17. Eyl, 2019

Uzun upuzun siyah yeleleri vardı. Saatlerce oturup izleyebileceğiniz bir güzelliğe sahipti. Arazinin bir ucundan diğer ucuna gidişi esnasında insan adeta büyüleniyor, gözlerini bir saniye bile ayıramayacak hâle geliyordu. O kadar hızlı koşuyordu ki, sanki bir yere yetişmek gibi bir derdi vardı. Hâlbuki etrafı çitlerle çevrilmişti. Belli sınırlar içinde hareket edebiliyordu. Sahibi ve geçici binicileri tarafından yönlendirilmekten dolayı, iradesindeki zayıflama gittikçe artıyordu. Hafızasında yer yer kesintiler oluşmaya başlamıştı. Yalnız koştuğu ender anlarda, zaman zaman durup ne yapması gerektiğini hatırlamaya çalışıyordu. Hatta nerede olduğunu bile unuttuğu dönemler olmuştu. Çünkü yaşadığı yer, evi insanlar tarafından işgal edilmişti. O ve arkadaşları, birbirinden sınırlarla ayrılmış küçük küçük odalarda, tek başlarına tutulmaya başlamışlardı. Eskiden olduğu gibi, uçsuz bucaksız kırlar değildi artık evi.  Kafasını çevirdiği her yerde betondan binalar vardı. Nefesini ciğerlerine doyasıya çekmesi bile mümkün değildi.

İşgalcilerin; yönetim, hayat tarzı ve dini inançlar gibi hususlarda müdahaleleri yanında, bir de sözde güvenliği sağlamak adına memleketi askeri üsse çevirmelerine katlanamıyordu. En güzel sahilleri, dağlık – ormanlık yerleri bünyelerine katmışlardı. Hani “biz sizi kurtardık, yoksa ölecektiniz” diyorlar ya, işte onun bedelini tüm bunlar üzerinden yıllardır ödüyorlardı. Oysaki ‘74’te çıkan yangına doğru giden yolun taşlarının döşenmesinde, kendilerinin de payı vardı. Ama bunları, “zilli tarih” sayfaları es geçiyordu. Kanla ve düşmanlıkla süslenen cümleler, kahramanlık kılığına büründürülüyordu. Böylece yapılan hatalar görünmez kılınıyor, kimse sorumluluk almıyordu. Kurulan sistem de iki adım öne, bir adım geri işletilmeye devam ediyordu. Atların büyük bir çoğunluğu da kendilerine sunulan pembe rüyaların sonsuza dek devam edeceğini düşünüp seslerini çıkarmıyorlardı. Karınlarının tok, zaman zaman çitin ötesine geçip dolaşabilme imkânı olduğu sürece de yaramazlık yapmaya niyetleri yoktu.

 Siyah, yaşadığı tutsaklığın farkındaydı. Bunu her şahlanışında sergilediği halet-i ruhiyeden anlayabiliyordunuz. Kapatılmışlığa ve yok sayılmaya karşı, başı her daim yukarıdaydı. Sinirleniyor, etrafındakilerin olan bitene karşı bu kadar duyarsız kalmalarına katlanamıyordu. İlk başlarda bu sebeple içine kapanıp, yalnızlaşmıştı. Ama bu da çözüm değildi. Çünkü her geçen gün daha da vahşileşiyordu koşullar. Bir gece büyük bir patlama ile irkilerek uyandı. Başının üstündeki çatı sallanmıştı. Üzerine düşen tozları temizlerken düşünüyordu. İlk etapta deprem olduğunu sandı. Kısa bir süre sonra gelen ikinci patlamada artık başka bir tehlike ile karşı karşıya kaldıklarını kavradı. İşte o an dumanı fark etti. Burnundaki acı yanık kokusu, O’na savaşı anımsattı. Çitin hemen dibinde bulunan depo alev almış, kulakları sağır eden bir sesle ateşlenmeye başlamıştı.

