değildi. İkisi de emzikliydi ve emzikleri, bebekliklerini kanıtlamak için, onca yıl bozulmadan toprağın altında beklemişti. Memlekette yaşayan toplumlara yapılan kötülükleri unutmamamız, günü geldiğinde yüzleşebilmemiz adına.

Tüm bunlara rağmen inanıyorum. Umudum var. O günler gelecek ve adaya ayak basan tüm farklılıkların dayanışma içinde olacağı bir barış kurulacak. Tüm kaybedişlere inat.

Kaynak: Barış, “Eşit Varlık” Suretinde Yeniden Canlanacak - Aslı Murat

27. Ağu, 2020

Attığım her bir kulaçta, karaya daha fazla yaklaştığımı sanıyorum. Nafile. Öyle bir akıntı var ki, nefesimi tutup ilerlemeye çalıştığımda, gerisin geri savruluyorum. Tam ters istikamete yöneliyorum, farklı yüzme  teknikleri deniyorum. Hiçbir türlü olmuyor. Sanki bileğime zincirle bir çapa bağlanmış da beni en derine doğru çekip daha içeriye taşıyor. Ama batmıyorum, bir şekilde canlı kalmayı başarıyorum.

Çok da garipsemiyorum. Çünkü etimin yumuşaklığı ve ellerimin buruşukluğuna bakılırsa, uzun bir zamandır bu durumda olduğum aşikâr. Farklı olan şey, zihnimde canlanan sorular. Belli ki içinde yaşadığım koşulları kabullenmiş bir şekilde, bir o yana bir bu yana savruluyordum. Uzun zamandır uyum sağladığım karmaşa ve bilinmezlik, beni iyice rahatsız etmeye başlıyor. İşte o noktada etrafımdaki sesler yükseliyor. Aslında yalnız değilim. Ama bir kısmının kullandığı dili bilmiyorum. Anlayabildiğim tek husus; birbirini dinlemeden boğuk bir şekilde, bağıra çağıra iletişim kurmaya çalıştıkları. Fikirlerini, çok sığ ve bayağı bir şekilde ifade ediyorlar. Anlaşılmama nedenlerinin bundan kaynaklandığını zaman içinde kavrıyorum. Kurtuluşu, daha derin ve anlamlı bir yol üzerinden hayal ettiğim için, yabancılık çektiğimi o anda fark ediyorum.

Hemen hemen herkesi suyun üstünde tutan bir desteği var. Belli ki bilinçli olarak kendilerini garantiye alıyorlar. Kimileri maruz kaldığımız durumun yaratıcısı, kimileri ise sisteme ayak uydurup hayatta kalmanın formülünü sonradan öğrenmiş. Dile getirdikleri çözüm önerileri arasında nüanslar var. Farklı şeyler söylediklerini iddia edip, aynı sonuca varıyorlar. Etraflarındaki kalabalık bunun farkında olmasına rağmen pek ses çıkarmıyor, alternatif bir söz söyleme gereği hissetmiyor. Sanki bir oyun kurulmuş da her koşulda, yakın oyuncular desteklenmeli, diğerleri ise yerilmeli diye düşünülüyor.

Hâlbuki çizilen hattın dışına çıkabilmek, yeri geldiğinde, desteklenen sorun çözücünün sözünün üstüne söz söyleyebilmek gerekiyor. Sanırım bunun için zaman zaman yavaşlamak ve sorunların ardına bakmak kaçınılmaz bir ihtiyaç. Böylece mücadelenin farklı renklerini görebilmek mümkün olabilir. Belki de kıyıya varabilmenin yolu, kimilerini yaşama bağlayan araçların gücünü birleştirmek ve bunlardan yoksun olan kişileri güçlendirerek, hepimizin hayata tutunabileceği kocaman bir gemi yapabilmekten geçiyor. Kısacası dayanışma. Bunun için de belli gruplara, imtiyazlı hayatlarından az da olsa vazgeçmeleri gerektiğini hatırlatmak önemli. Çünkü bazıları ayağındaki çapanın ağırlığı ile batarken, diğerleri ise (haksız yere edinmiş olsa da) üstünde durduğu tahta parçası aracılığıyla gününü gün ediyor. Kıyamet de bundan dolayı gittikçe yaklaşıyor.

