9. Mar, 2021

Yürümeli bir uçtan bir uca
kimsesiz sokakları
Durmak düşmektir bu zamanda,
tarihin sarp uçurumlarına”

Figen Yüksekdağ

Ataerkil düzenin yarattığı cinsiyetler arasındaki eşitsizlikler, pandeminin ortaya çıkışı ile daha keskin bir hâle geldi. Tabi ki bu ilk değil. Geçmişten bugüne dek yaşanan ekonomik kriz dönemlerinde, benzer süreçlerden geçildi. O zamanlar da kadınlar daha çok yoksullaştı, cinsiyetçi şiddet oranları artışa geçti ve genel manada kadınların toplum içindeki varlığı zayıflatıldı. Ama salgın koşulları ile ortaya çıkan karantina uygulaması neticesinde; işyerlerimizi kapatıp evde kalınca sorun daha da netleşti. Ev kadını diye tabir edilen “ev işçileri” bakımından da iş yükü arttı.

“Hayat eve sığar” romantizmi  ısrarla etrafımızı sarmış olsa da, 1 yıl içinde yaşananlar, ancak “evin duvarlarını yıkarsak” hayata kavuşabileceğimizi kanıtladı. Çünkü yapılan araştırmalar da gösterdi ki, işini kaybedip evde kalacak olan da, ev içinde şiddete uğrayan da, devlet yönetiminde adil bir şekilde temsil edilemediği için krizi çözmek adına alınan kararlarda söz sahibi olamayıp kendini var edemeyenler de kadınlardır.

BM Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadınların Güçlenmesi Birimi yaptığı açıklama ile, 25 yıldır her geçen gün yükseltilen mücadelenin ve cinsiyet eşitliği alanında kazanılan hakların, kısa zamanda yitirilebileceğine ilişkin hepimizi uyardı. Zaten bir süredir artan muhafazakarlık, sağ popülist politikanın güçlenmesi ve sosyal devlet anlayışının gittikçe azalması gerçeği ile yaşıyoruz. Covid-19 pandemisi de devletlere, insan hak ve özgürlüklerini daha keyfi şekilde kısıtlamasına zemin yarattı. Feminist kaygılarla yaşayan ve düşünen bir kadın olarak, bu mücadele gününü sadece şiddete sıkıştırmak istemiyorum.  Var olan ayrımcılığın diğer sonuçları olan; kadın emeğinin değersizleştirilemesi ve temsilde adaletsizlik meselelerini de gündeme getirmenin önemli olduğuna inanıyorum.

***

KKTC İstatistik Kurumu’nun 8 Mart için paylaştığı verilere göre; geçmiş yıllarla karşılaştırıldığında, 2020’de kadınların (özellikle genç kadınların) istihdama katılımı azaldı, işsizlik oranları arttı. Bu tabloya bakıldığında, önümüzdeki dönemde kadınların ekonomik anlamda bağımlılığının daha da artacağını söylemek mümkün. Bu noktada aklıma Virginia Woolf’un 1929 yılında kaleme aldığı “Kendine Ait Bir Oda” isimli kitabında kadınlara verdiği öğüt geliyor: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın...”  Woolf özgürlük ve kendi hayatında söz sahibi olmayı, ekonomik manada güçlenmeye ve kendi alanını yaratmaya bağlıyor.

Aradan yüz yıla yakın bir zaman geçmiş olsa da, durumun çok  farklı olmadığını anlayabiliriz. Bu yüzden kadınların istihdama katılım oranlarının azalması, ev içinde sarf edilen emeğin hiçbir karşılığının olmaması, çoğunlukla hizmet sektöründe ve ev eksenli çalışan kadınların genellikle güvencesiz ve esnek – keyfi koşullarda çalıştırılmaları var olan eşitsizlik uçurumunu daha da derinleştirmektedir. Çok fazla dillendirilmese de iş yaşamında yaşanan taciz ve bezdirme (mobbing) uygulamalarını cezalandıracak düzenlemlerin yokluğu da ciddi bir problemdir. Bu noktada devletlerin ekonomik sorunlarını çözerken, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bütçeler hazırlayıp uygulamaları gerekir. Ama bizim gibi ısmarlama ve toplumsal gururu ayaklar altına alarak dayatılan mali planlarla bunu gerçekleştirebilmek hayaldir.  Yine de inatla talep etmekten vazgeçmemek gerekir.

***

Gelelim sözümüze sahip çıkacağımız temsiliyet meselesine. Doğrudan demokrasi ile yönetilmediğimiz için, yötecilerimizi ya seçiyor ya da atıyoruz. Tabi ki Kıbrıs’ın kuzeyi özelinde seçilmek ve atanmak meseleleri artık (cumhurbaşkanı ve başbakanın durumunu düşündüğümde) iç içe geçmiş olsa da, yine de temsili bir sistemden bahsedebiliriz. Peki cinsiyetler hangi oranlarda temsil ediliyor? Belediye başkanlarımızın hepsi erkek, meclis üyelerin ezici çoğunluğu erkek, bakanlar kurulunda geçtiğimiz aya kadar kadın yoktu, 50 kişilik meclisteki kadın sayısı sadece 9.