Hayatında hiçbir zaman, özellikle çatışmaların yaşandığı dönemde bile, savaş aletlerinin barışı temin edeceğine inanmamıştı. Ölüme neden olan bir alet, nasıl olur da güvenliğin aracı olabilirdi? O gece bunu bir kere daha idrak etti. Alevler giderek yükseliyor, her patlama sesinin ardından mantar şeklinde bir toz bulutu göğe yükseliyordu. Ardından küçüklü büyüklü metal parçaları yanı başlarına düşmeye başladı. O neydi? Garip bir ağlama sesi duydu. Kuş sesleriydi, yavrularını ateşin içinden çıkarmaya çalışan anne kuşların yardım çığlıkları. Ardından ağaç dalları haykırmaya başladı. İnsanlar bir yolunu bulup kurtuldular. Ölüm yaşanmadığı dudaklardan dökülüyordu. Peki ya doğadaki canlılar, toprak? Ayrıca felaketle burun buruna kalmak da yeterli değil miydi isyan etmek için? İnsanlar merak etmiyor muydu patlamanın nedenini? Sorumluların cezalandırılmasını talep etmeyecekler miydi? Gerçi geçen sene yine benzer bir patlama sonucu 13 yaşındaki Makhir İsmailov ölmüştü. En fazla bir hafta üzüldü insanlar. Sonrası malûm, üstü kapatıldı ve çocuğun ailesi apar topar taşındı bu diyardan. Kendi cinslerine değer vermeyen bir canlı türünden, öte bir tepki beklemek de yersiz sanırım.

Ortalık sakinleştikten sonra yan binadaki televizyondan gelen sese kulak kesildi. Korktuğu her hâlinden belli olan bir turist kadın veryansın ediyordu. Söylediklerini kulakları mı duymuyor, yoksa tedirginlik sonucu ne dediğini bilmiyor mu diye bir an düşündü Siyah. Çünkü kadın, gerçekleşen felaketi kınayacağına, burada yaşayanları azarlıyordu. Silahlar ile iç içe olmaya nasıl karşı çıkmıyorsunuz, diye kızıyordu. Ağzından çıkan köpükler, karşısındaki adamın yüzünü yalıyordu. İşte o anda, sömürgeciliğin ürettiği kibir kadının yüzünde şekilleniyordu.  O nerden bilsin; patlayanın aslında kendi ülkesinin bombası, işgalin birebir yansıması olduğunu.  Sonraki ses ise bu ülkede yaşayan bir kadına aitti. Tedirgin ve üzgündü. Tüm yaşananlara öfke duyuyor ama bunun sorumlusunu biliyor ve hırsını değil duygularını paylaşıyordu. 13 yaşında bir kızım var diyor ve ekliyordu: “Çok korktu ve bana dedi ki, ‘anne ben bunları yaşamak için çok küçüğüm’ ”. Ama Makhir bunu bile söyleyememişti.

Gecenin karanlığı yerini günün beyazlığına bıraktığında, kötülük daha da belirginleşti. Savaş hazırlığına yarayan araçların, güvenliği ne denli tehlikeye attığı anlaşıldı. Muktedirler bu algının yayılmaması için hemen sazı ellerine aldılar ve “hayat normale döndü” dediler. Aslında haklıydılar. Çünkü başımıza ne geldiyse, “normalleştirmeden” gelmişti.

Kaynak: Normalleştirdikçe Tükeniyoruz - Aslı Murat

3. Eyl, 2019

O sabah gözlerimi açtığımda, nefes alış verişimde bir gariplik hissettim. Her zamanki gibi ciğerlerim dolmuyor, bir yerde tıkanıp kalıyordu aldığım hava. Ardından hapşurmaya başladım. Bir aksilik vardı. Yorganı üstümden atarken, sırtıma bir ağrı saplandı. Geçen her saniyenin sonrasında yaşadığım tuhaflıklar ard arda sıralanıyordu. Yüzümü yıkayıp bir kahve içersem rahatlayacağımı düşündüm. Ama ne fayda! Ortalık kapkaranlıktı. Yani yaşadığım acayip durum sadece bedenimden kaynaklanmıyordu.  Hemen saate baktım. Belli dönemlerde, içtiğim hapların etkisi ile uzun bir süre uyuyor, zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyordum. Ama öyle bir durum yoktu. Ne sızıp kalmıştım ne de akşam olmuştu. Saat sabahın sekiziydi. Demek ki yaşanan çok başka bir sorundu. Karanlık, günün üzerindedeki hâkimiyetini ilân etmişti.

Boğucu sıcaklar, sonbaharı karşıladığımız için kendini yavaş yavaş serinliğe teslim etmişti. Balkondaki koltuğa uzandım ve gazeteleri karıştırmaya başladım. Teknolojinin egemenliğine inat, basılı gazete alışkanlığım devam ediyor.  Bunu bilen ve benden önce uyanıp, araba dumanları şehri sarmadan yürüyüş yapan komşu teyze, okuyup hatmettiği gazetelerini kapıma bırakmıştı. Zaman zaman bunu yaptığını bildiğim için, her sabah kahvaltı yapmadan önce kilidi açıp dışarıya bir göz atarım. İşte o günlerden biriydi. İyilik ve güzelliğin hâlâ var olduğunu bana hatırlattığı için Ona içimden kocaman bir teşekkür ettim ve kapının koluna asılan poşeti alıp gerisin geri içeriye girdim.