Kaynak: Ayağa bağlı olan zincirli çapayı çözmek mümkün mü? - Aslı Murat

11. Ağu, 2020

Mağusa Ağır Ceza Mahkemesi’nde önemli bir dava görüldü. 29 yaşındaki Nancy Nwita isimli kadın, hamileliği yasa dışı sonlandırma suçundan yargılandı ve 45 gün süre ile cezalandırıldı. Ama mesele bununla da sınırlı kalmadı. Sanık avukatının mahkemeye aktardığı iddialar, ülkede yaşanan insan ticaretini gözler önüne serdi.

Burada yıllardır, gece kulüpleri ve eğlence yerleri adı altındaki mekânlarda ve son zamanlarda kiralanan otel odalarında – evlerde, insan ticareti yapılıyor. Söz konusu problem dün başlamadı ve kolay kolay da çözüleceğe benzemiyor. Yıllardır ülkeye konsomatris, temizlikçi, bakıcı, öğrenci vizesi ile getirilen kimi kadınlar, fuhuşa zorlanıyor. “Neden geldiklerini biliyorlar” diyeceksiniz. Bu cümle, çalıştırıldıkları koşulların meşrulaştırılmasına neden oluyor. Seks işçiliği ayrı bir konu, insan ticareti üzerinden tanımlanan seks köleliği farklı. Bu iki hususu birbirinden ayırarak tartışabilmek gerekir. Dünyada pek çok farklı uygulama ve konunun özneleri (seks işçileri) tarafından ileri sürülen gerçekler varken, uzaktan gazel okumak doğru değil. Ama Kıbrıs’ın kuzeyindeki mevcut durum biraz daha farklı. Çünkü ortada işçilik değil, kölelik var.

2018 yılında Mecliste onaylanan, BM’nin “Sınırı Aşan Örgütlü Suçlara İlişkin Sözleşmesi’ne ek İnsan Ticareti’nin Özellikle Kadın ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesine, Durdurulmasına ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol”, soruna yönelik çözüm önerileri sunuyor. Buna göre devletlere, insan ticaretini cezalandırması, mağdurlara yönelik (uygun sığınma yöntemleri geliştirmek, tıbbi – psikolojik – maddi – hukuki yardım sağlamak, uğradıkları zararın tazmin edilebilmesine yardımcı olmak, sivil toplum örgütleri ile istişare içinde çalışma yapmak, toplumun genelini bilgilendirmek vb) koruyucu ve güçlendirici adımlar atmaları söylenir. Uluslararası denetimin dışında bir yapı olan KKTC’de bunun takip edilmesi çok zor. Çünkü hiçbir şekilde hesap veren bir devlet yok. Bu noktada adanın iki yarısının birlikte mücadele etmesi, alternatif ve sonuç alıcı bir çözüm sunabilir.

Sayılan sorumluluklardan sadece insan ticaretinin suç kapsamına alınması, Mart 2020 tarihinde Ceza Yasası’nda yapılan değişiklikle gerçekleştirildi. Bunca yıldır hak temelli faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerince dile getirilenler, hukuki dayanağa kavuştu. Artık herhangi bir kişi, *zorla çalıştırmak/*fuhuş yaptırmak /*hizmet ettirmek/*kulluğa veya esarete tâbi kılmak/*vücut organlarının verilmesini sağlamak amacıyla tehdit, baskı, zor veya şiddet uygulamak, kişilerin çaresizliğinden yararlanarak bir kişinin ülkeye girmesine veya yurt dışına çıkmasına imkan sağlanırsa İnsan Ticareti adı verilen ağır bir suç işlenmiş olur ve mahkumiyet halinde 10 yıla kadar hapis cezasına çarptırılabilir. Kısacası gece kulüpleri ve benzeri eğlence yerleri üzerinden bugüne kadar sarf edilen ve İçişleri Bakanlığı tarafından düzenlenen “Gece Kulüpleri Çalıştayı” raporunda da yer alan pek çok fiil, suç kapsamındadır. Mesela buraya getirilen kadınların borç senedi ile borçlandırılması (çaresizlikten yararlanma – baskı), seyahat belgelerinin ellerinden alınması – yalnız başına hareket edememeleri (esarete tabi tutmak), istenileni yapmamaları halinde şiddete maruz kaldıkları (zor kullanmak  ve şiddet uygulamak) gibi hâller artık “insan ticareti” altında yargılamaya tabi tutulacaktır. Tabi ki bunun için ciddi bir siyasi iradeye ihtiyaç vardır. Ayrıca önceden belirttiğim Protokolün koruma ve güçlendirme unsurları hayata geçirilmediği için, mağdurların mevcut koşulları deşifre edip şikayetçi olması da kolay değildir. Çünkü adım attıklarında onları ayakta tutacak bir mekanizma mevcut değildir. Bu sebeple eğer devlet insan ticareti ile gerçekten mücadele etmek istiyorsa, eksik kalan yönleri de tamamlamak zorundadır.