Basit ve kabaca sıraladığım bu durum, devlet dairelerinde – sendikalarda - sivil toplum örgütlerinin bir kısmında- yerel yönetimlerde de varlığını koruyor. Kısacası temsilde adaletsiz bir durum var. Bunun için Siyasal Partiler Yasası’nda 2015 yılında %30 oranında bir kota getirilmiş olmasına rağmen, yasanın somut hayatta karşılık bulduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü siyasi irade bu yönde çalışma yapmıyor, toplumsal cinsiyet eşitliği mentalitesinin yaygınlaşması için adım atmaktan geri duruyor.

Bu noktada kota var deyip, sadece listeleri ona göre doldurmanın yeterli olmadığını kavramalı ve kadınların siyaset sahnesinde erkeklerle eşit bir şekilde var olabilmesinin önündeki engelleri ortadan kaldırmalıyız.

***

Son olarak eril şiddete değinmek istiyorum. Bu konuda en önemli yol gösterici belge olan İstanbul Sözleşmesi, 2011 yılında Mecliste onaylandı. Ardından 2014 yılında Ceza - 2015 yılında Aile Yasaları sözleşmedeki kimi kurallar çerçevesinde tadil edildi. En azından bir kademe ilerleme sağlandı ama yeterli değil. Hâlâ pek çok şiddet türü ceza yasasında bulunmadığı için, yapılan şikayetler sonuçsuz kalıyor. Adli yardım çok kısıtlı  ve yetersiz uygulanabiliyor. Gece kulüpleri başta olmak üzere, çeşitli mekanlarda insan ticaretine maruz kalan kadınların haklarını güvenli bir ortamda arayabilmeleri için geniş çaplı bir yasa yok. Doğurganlık hakları güvenceye kavuşturulmamışken, yasal sınırlarda olsa bile devlet hastanesinde kürtaj yaptırmak mümkün değil. Sosyal devlet olmanın sorumluluklarından sayılan ücretsiz sağlık hakkı tüm topluma sağlanması gerekirken, yoksul kadınlar söz konusu uygulamalar neticesinde yok sayılıyor.  Devlet 2011 yılından beri söz verdiği sığınma evini açmıyor.

***

Genel anlamda eşitlik ve adaleti sağlayacak, mevzuattaki eksikleri tespit edip öneri yapabilecek, gelecek nesillerin toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir şekilde eğitilmelerine imkan yaratacak, şiddet dahil her türlü ayrımcılıkla organize bir şekilde mücadele edebilmemize  yardımcı olacak  Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dairesi’nin kurulması ile önemli bir eksiklik giderildi. Ama her güzel icraatın hazin sonu onu da etkiledi. Bir türlü tam randımanlı işletilemedi. Mesela size, “yarından itibaren Çalışma Dairesi faaliyetlerine son veriyor” desem, ne yanıt verirsiniz? “Olmaz böyle saçma şey”, değil mi? O zaman 2014 yılından beri Mecliste yasalaşan bir daire niye işletilmiyor ve kendisine gereken bütçe ayrılmıyor? Umarım kadınların ne kadar değerli olduğunu dilini dolayan pek muhterem yöneticilerimiz, hafta bitmeden bu sorunun cevabını verebilirler. Çünkü lafa tok, sorunların gerçek manada çözülebilmesine açız.

Kaynak: Bedenimize, Sözümüze ve Emeğimize Sahip Çıkarsak Bahar Gelir - Aslı Murat

23. Şub, 2021

Salgın sebebiyle yaşadığımız sorunlar yetmezmiş gibi, evlerimize kapandığımız sürede, bir tutuklunun cezaevinden firar etmesi meselesi ile uğraştık. Basın mensuplarınca yakından takip edilen arama çalışmalarını, anbean izleyebildik. Saatler hatta günler geçtikçe daha da hırslandık.  Toplumun büyük bir kesimi, yakalanma anından sonra tarafını değiştirmiş olsa da, ilk başlarda Polis Teşkilatı mensuplarını ve diğer güvenlik güçlerini tiye aldı. Hemen hemen aynı grup, yakalanmanın ardından, gözü dönmüş bir linç güruhuna dönüştü. Burada sarf edemeyeceğim işkence ve kötü muamele yöntemleri icat edip, firariye uygulanmasını talep etmeye başladılar. Şeriat ile yönetilen ülkelerin bile aklına gelmeyecek cezalandırma yöntemlerinin bu denli kolay dile getirilmesinin, sosyal psikologlar tarafından iyice değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü tüm söylenenlerin, sağlıklı bir zihin tarafından sarf edilmesinin pek mümkün olmayacağı kanaatindeyim.

Toplumun akıl tutulmasını bir kenara bırakıp, modern cezalandırma yöntemlerine değinmek istiyorum. Hukuk hepimizin de bildiği gibi, yaşayan ve sürekli değişim gösteren bir alandır. Tarihten bugüne kadar, özellikle ceza adaleti konusunda yapılan çalışmalarda; suçun önlenmesi, suç sonrası cezalandırmanın belirlenmesi ve suç işleyen bireylerin iyileştirilip topluma dâhil edilmeleri yönünde ciddi ilerlemeler katedildi. Buna göre ceza yasalarınca belirlenen düzenlemelerin; suçun oluşumunu engelleyici ve uyarıcı olması yanında aynı zamanda insana saygı ilkesine dayanması, işkence ve kötü muamele içeren uygulamaları etkin biçimde yasaklaması, insan onuru ile bağdaşmayan bir içeriğe sahip olmamaları gerekir. Bizim ceza yasamıza bakıldığında –Mahkemelerce uygulanmasa bile-  hâlâ insanlık onuru ile bağdaşmayan cezalar vardır. Keza işkence de suç kapsamına alınmamıştır.