Aniden gözüm tarihe ilişti. 1 Eylül çat kapı gelivermişti. İki liderin BM yetkilileri ile görüşme yapacağına ve Kıbrıs’ın makûs talihinin saplantılı sorunu hakkında yeniden “masa savaşlarının” başlayabileceğine dair haberler vardı. Toplumlar olarak bu durum dikkatimizi çekiyor, ağızlardan sular akarak sürdürülen doğalgaz atışmalarını takip ediyor ama oturduğumuz yerden kımıldamamız mümkün olmuyordu. Sanki birileri bir büyü yapmıştı. Uzun bir süredir bırakın ada sınırlarını, kendi evlerimize hapsolmuş gibi davranıyorduk. Bunu değiştirecek gücümüz mü yoktu ki, böylesi bir zamanda eski günlerdeki gibi sokakları doldurmuyorduk? Bir zamanların iki toplumlu kitlesel buluşmaları, yerini ve umudunu, liderlerin diğer güçlerin “yârenliği” ile gerçekleştireceği iddia edilen teknik görüşmelere bırakmıştı. Kısacası barış mücadelesi artık sloganda bile değildi. Barış hareketinin yaratacağı güç, savaşları üreten devlet diline ve yöntemine altın tepsi ile sunulmuştu. İşte o anda anladım ruhumun hapsediliş nedenini. Farkına varmak iyi geldi. Ciğerlerim dolana kadar içime çektim gerçekliği. Ardından öksürmeye başladım. E tabi, alışkın değildim. Aslında farkında olmak bu demekti, hatırladım.

Adanın esas sahipleri bir araya gelip seslerini duyurmuyor. Bunun nedeni nedir? Söylendiği gibi, ucu açık ve yıllardır sürdürülen görüşmeler mi bezdirdi bizi? Hiç sanmıyorum. Bizden çok daha kötü koşullarda yaşayan, ağır diktatörlükler altında inim inim inleyen veya ekonomik çöküşler sonucu hakları budanan birçok toplum hâlâ sokakta. Buna rağmen sessisiz. Demokrasinin temelinin bu yollardan geçtiğini ne çabuk unuttuk?

Kocaman kapıların ardında duran takım elbiseli erkek ve kadınların gerçekleştirdiği standart siyasi toplantılar ile sorunların çözüleceği yanılsaması, gözlerimize siyah bir bant çekmiş durumda. Aslında yaşadığımız karanlık da bundan kaynaklanıyor. Haraket etmediğimiz için bunun farkına varamıyoruz. Bildik  kişilerle bildik yöntemleri sıralamaya devam ediyoruz. Hâlbuki hep beraber bambaşka bir dünyanın hayâlini kurmuştuk. Her ne hikmetse, yıllar önce dökülen kalıplara yerleşip ona dönüşmeyi başardık! Ama hepimizin bildiği bir tuzağa düşmemek de önemli. Eski yöntemlerin yeni temsilcilerini de akıldan çıkarmamak gerek. Hani şu “40 yıldır federasyon göüşülüyor, bir adım ileri gidilmedi” diyen pek bilmişler. Tarih bilgisinden yoksun provokatörler Onlar. Hiçbir gerçekleştirilebilir öneri sunmadan, bataklığa giden yolu yavaş yavaş çiziyorlar. Emin olun, bugüne kadar hayatımızı işgal edenlerden bile daha çürük bir yapıya sahipler. İçlerindeki çürümüşlük dillerine yansımış, haberleri yok.