Mesela şu anda cezaevinde olan Nancy’nin avukatı aracılığıyla Mahkemeye aktardıkları, büyük bir öneme sahiptir. Aslında konsomatris adı altında kadınların neler yaşadıklarını da somut olarak aktarmıştır. Mahkeme ise kararını verirken bunun üzerine gitmiş ve ileri bir soruşturma yapılmasını emretmiştir. Sonunda ne çıkar bilemem ama yaşanan karanlığa bir ışık yakabilmek adına, derinlikli bir soruşturma yapılması gerekir. Bunun için de zehirli yılanların olduğu bir havuza dalmak kaçınılmazdır. Polis teşkilatı ve savcılık bu anlamda önemli bir sınav verecektir. Bekleyip göreceğiz.

Yasa dışı kürtaj mı, doğurganlık haklarının ihlâli mi?

Tartışılması gereken bir diğer konu ise kürtajdır. Haberi gördüğümden beri, ataerkinin tüm kollarının Nancy’nin boynunda birleştiğini düşünüyorum. Hasbelkader Kıbrıs’ta yaşayan kadınların yürüttüğü mücadelelerle de içe içe geçiyor. Hatırlayalım, yakın zamanda “yasa dışı kürtaja” yönelik yargılamalar gerçekleşmiş ve bir kadın mahkum edilmişti(doktorlar dışındaki öznelerin yaşadıklarından bahsediyorum).

Bunun üzerine toplumda pek çok tartışma yaşanmış ve ülkedeki doğurganlık hakları konuşulmuştu. Ardından bir yasa değişikliği de hazırlanıp Meclise sunulmuştu. Bu süreçte, kadınların özellikle doğurganlık hakları bağlamında, kamusal sağlık hizmetine erişiminde sorun yaşadıkları ortaya çıkmıştı. Mesela yasal sınır olan 10 haftayı geçirmeseniz de, devlet hastanesinde kürtaj yaptıramıyorsunuz, keyfi şekilde engelleniyor. Bu durumda, cebinde parası olmayan biri, istenmeyen gebeliği kolayca sonlandıramaz. Mevcut yasadaki eksiklikler incelendiğinde ise şu tablo karşımıza çıkar: Evli bir kadın eşinden, 18 yaşın altında bir çocuk ise ailesinin izni ile kürtaj yaptırabilir. Böylece pek çok meselede ev içinde yaşanan şiddet ve çocuk istismarı görünmez kılınır. Keza çağdaş hukuki metinlerde gözetilen “kadının psikolojik durumu”, hiçbir şekilde göz önünde bulundurulmaz. Hazırlanan öneri, tüm tartışma ve saldırıların ardından çarptırılarak neticeye vardırılmadan engellendi.

Bu güne geldiğimizde ise, ülkede seks kölesi olarak çalıştırılan bir kadın, 20 haftalık gebeliğini sonlandırdığı için yasa gereği cezalandırıldı. Hafta sayısının fazla olduğunu söyleyip, bunun kabul edilemeyeceğini düşünülebilirsiniz. Ufak bir araştırma sonucunda, dünyanın pek çok ülkesinde 14-16-18-20-24 hafta gibi düzenlemelere rastlayabilirsiniz. Demek ki genel kabul gören bir konu değil. Nancy’nin yaşadığı olay üzerinden ilerlediğimiz zaman, çok daha vahim bir noktaya varırız. Ülkeye geliş tarihine bakıldığında, kendi ülkesinde hamile kaldığı anlaşılır. Peki bu kadın gece kulübünde çalıştırılmadan önce zorunlu olan sağlık kontrolünden geçirilmedi mi? Geçirilmedi ise bunun bir müeyyidesi yok mu? Gerek insan ticareti gerekse sağlık kontrolü olmadan ve pandemi döneminde kapalı iken çalıştırılma iddialarının açık bir şekilde cevaplanması gerekiyor.

Sonuç itibariyle Nancy kendi ülkesinde başlayıp Kıbrıs’ın kuzeyinde devam eden hikayesi boyunca eril şiddete maruz kaldı. Bu, yıllardır pek çok kadının başına geliyor, biz de devlet olarak üç maymunu oynuyoruz. Cebi dolu, sırtı güvende olan patronların yazıp oynadığı ve KKTC yetkililerinin de göz yumduğu senaryoyu ortadan kaldırma vakti gelmedi mi? Bence geçti.