Tüm bu çerçeveden bakıldığında, küçük kesitlere hapsolmayıp büyük resim incelendiğinde, KKTC’deki cezalandırma sisteminin ciddi anlamda ele alınması gerekir.  Konu Mahkemelerde gerçekleştirilen yargılamalar ile sınırlı değildir. Bir firarinin kaçması ve güvenlik güçlerini günlerce uğraştırması sonrasında yapılması gerekenler, birçok bileşeni içinde barındırır. Devletin pek çok birimi bu tartışmadan nasibini almalıdır. Ayrıca herkesin bir gün, suç işleme ihtimali vardır, hatta işlemese bile bir iddia sonucunda yargılanabilecektir. Genel manada düşünemesek bile, devlet eliyle yapılacak her türlü fiilin, bir gün bizim de kapımızı çalabileceği gerçeğini kavramalıyız. O yüzden işkence ve kötü muameleyi onaylayan insanlıktan çıkmış cümleleri sarf ederken biraz daha dikkatli olmalı, işlenen bir suçun cezasını belirleme görevini Mahkemelere bırakmalıyız. Unutmamalıyız ki dünyanın hiçbir yerinde, insan haklarını hiçe sayan şiddet fiilleri kullanarak suçlar sona erdirilmemiş, mağdurların hakları korunamamıştır. Aksine şiddet şiddetin daha da katmerlenmesine neden olmuştur.

***

Konunun bir diğer boyutu da tutuklu ve mahkûmların barındırıldığı cezaevi koşullarıdır. Yıllardır dile getirilen sorunlar, zaman zaman mahkûmların açlık grevi gibi çeşitli eylemler yapması neticesinde daha fazla görünür kılınır. Genel itibariyle; cezaevi tüzüğünün idareye – özellikle müdüre- keyfi yetkiler vermesi, şartlı tahliye tüzüğünün hatalı – yetersiz olması ve cezaevi içerisindeki gayri insani yaşam ve gardiyanlar açısından çalışma koşulları, hak ve özgürlükler konusunda adaletten yana tavır alan herkesin malûmudur.

Kapasitenin çok üstünde insan bulunduran cezaevinde;  tuvalet, banyo, beslenme ve barınma ihtiyaçları gibi insani durumların ne kadar vahim boyutta olduğunu söylemek mümkün. Gardiyanların - mahkûmlarla, mahkûmların kendi aralarındaki ilişkilerde yaşanan sorunlar, kadın mahkûmların özel ihtiyaçlarının yeterli şekilde karşılanıyor olup olmadığı ve çocuk yaşlarda içeri girme durumunda olan kişilerin topluma yeniden kazandırılması noktasında da pek çok sorun vardır. İçerisi, ıslah etmekten öte, yeniden suçlu yetiştirmeye varacak noktaya gelmiştir. Oysa ki fiziki iyileştirme yanında yasal anlamda atılacak adımlarla (mesela cezaevinin denetiminde, sivil toplumda ilgili kuruluşların gözlem yapıp raporlar hazırlayabilmesine imkân tanıyacak yasal düzenlemelerin geliştirilmesi) daha adil bir cezalandırma sistemi kurulmalıdır.

***

Son olarak, geçtiğimiz günlerde değişiklik yapılan Şartlı Tahliye Tüzüğü’ne göz atalım. Cezalarının belli bir kısmını çeken kişiler (cinsel suçlardan tecavüz istisna tutularak), şartlı tahliye kuruluna başvurabilirler. Bu kurul birçok siyasi mevki (içişleri bakanlığı müsteşarı, cezaevi müdürü, sosyal hizmetler müdürü gibi) yanında savcılar, polis genel müdürleri ve akıl hastanesi başhekiminden oluşmaktadır. Üyelerden de görüleceği üzere, mahkûmun haklarını kendi adına dile getireceği herhangi bir kimse, diğer bir ifade ile iddia makamın namına savcı varken savunma adına kimse yoktur. Ya mahkûmun tayin edeceği bir avukat ya da K. T. Barolar Birliği temsilcisinin mutlaka orada bulması gerekir. Ayrıca cezaevinde olan psikolog yerinde (ki başvurucularla temas halinde olan kendisidir) Akıl Hastanesi başhekiminin o kurulda yer alması anlamsızdır. Buna ek olarak tüzükte belirlenen “iyi halli olmak” tabiri de keyfi kararlara neden olmaktadır. Birçok örnekte, keyfi ret ve kabullerin yaşandığını görüyoruz.

Şartlı tahliyenin başlıca amacı, cezanın toplumun içinde çekilmesi ve bu sürede de iyileşmenin sağlanmasıdır. Çünkü kişi o dönemde beraat etmiş veya cezasını tamamlamış sayılmaz. Özellikle şartlı tahliye süreci içerisinde, hapishane dışında geçirilecek zamanda, mahkûmun topluma yeniden kazandırılması ve iyileşmesi için gereken eğitim, denetim programları yoktur veya iş bulma imkânları da yaratılmamaktadır. İmzalanan bir taahhüt belgesi ile, dışarıda geçirilecek zamanda “iyi hâlli” olunacağı söylenmektedir. Birçok kişinin bu denli yalnız bırakılması, sonradan suç işleyip yeniden cezaevine dönmesine neden olmaktadır.