Eğri oturup doğru dans etmenin zamanı geldi. Bunun müsebbibinin sadece yöneticiler olduğunu düşünmüyorum. Ülkedeki örgütlü – örgütsüz tüm yapılar, benzer süreçlerden geçiyor. Hatta o kalıba dönüşme hâli, yerinde oturup sadece eleştiri yapan zatlarda da var. Bu yüzden durum tahmin edildiğinden daha karmaşık bir vaziyette. Çünkü söylendiği gibi, yıllardır federasyon görüşülmüyor ama yıllardır adanın kuzeyindeki toplum yavaş yavaş KKTC’nin var olmayan ve olmayacak yapısının sadık bekçilerine dönüşüyor. Hepimiz, kapacağımız koltukların efendileri olma rüyasında kayboluyoruz. Küçük hesaplar yapmaya devam ettikçe de hayallerimiz karabasana dönüşüyor, içinden çıkılmaz bir hal alıyor. İşte hemen hepsinin en temel nedeni, sokağı terk etmek. Dönüş yapmazsak, başımıza daha neler gelir bilmiyorum. Unutmayın  1 Eylül barış demek, barış ise özellikle Kıbrıslı Türklerin tek kurtuluş yolu.

Kaynak: Sinikliğin Sokağı Alt Edişi - Aslı Murat

27. Ağu, 2019

İnsan hakları perspektifi, biz kimliği (coğrafyanın kuzeyi için Kıbrıslı Türkler) yanında yabancıların yani ötekilerin de varlığını ve haklarını kabul etmeyi hedef alır. Tarihsel geçmişimize bakıldığında, savaş dönemleri ve milliyetçi akımların yarattığı etki altında, haklar ve özgürlükler üzerine çok fazla akıl yoramadığımız anlaşılır. Dünyayı etkisi altına alan ve birçok ülkede özgürlük ve haklar açısından anılan 1968 hareketlerinin yaşandığı dönemde, Kıbrıs’ın durumu malûm. Savaş, çatışma, kayıp, göç ve ölümlerin gerçekleştiği süreçte militarizmin kurbanı olduk. Kısacası belli alanlarla sınırlı kalan bir hak mücadelesi yürüttük. Böyle olunca da kurtarıcıya teslim edilmiş bir özgürlük anlayışı egemen oldu. Kimliğimize sahip çıkma yanılsaması ile, esas esaretimiz başladı. Bugün tosladığımız duvar da, o günden itibaren ince ince örüldü. Tabi ki her iktidarda olduğu gibi onun da muhalifleri boş durmadı. Yıllardır bıkıp usanmadan yürünen barış yolu da insan hakları mücadelesinin parçalarından biridir.

Özellikle üçüncü kuşak haklar içinde anılan barış hakkı, sadece savaşın yokluğu anlamına gelmez. Kıbrıs’taki barış yanlıları yıllarca bu yönde adımlar attıysa da, son zamanlarda meselenin “teknik bir sorun çözümüne” indirgendiğini görmek üzücü. Özellikle bu mücadelenin taşıyıcısı olan kesimlerin sokağı boş bırakması, yürünen yolun daha da anlamsızlaştırılmasına neden oldu. O kadar ki kendini “pirüpak lider” diye ortaya atan kimileri, federal devlet zeminin artık kaybolduğunu söyleyebileceği alanı buldu. Oysaki bir grup hakkı olarak barış, çok daha derin bir anlama sahiptir. Kıbrıs’taki müzakere masası teknik bir anlaşmayı üretecekse, bunun temeli ötekinin haklarını görebilmek ve gerçek eşitliği sağlayabilmek adına toplumsal barış algısına hâlâ ihtiyaç vardır. Bu da ötekinin haklarını görmezden gelen bir yerden kurulamaz. Aynı hassasiyet Kıbrıs’ın güneyindeki iktidar sahipleri bakımından da geçerli olmalıdır.

Barış yanında, adanın kuzeyinde yaşanan diğer sorunlara da değinmek gerekir. Geçmişe nazaran toplum olarak insan haklarına yönelik daha açık bir algıya sahip olduğumuz söylenebilir. Ancak yine de hak ihlâllerine karşı marazi olmanın çok da ötesine geçmiş değiliz. Bunu biraz daha açayım. Mesela bir kadın şiddete maruz bırakıldığında ,dağlarımız taş ocakları ile delik deşik edildiğinde, yoksul bir aile haber olduğunda, mültecilerin cansız bedenleri kıyılarımıza vurduğunda veya sınır kapılarında tutulup savaşa geri gönderildiklerinde, bir çocuk istismar edildiğinde, bir seks kölesinin çalışma koşulları deşifre olduğunda, bir işçi güvenliksiz inşaattan düşüp yaralandığında, bir kadın hamile olduğu için işten atıldığında ya da işe alınmadığında, bir eşcinsel cinsel yöneliminden dolayı nefret söylemine maruz kaldığında/aşağılandığında, özel sektördeki çalışma koşulları insanca yaşam sınırının altında kaldığında, bir yabancı öğrenci sömürülecek bir müşteri olarak algılandığında, bir mahkûm cezaevinde kapasite sıkıntısından yerde yattığında ve benzeri durumlar yaşandığında toplumun gelebildiği boyut; üzülmek ve biraz daha ileri gidersek “hayırseverlik”. Tabi ki dönem dönem devlete sorumluluğunu hatırlatan kitlesel tepkiler de yaşanır. Ama yakılan kıvılcım erken zamanda söner. Keza grevler veya sokak eylemleri de gereken tepkiyi göstermek için yeterli bir araç olmaktan çıktı. Sanırım özeleştiri olarak bunu bir kenara koyma ve alternatif yollar üretmenin zamanı geldi.