*Devlet hastanesinde gebeliğin sonlandırılmaması, fiili anlamda kürtaj hakkını ortadan kaldırıyor. Bu da kürtajın yasallığını tartışmaya açıyor.

Kaynak: Görünmeyen Prangalar: İnsan Ticareti ve “Yasadışı”* Kürtaj - Aslı Murat

4. Ağu, 2020

Toplumsal ve siyasal hareketlerin, propaganda ve örgütlenme yöntemleri, yıllar içerisinde dönüşüme uğradı. Eski metodlar uygulanmaya devam etse de, alternatif medya kanalları (online yöntemler) bilginin ve tepkinin daha hızlı bir şekilde yayılmasına yardımcı oluyor. Tabi ki beraberinde birçok sorunu da getiriyor. Bunlardan en önemlisi; parlayıp sönen ateş gibi, kısa bir sürede etkisini kaybetmesi. Kısacası mücadeleler de diğer alanları etkisi altına alan tüketim mentalitesinin esiri hâline geldi. Özellikle Kıbrıs’ın kuzeyindeki siyasi partilerin ideoloji – politikadan uzaklaşıp salt iktidara gelme hedefleri ile sendikal alanın büyük bir çoğunluğuna hakim olan, dönüşümü hedeflemeden sadece var olana tepki gösterme pratiği, bir adım bile ileriye gitmemize engel oluyor. Bu yüzden daha küçük bir alanda faaliyet gösterdikleri düşünülse de, insan hakları ve özgürlükler alanına odaklanan ve sorun tespiti yapmak yanında çözüm önerileri geliştiren yapıları (meslek örgütleri, dernekler, sivil ve yerel kuruluşlar vb gibi) daha gerçekçi buluyorum.

Tüm bunları dile getirmemin nedeni, merkezdeki yöntem ve örgütleri yermek değil. Tam tersine, belli konularda ezberlenmiş cümlelere hapsolan ve iş üretemeyen yapılarına yönelik soru işareti oluşturmak. Derdimi daha da somutlaştırayım. Erkek şiddeti ile mücadelede en önemli yasal araçlardan biri olan İstanbul Sözleşmesi’nden bahsedeceğim. 2011 yılında imzaya açılan ve ilk onaylayan devletlerden biri kendileri olmasına rağmen, muhafazakar yönetimin bataklığı haline gelen Türkiye  Devleti’nde, sözleşme tartışma konusu haline getirildi. Buna karşı Türkiye kadın hareketi ve feminist örgütlerin, özellikle sosyal medya üzerinden yürüttüğü bilgilendirici kampanyalar ve kadına yönelik şiddetin ne boyutta olduğunu deşifre etmeleri neticesinde, seslerini tüm dünyaya ulaştırabildiler. Hatta muhafazakar alanda çalışma yürüten KADEM’in de “destek” açıklaması (homofobileri baki) yapmasını sağladılar. Bunun sebeplerinden biri alternatif yöntemlerin daha hızlı yayılabilmesi, bir diğeri ise bıkıp usanmadan yıllardır ilmek ilmek ördükleri mücadelelerini her daim canlı tutmalarından kaynaklanıyor. İktidara kim gelecek, cumhurbaşkanı kim seçilecek gibi konularda fikirleri olmasına rağmen, tüm enerjilerine bunlara harcamıyorlar. Çünkü biliyorlar kim gelirse gelsin, tüm hayatımıza yayılan ataerkil sistemi tek başına yık(a)mayacak. Bunun için çalışmaktan ve üretmekten vazgeçmemek, her daim tetikte olmak gerekiyor.

Türkiye’nin gündemini Kıbrıs’a taşımak gibi bir hedefim yok. Ama erkek şiddetinin dili, dini, ırkı, milleti, ekonomik sınıf farklılığı  olmadığı için, konu açılmışken bir ucundan tutmak isterim. 4 güne yayılan bayram tatilimiz içerisinde, polise taşınan (ve dolayısıyla basın aracılığıyla bilgimize gelen) 2 tane erkek şiddeti örneği yaşadık. Farklı farklı gerekçelerle bir kadının burnu kırıldı, bir diğerinin ise evine balkonundan girilerek darp edildi. 2 tane olması bizi yanıltmasın. Çünkü yapılan birçok araştırma (özellikle de evli çiftler arasında) şiddetin gün yüzüne çıkmadığı, halı altı edildiğini kanıtlıyor. Bunun pek çok sebebi olabilir ama gerçek bu. Peki bu noktada ihtiyacımız olan nedir?