Dünya örneklerine bakıldığında, bahsi geçen keyfilikleri önlemek adına şartlı tahliye sürecini, yargılamayı yapan mahkeme veya özel bu konu ile ilgilenen mahkemeler belirler. Böylece kişi açık ve gerekçeli şekilde, hangi koşullarda şartı tahliyesini gerçekleştirebileceğini bilmekte, keyfilik azalmaktadır. Ayrıca kararlar için istinafa başvurma hakkı da doğmaktadır. 2018 yılında İçişleri eski Bakanı Ayşegül Baybars’ın girişimi ile bir değişiklik önerisi hazırlanmış, Barolar Birliği’nden de buna yönelik görüş talep edilmişti. Geniş çaplı bir çalışma yapıp iletmiştik ama sonrasında herhangi bir gelişme yaşanmadı.

18 Şubat günü tüzükte yapılan değişiklik, salgın sebebiyle cezaevindeki yığılmayı azaltmayı amaçlamış ve daha kısa sürede kurula başvuru imkânı yaratmıştır.  Bu ve bunun gibi günü kurtarmaya dönük adımlar, ülkedeki suç grafiğini aşağıya çekemeyecek, daha fazla mağduriyet yaşanmasına neden olacak ve adaletin tesisine hiçbir katkı sağlamayacaktır. En kısa zamanda işkence ve kötü muamelenin suç kapsamına alınması, cezaevinin fiziki koşullarının iyileştirilmesi, cezaevi tüzüğündeki insan hakkı ihlallerine zemin yaratan keyfilik ortadan kaldırılmalı ve şartlı tahliye tüzüğü modern ceza adaleti ilkeleri doğrultusunda yasa hâline getirilmelidir.

Kaynak: Linç ve Keyfilik Salgını Ceza Adaletini Hastalandırıyor - Aslı Murat

9. Şub, 2021

Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamak hiçbir zaman kolay olmadı. Tabi ki coğrafi güzelliğini hesaba katmıyorum. İçinde dövünüp durduğumuz “devlet” yapısından bahsediyorum. Bu durum, krizin yaşandığı anlarda iyice belirginleşiyor. Geçmişte daha yoğun olarak ekonomik anlamda gerçekleşen çıkmaz, son dönemde, tüm dünyayı da etkisi altına alan covid-19 pandemisi nedeniyle sağlık başta olmak üzere çok geniş bir zemine yayıldı.

2020 yılının Mart ayında tespit edilen ilk vakaların ardından alınan tedbirlerle, bir nebze de olsa kontrol sağlanmıştı. Çok kısa sürede gerçekleşen kapanma, her daim sorun yumağı olan sağlık sistemimizin çökmesini engellemişti. Birçok kesim, geçtiğimiz sene hayatın o boyutta durdurulmasının mantıklı olmadığını söylese de, bugün yaşanan kaosu dikkate aldığımızda, önemli olduğunu anlayabiliriz. Tabi ki bu alandaki ilerlemeler yanında ekonomik yönden gereken desteğin sağlanmaması ile ciddi mağduriyetlerin yaşanmasına neden olundu. Pek çok iş yeri kapandı, insanlar işten çıkarıldı. Kısacası yoksulluk hanesi gittikçe kabardı. Diğer yandan siyaset sahnesine bakıldığında, çözüm üretmeleri beklenirken, entrikaların – şükrana yönelik el ayak öpmelerin – hükümette yer alma yarışının dışında bir gelişme yaşanmadı. Tüm bunların sonucunda, “büyük bir başarı” ile UBP-YDP-DP hükümeti kuruldu ve olanlar oldu.

Hamza Ersan Saner başbakanlığında icraata başlayan idare, ardı ardına al(a)madığı kararlarla hepimizi felakete sürükledi. Bugün salgının bu derece yayılması, sağlıkçıların önerilerinin zamanında dikkate alınmamasından kaynaklanıyor. İkinci bir eksiklik ise, geç olsa da alınan kararları denetleyememeleri. Oysa ki bir devletin sahip olması gereken en önemli iki ilke; önleme ve denetleyebilmedir (kontrol edebilme). Gelin görün ki, mevzubahis KKTC olunca ne önlemeden ne de denetimden bahsedebiliyoruz. Saldım çayıra mevlam kayıra bir anlayış hakim. Kısacası salgın kontrolden çıktı ve diğer sosyal sorunlar da bataklığın dibine doğru hızla yol alıyor.

***

Denetleme (kontrol etme), sadece toplumun kurallara uymasını sağlamak anlamına gelmez. Mesela uzun zamandır tartışma konusu olan ve salgının artış gösterme sebebi olarak da gösterilen mutant virüsün, adanın kuzeyine uğradığını devletten önce, özel bir hastane açıkladı. Bu, böylesi bir dönemde, devlete olan güveni en aza indirmekten başka bir işe yaramaz. Demek ki bizi yönetenler çok geriden geliyor, sağlığımız için gerekenler yapılmıyor, algısını yaygınlaştırır. Ayrıca Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi’ndeki kapasitenin yetersiz kaldığı ve kimi hastaların pandemi otellerinde gözetim altında tutulması hususunda da pek çok sıkıntı yaşanmakta. Sağlık örgütlerini eylem yapma noktasına getiren bu sorun, o merkezlerde bekletilen hastalara gereken tedaviyi uygulayacak personelin olmaması ve hastalığın daha kötü seyretmesine neden olacağı gerçeğinden kaynaklanıyor. Bunun sonucunda da insanlar temaslı olduklarını saklayabiliyor. Böylece bir kısır göngüye hapsoluyoruz.

Salgınla baş edebilmedeki en önemli araçlardan biri olan aşılama konusunda ise yılların KKTC deneyimini tekrarlıyoruz. Sağlık Bakanı Ali Pilli’nin de itiraf ettiği üzere (ki öncesinde kimi doktorlar bu bilgiyi paylaşmıştı), çoğu yerde balı tutan parmağını yalıyor. Siyasilerin risk grubunda olmayan evlatlarını mı istersiniz, adı sürekli sansasyonlarla anılan iş insanı siyasetçileri mi…

***

Son olarak, niye “KKTC sistemi akıl sağlığını bozabilir” cümlesini kurduğuma da değinmek istiyorum. Başbakan Saner, derdini bir türlü ifade edememesi (her açıklamasında dünyanın oluşumuna kadar gerilere gitmesi) ile kendinden bahsettirirken, son olarak adaya getireceği küçük baş hayvanlarla siyasi tarihimize adını altın harflerle yazdırdı. İlk etapta sinirlenip gülmeye başladıysam da, bu kurulan absürt cümleyi anlamlı kılma ihtiyacı hissettim. Çünkü salgınla boğuştuğumuz dönemde, hükümetin başı olan bir kişinin, bu cümleyi kurması pek normal gelmedi. Hatta O’nun için endişelenmedim desem yalan olur.

Salgının yarattığı yıkım sadece maddi anlamda veya somut olarak akciğerlerimizde yaşanmıyor. Bunun bir de psikolojik boyutu var. Yakından takip ettiğim psikolog  ve psikiyatristler, imkân buldukları her platformda, bunu dile getirmeye çalışıyorlar. Gerek kapalı kalmak gerekse geleceğe dair duyulan kaygılar, zihnimizin rahatsızlanmasına neden oluyor. Bu süreçte, dinlemek yanında, söz konusu alana yönelik okuma da yapıyorum. Böylece gün içinde yaşadığım saçmalıklar ve kurduğum anlamsız cümleler, bir nebze de olsa aydınlanıyor. Hele de sorunları bilinçdışına itip, yok sayan  ve üzerine gitmekten geri duran bir yapınız varsa, daha büyük bir çıkmaza giriyorsunuz.

***

Bu noktada haddim olmadan birkaç tespit yapmak istiyorum. Nasıl ki bireysel alandaki sorunlarımızı; görmezden geldiğimizde, teşhis edilmesine izin vermediğimizde ve maskeleyip tüm çıplaklığı ile ortaya çıkışını engellediğimizde hasta oluyorsak, toplumsal boyutta da benzer sıkıntılar yaşayabiliyoruz. Aslında bugün yaşanan sorunların en temel nedeni KKTC dediğimiz, 40 defa söylenirse devlet olacağını sanan yapıdır.

Üzerine kurulduğu sistem; 3 günlük karantinasız gelişlere izin veren, pandemiye rağmen casinolarda eğlenceler düzenlenmesini engelleyemeyen, aşıda bile torpil gerçekleştiren, bakanlık müsteşarları atanırken ihtiyaç duyulan sağlık personelini istihdam edemeyen, geçen hükümet döneminde alınan (ve aslında bir türlü uygulanmayan) ekonomik tedbirleri sanki yeni almış gibi açıklayan bir formüle dayanır. Kısacası hiçbir şeydir, yoktur, mantık dışıdır ve hasta bir zihniyete sahiptir. O yüzden başbakanın, acil aşı ihtiyacı varken, 5000 adet koyunun geleceğini müjdelercesine açıklaması, politikacının sorumluluğu anlamında talihsiz olması yanında sağlıksızdır. Umarım hükümet edenler en kısa zamanda salgının yönetilmesindeki sorunları kabullenir, ötelemekten vazgeçer ve işin ehli olan kişilere alan açarlar. Aksi takdirde hem sağlık sisteminin son kalan direği yıkılacak hem de akıl hastanemizi genişletme ihtiyacımız doğacaktır. Tercih sizin…

Kaynak: KKTC sistemi, akıl sağlığını bozabilir… - Aslı Murat

1. Şub, 2021

Salgın tüm hızıyla yayılmaya devam ederken, ekonomik – sosyal ve siyasi krizlerimiz de iyice derinleşiyor. Özellikle küçük esnaf tek tek kepenk kapatırken, büyük iş yerleri batışı engellemek için -ilk iş olarak- bünyesinde çalıştırdığı işçileri azaltıyor. Bu süreçte, “ekmek teknelerimizi kapatıyoruz, zor durumdayız” çığlıkları atan casinolu otel patronlarının sahte gözyaşları, sel olup akıyor. Ama her ne hikmetse, “kapanma” iddialarının arkası gelmiyor. Sanki hiç söylenmemiş gibi, işletmeler hizmet vermeye devam ediyorlar. Durum böyle olunca, zihinde binbir türlü senaryo canlanıyor, kapalı kapılar ardında neler oldu da durum tersine döndü diye düşünmeden edemiyor insan. Korkarım ki zenginin zenginliği, yoksulun ise yoksulluğu birikiyor.