Bugüne kadar ülkedeki feminist hareketler ve kadın örgütlerinin yürüttüğü mücadeleler neticesinde, yasal anlamda birçok kazanım elde edildi. 1996 yılında Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) onaylandı, buna bağlı olarak 1/98 Aile Yasası’nda boşanma davalarında uygulanan eşitlikçi mal paylaşımı rejimi gibi tarihi bir değişiklik yapıldı. O güne kadar mevcut olmayan ve şiddet karşısında koruma emri alınabilmesi maddesi eklendi. 2011 yılında İstanbul Sözleşmesi, Feminist Atölye’nin yürüttüğü kampanya neticesinde topladığı 4500 imza ile  Meclis başkanı ve yardımcısına sunuldu, ardından onaylandı. Yani o günden beri yasa gücünde. Buna ek olarak 2014 yılında, Sözleşme’nin devlete yüklediği pek çok sorumluluğu yerine getirmek için  Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dairesi (TOCED) Yasası mevzuatımıza dahil edildi. Yine 2014’te Ceza Yasası’ndaki cinsel suçlar başlığı altında modern anlamda ilerlemeler sağlandı. Son olarak 2015’te Aile Yasası tadil edilerek, şiddete maruz kalan şahısların koruma emrine başvuruları için aranan evlilik bağı şartı kaldırıldı, mal paylaşımına yönelik düzenlemeler kadın emeğini görünür kılacak şekilde yenilendi ve daha eşitlikçi bir boyuta ulaştı, kadın kendi soyadını kullanabilme özgürlüğünü elde etti. Kısacası kimilerine göre küçük adımlar gibi görünse de, kanun önünde belli alanlarda eşitliği sağlayıcı ve buna bağlı olarak şiddeti önleyici gelişmeler yaşandı.

Okuduğunuz son cümleye dikkat çekmek istiyorum. Eşitlik sağlamak ve şiddeti önlemek, birbirine göbekten bağlı hususlardır. Bu sebeple (ülkemizde olmasa da) tartışma konusu yapılan İstanbul Sözleşmesi, bu hakikat üzerine inşa edildi. Yılların biriktirdiği deneyim ve bilgi ışığında, cinsiyetler arasında eşitliğin olmaması, şiddetin birinci ve en temel nedeni olduğu ortaya çıkarıldı. Bu doğrultuda devletler, hem yasa önünde hem de toplumsal algıda, eşitliğin gerçekleştirilmesi için adım atmaları gerekir. Sadece yasal anlamda bir ilerleme yeterli değildir. Bunun en bariz örneği de Türkiye’dir. Mevzuat bakımından incelediğiniz zaman, ciddi ilerlemeler katledilmiş olmasına rağmen, en yoğun hak ihlallerinin yaşandığı bir ülkedir.

Kıbrıs’ın kuzeyinde toplumsal anlamda bir problemimiz yok diyenler olacaktır. Üzgünüm ama mesele o kadar basit değil. Günlük sohbetlerimiz, ev içindeki yaşayış biçimlerimiz, devletin – örgütlerin yönetim kadroları düşünüldüğünde bile, aslında eşitlikten bahsedemeyeceğimizi fark ederiz. O yüzden ezberlenmiş, “orta sınıf – beyaz  Kıbrıslı Türk’ün modern yaşamı” masalından en kısa zamanda uyanmak ve buna karşı mücadele etmek çok önemlidir. Bizde sözleşmeyi iptal edelim şekilde yaklaşımlar olmasa da, daha da kötüsü, görünmez kılma, yok sayma yönünde bir politika uygulanır. Sadece 8 Mart ve 25 Kasımlarda ezberlenmiş açıklamalar yapılır. 2011 yılından beri onaylanan İstanbul Sözleşmesi’nin (tanımlama - izleme – önleme – destek verme - rehabilite etme – toplumsal cinsiyet eşitliğini yaygınlaştırma) tozlu raflardan çıkarılıp, devlet tarafından uygulanması ve 2014’te yasalaşan TOCED’in (eşitliği sağlayacak ve yerel anlamda  atılacak tüm adımları sivil toplumun da işbirliği ile organize edip çözümler üretecek mekanizma) tam randımanlı çalıştırılması gerekir. Kadına yönelik erkek şiddeti, el yordamı ile çözüm üretilecek bir sorun değildir. Çok daha derindir ve bunun için de TOCED iyi bir yol haritasıdır.

Kaynak: İstanbul Sözleşmesi Yaşatır, TOCED’i Uygula - Aslı Murat