Eğitim, öğrenim ve sağlık alanında alınan, uygulan(a)mayan ve sürekli ardı ardına hukuka aykırı şekilde değiştirilen idari kararlar, yaşadığımız keşmekeşi daha da artırıyor. Yasalar gayet açık olmasına rağmen, hangi kurulun yetkili olduğunun bir türlü kavranamadığı, pandemi hastanesindeki elektrik sistemi ile ilgili yasal izin krizinin bir türlü aşılamadığı herkesin malumu. Bu husus KKTC hükümeti açısından bir utanç vesilesi. “Yıllardır öyleydi de bunlar mı bozdu”, diye soranlar olacaktır. Sanırım bu dönemki ki kadar ezbere adım atan, yetkisiz hareket eden ve bir nevi kendi çalıp kendi oynayan bir idare ile karşılaşmamıştık. Kısacası hem iş bilmez hem de hukuk tanımazlar tarafından yönetiliyoruz.

***

Şimdi değineceğim hususlar yanında bu durum çok masum kalıyor! Türkiye Devleti’ndeki hukuk garabetini uzun zamandır takip ediyorum. Özellikle anayasa değişikliği ardından oluşturulan tek adama dayalı diktatörlük sistemi, demokrasinin en temel unsuru olan kuvvetler ayrılığı ilkesini fiili anlamda ortadan kaldırdı. Yargıç / savcı atamaları – görevden almaları, adaletin en önemli bacağı olan avukatların sırf muhalif duruşlarından dolayı keyfi şekilde yargılamaya tabi tutulması, Barolar üzerinden yürütülen baskılama süreçleri, hukuk dediğimiz mefhumun hangi durumda olduğunu kanıtlıyor. Net bir şekilde kavramak için, daha fazla demokrasi adına mücadele ederken cezaevinde yargılanmayı bekleyen (daha açık ifade ile orada unutulan) gazetecilerin, siyasilerin, insan hakları aktivistlerinin, sivil toplum örgütü temsilcilerinin, öğrencilerin sayısına da bakmak yeterlidir. Söz konusu iktidar, genel anlamda medyayı ele geçirdiğinden, bu tip kesimleri tespit edebilmek ve toparlamak için alternatif medya kanallarındaki yayınlarını ve yoğun olarak sosyal medya mecralarını kullanmaya başladılar. Mesela twitterda yazdığımız muhalif ve merkezi yönetimi eleştiren tek bir cümle, “cumhurbaşkanına – devlet temsilcisine hakaret, halkı şiddete teşvik etme, terör örgütü üyeliği” vb gibi suçlara karşılık gelebiliyor.

Tüm yaşananlar hukuksuzluğa mı denk düşüyor, yoksa iktidarın kendi hukukunu yaratması anlamına mı geliyor diye düşünürken, elime çok iyi bir kitap geçti. Değerli meslektaşım Öncel Polili’nin önerisi ile edindiğim “Nazi Almanyası’nda Hukuk – İdeoloji, Fırsatçılık ve Adaletin Saptırılması” başlıklı, Zoe Kitap tarafından yayınlanan çalışma, pek çok manada aydınlanmama yardımcı oldu.

***

Bugün kadar çok derin bir araştırma yapmadıysanız, Nazi Almanyası döneminde yaşananları, genellikle Yahudilerin toplama kamplarına gönderildiği ve geniş çaplı bir soykırımdan geçirildiğini bilirsiniz. Bunlara dair yazılan romanlar, çekilen filmler de konuyu çoğunlukla bu perspektiften ele alır. Eğer gözünüzü pek konuşulmayan bir yana çevirme ihtiyacı duyarsanız, işte o anda yaşatılan acıların temelinde nelerin yattığını fark edebilirsiniz.

Öncelikle belirtilmesi gereken gerçeklerden biri, Hitler faşizminin kafayı sadece Yahudilere takmadığıdır. Aryan ırkı yaratmak isterken, Yahudi kökeni olmayan muhalifleri, çingeneleri, engelli bireyleri, lgbti bireyleri de hedefine almıştı. Bahsi geçen grupları yok etmek için de sadece gaz odalarını kullanmıyordu. Geliştirdikleri yasal düzenlemelerle; kamusal hayatın dışına itmeye, bitmek bilmez yargılama süreçlerine mahkum etmeye, mülklerini kamulaştırmaya, sınır dışı etmeye veya ülkeden ayrılmak zorunda bırakmaya yönelik mevzuatlarını zenginleştirdiler. Böylece her atılan adımın yasal dayanağı olabilecekti. Kısacası “hukuka aykırılıktan” bahsetmek pek de mümkün değildi.

İşte o noktada aslında hukuksuzluktan değil de, faşizmin ve anti demokrasinin hukuka bürünmüş halinden bahsedebiliriz. 1933’ten itibaren çıkarılan yasaların en tanınmış ve en çirkin parçası, 15 Eylül 1935 yılında yürürlüğe giren “Alman Kanını ve Onurunu Koruma Yasası”dır. Bir diğer önemli düzenleme da “Baroya Kabul Yasası”dır. Buna göre Yahudi avukat ve yargıçları (ve tabi ki kendine muhalif olanları) hukuk sistemi içinden çıkaracak, mahkemeleri /yargıyı kendi isteği doğrultusunda şekillendirecekti. Hedefi kendine itaat eden “hukukçular” yaratmaktı. Başarılı da oldu. Onaylanan Alman avukatların, Yahudilere hukuki danışmanlık yapması veya yargılandıkları davalarda onları savunması mümkün değildi. Zaten ötelenen gruplarla Aryan toplumun temasını onursuzluk olarak tanımlıyordu. İdeal hukukçudan beklenen: Aryan topluluğuna, Nazi devletine ve lideri Adolf Hitler’e sadakatti. Verilen tüm kararlarda, yürütülen tüm soruşturmalarda bunun izi vardı.

***

Volksgerichtshof (Halk Mahkemesi) adıyla kurulan özel mahkemeler; vatana ihanet, devlete ihanet, ulusal savunmayı baltalamak, Alman ulusuna rejim karşıtı propaganda yapmak gibi aslında siyasi olarak görülen ve çoğu ifade özgürlüğü ile çelişen suçlar yumağına dair yargılamalar yapıyorlardı. Bu davalarda masumiyet karinesine, adil yargılamaya dair hiçbir hukuki ilkeye yer yoktu. Herhangi bir davada hasbelkader serbest bırakılan olursa, Nazi rejimi (ve tabi ki temsilcisi Hitler) devreye giriyor, kendi istediğini dayatıp onu hukuken uygulatıyordu.

Nazi Hukuku’nun bir diğer önemli terimi ise Führerprinzip’ti. İlkenin özü, tüm erklerin, yasama – yürütme – yargının çok az elde, nihayet tek elde, yani Führer’de toplanmasıydı. Savaş sonrasında , insanlığa karşı suçların yargılandığı Nürnberg Mahkemesi’nde yürütülen davalara bakıldığında,  sanıkların savunmalarının hemen hemen aynı olduğu gözlemlenebilir. Buna göre sanıklar: “Yasaları uyguluyordum ve yasa bunu yapmamı gerektiriyordu” diyerek aslında tüm fiillerinin hukuka uygun olduğunu ve bu yüzden herhangi bir sorumluluklarının olmadığını dile getiriyorlardı. Aslında çok da saçma değildi. Çünkü gerçekten kurallar dışına çıkmamış, çizilen yolda ilerlemişlerdi. İşte bu noktada “hangi hukuk veya kimin hukuku” sorusunun da ciddi şekilde yanıtlanması gerekiyor.

Tüm bunların, farklı isimlerdeki yasalar altında ve benzer şiddette Türkiye Devleti’nde uygulandığını söylemek mümkün. Tabi ki yaşadığımız çağda insanları gaz odalarına sokmak pek mümkün değil. Ama bir kişiyi öldürmeniz için, boğmanın dışında yöntemlerin yasal olarak uygulandığını söyleyebiliriz. Fiili bir ölümden de bahsetmenize gerek yok. Bir kimsenin fikirlerini, ifade etme özgürlüğünü, basın aracılığıyla kendi ideallerini özgürce paylaşabilmesini, demokrasinin gereği olarak içinde yaşadığı devleti ve düzeni eleştirmesini yani özetle insan olabilmesini elinden alabilirsiniz. Maalesef yaşanan da budur.

***

Sonuna kadar okuma zahmetine katlandığınız bu yazıyı yazmamın sebebi, Türkiye Devleti yönetiminin, Kıbrıs’ın kuzeyine yönelttiği siyasi müdahalelere, hukuki süreçleri de ekliyor olmasından kaynaklanıyor. Zaman içinde pek çok gazeteci hedef alındı, aleyhlerine Türkiye Mahkemelerinde davalar açıldı. Son olarak Kıbrıslı Türk gazeteci Ayşemden Akın, sosyal medya hesabından yaptığı siyasi eleştiriler nedeniyle cezai soruşturmaya tabi tutuldu. Ayşemden’in söyledikleri, geçtiğimiz cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yapılan müdahalelere ilişkindi. Yani hemen hemen pek çoğumuzun dile getirdiği eleştiriler.  Bu sebeple, yarın sıranın kime geleceği belli değil. Her an kendinizi cadı avının ortasında bulabilirsiniz. Ülkemizdeki yargıya söz geçiremedikleri için, aba altından sopa göstererek, uzaktan korku salmaya devam ediyorlar. Bunun daha da ileri gitmemesi için elimizden gelenin en iyisini sergilememiz ve özgürlüklerimize sahip çıkmamız gerekiyor.

Eminim bir gün gelecek ve malum şahıs, kendi inşa ettiği sistemin ürettiği bir sanık olacak. Belki Naziler gibi mahkemelerde yargılanamayacak ama tarihe adını, sarayını döşediği altın harflerle “Çakma Führer” diye yazdıracak.

Kaynak: Türkiye’deki “Nazi Hukuku” Ruhu Aramızda Dolaşıyor - Aslı Murat 

12. Oca, 2021

Üç kurşun, üç insanı ebediyete uğurladı. Onlarla birlikte, birçoğumuzun içi karanlık bir sis bulutu ile kaplandı. Sorular, art arda sıralandı zihinlerde. Kim, niye yaptı? Pek çok senaryo canlandırıldı. Dedikoduyu seven bir toplum olmanın getirdiği merak duygusuyla, çeşitli tahminler yapıldı. Sarf edilen sözlerin tek bir anlamı olabilirdi. O da yaşanan acının, cezai bir karşılığı olup olmadığı ile ilgiliydi. Aile fertlerinden biri hayatta kaldığı için, ilk etapta okların hedefine O’nun alınma ihtimâli olsa da, yapılan inceleme neticesinde malumun ilamı gerçekleşti. Kocaman ve baş edilemez bir boşluk.

Kimi hüzünler vardır, insan kendini birinin yerine koyarak hissedemez. Özellikle intihar veya cinayet sonrasında yaşanan anlamsızlık ve bilinmezlik, her kayıpta kendine has soru işaretleri bırakır. İşin kötü tarafı, gerçek cevaplara ulaşmak çoğunlukla imkânsızdır. Benzer deneyimlere sahip kişiler, sadece yaşadığı yürek sızısının tınısını tahmin edebilir. Böyle bir yoldan hiç geçmeyenlerin söyledikleri ise, laf kalabalığından başka bir işe yaramaz. Buna rağmen acı üzerine düşünmek(asla azalmaz, sadece kılık değiştirir), benzer yıkımların tekrarlanmaması için bir takım haritalar çıkarmak önemlidir. Birazdan değineceğim hususların, bu doğrultuda kafa yoranlara ufacık da olsa bir ışık yakmasını dilerim.

***

Militarizm sanıldığının aksine salt ordular, askerlik veya militer örgütlenmeler üzerinden üretilmez. İçine doğduğumuz aile, eğitim aldığımız okullar, oynadığımız oyunlar, üzerimize giydiğimiz kıyafetler, hobilerimiz, çalıştığımız işyeri ve daha nice alandaki sosyalleşme süreçlerinde kendini var eder. En önemli özelliklerinden biri de şiddetin normalleştirilmesidir. Bunun en masum örneği, çocuk yaşlarda -istisnalar dışında- erkek çocuklara alınan savaş malzemesi içeren oyuncaklar ve şiddet içeren bilgisayar oyunlarıdır.

Tabi ki her silahı olan çocuğun, sonradan birilerine zarar verecek şekilde hayatını şekillendireceğini söylemek doğru değildir. Hatta bu satırları okuyanlar arasında çocukluk yaşta mücahitlik yapan (yani bırakın oyunu gerçek çatışmaların ortasında bulunan) ve savaşı iliklerine kadar yaşayan kişiler de vardır. Ama bu “olgun çocukların” hikâyelerini dinlediğinizde, ne denli travma biriktirdikleri de ortadadır. Üzeri toprakla örtülüp bilinçaltının en derinine itilmiş, sanki hiç yaşanmamış gibi saklanan hakikatler.

***

Tüm bunların yanında konunun toplumsal cinsiyet boyutu da vardır. Doğallaştırılmış cinsiyet rollerinden erkeklik; saldırgan, savaşçı, fiili egemenliğini sağlayabilmek ve hedefine ulaşmak için her türlü şiddete başvurabilen egemenlik sahibi bir yapıda tanımlanır. Bu sebeple çocukluk çağlarından itibaren “erkek adam” olmak için yetiştirilen çocuklar, ilk önce oyunlarda daha sonra da gerçek hayatta silah kullanmayı öğrenirler. Ava gitme, bu manada önemli dönemeçlerden biridir. Hayvan öldürmenin zevke dönüştüğü çarşamba ve pazar günleri, ava açık bölgelerde doğa yürüyüşü yaparsanız, ne dediğimi daha net anlayabilirsiniz. Zorunlu askerlik hizmeti ile de bu süreç taçlandırılır!

Militarizmin şiddeti kutsallaştırdığı ve uygulanmasının önünde herhangi bir engel görmediği en önemli husus; “düşman” yaratımıdır. Buna göre, toplumsal algıda üretilen  “biz – öteki” karşıtlığı, kimi durumlarda milli kimlikleri aşabilir. Aidiyet kurulan cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, dini görüş, ideolojik yaklaşım, ekonomik güç farklılığı ve en basit tanımla isteklerimize ulaşmamızın önünde engel olarak gördüğümüz – kendi doğrularımızın dışına çıkma cesaretini gösteren herhangi bir kişi-. Bizi etkisi altına alan şiddet sarmalı yaşamın, yaşatmanın güzelliğini görmemizi engeller. Sorgulanmadığı sürece de yıkıcılığına devam eder. Öldüreceksin ve gerekirse öleceksin der ve öldürürüz, ölürüz…

***

Geçtiğimiz hafta gerçekleşen olay özelinde, silahlanma ile ilgili yapılan değerlendirmeleri okuduğumda, zihnimde canlanan tek bir cümle oldu: "Silahlanma = Güvenliği Tesis Etme" ezberi yine ve yeniden yıkıldı. Ne devlete yönelik ne de bireysel silahlanmanın barış veya huzurla alakası vardır. Aksine geçmişe doğru yapılan yolculuklarda, ne denli büyük acıların yaşanmasına neden olduğu ortadadır. Bu yüzden çocuklarımıza sevmeyi öğrenecekleri, sorgulayacakları, sorun çözerken karşılarındaki çıkmaz her ne ise onu yok etmek yerine birlikte yaşanılabileceği yönünde düşünmeyi öğrenecekleri şekilde yetiştirmeliyiz. Tabi ki buna paralel olarak devletin de, gücünü askerler – silahlar – bombalar – tanklar – tüfekler üzerinden değil, sosyal ve ekonomik hayattaki sorunları çözme yönündeki başarısı ile göstermesi gerekir.  Toplumun güçlenmesi ve var olabilmesinin yolu buradan geçer, militer birikimden değil.

Kaynak: Üç kurşun, üç insan… - Aslı Murat