Bugüne kadar dünya çapında yaşanan dönüşümlere bakıldığında, konforlu alanından kopan insanların ve toplumların hikâyelerine rastlarsınız. Konfor dediğim de her zaman lüks içinde yaşamak anlamına gelmez. Kendisine dayatılan çerçeve içinde yaşamını sürdüren ve egemen değerleri kendi algı süzgecinden geçirip eleştirmeyen kişiler, çoğu zaman rahatsız edilmeden yaşamını sürdürür. Çünkü iktidar, onun uslu tavrı karşısında bir müdahelede bulunma ihtiyacı hissetmez. Hâlbuki bir kere kafanızı kaldırıp, kurulu düzene karşı durduğunuz noktada tüm illüzyon dağılır. O aşamada paralel olarak rahatlık da sona erer. Bahsi geçen karşı duruş, herhangi bir mağduriyet yaşandığında, statükoyu besleyen ve onu ayakta tutan algının dışına çıkmayı gerektirir. Şöyle ki; hayırseverlik yapmak, sosyal medyada yüzlerce statü yazmak, yeri geldiğinde öteki diye tanımlanan insanların yaşadıkları hak ihlâllerini görmezden gelerek kapı dışarı edilmesini onaylamak (kayıt dışı olan ve yakalanan kişilerin sınır dışı edilmesi haberleri karşısında yaşadığınız rahatlığı düşünün), sokak ortasında yerde yatan bir evsiz haber olduğunda onu toplumu kirleten bir artık olarak görmek, boşanma oranlarındaki artışı dert edinip ona neden olabilen ev içi şiddetin her ailede yaşanabileceğini söyleyip meşrulaştırmak, mensubu olduğunuz parti iktidara geldiğinde keyfi yöntemle bir mevki – iş elde ettiğinizde sonrasında gelen hükümet  tarafından işinize son verildiğinde partizanlıktan şikayet etmek ve nice benzer davranışı tekrarlamakla bir adım ileriye gidemeyeceğimizi artık anlamalıyız.

Eğer yaşadığımız koşullardan memnun değilsek ve bunları sözde değil de gerçekten değiştirmek istiyorsak, yumuşacık koltuklardan kalkıp engebeli bir dağa tırmanmamız gerektiğini kabul etmeliyiz. İşte o noktada, Kıbrıslı Türkleri yok oluşa sürükleyen koşulları fark edebileceğiz. Böylece esas kurtarıcının devletler olmadığını, bir toplumun haysiyet ve onur seviyesini yükseltecek değerlerin insan hak ve özgürlüklere duyulan bağlılıktan geçtiğini kavrayacağız. Umarım sistem hepimizi kendine benzetmeden bunu başarabiliriz.

Kaynak: Konforlu Koltuğundan Kalk ve Özgürlüğün Tadını Çıkar - Aslı Murat

20. Ağu, 2019

Kıbrıs Türk Devlet Tiyatroları’nda yaşanan sansür krizi, birçok kesimin dikkatini çekti. Siyasilerden sanatçılara kadar uzanan geniş bir yelpazeye yayılan tartışma, farklı boyutları ile ele alındı. Ben biraz somut olaydan uzaklaşıp, genel anlamda sanat ve ifade özgürlüğü noktasından konuyu ele almak istiyorum.

Yaşar Ersoy’un “Yangın Yerinde Kabare’’ adlı oyunun engellenmesi ile ilgili çıkışının ardından başbakan Ersin Tatar, biraz sinirlendiren ama bolca güldüren bir açıklama yaptı. Tatar, devletin patron olduğunu ve kimsenin ifade özgürlüğü diyerek her istediğini yapamayacağını aktardı. Hemen ardından, “KKTC’de ifade özgürlüğü yoktur diye bir durum mu var? KKTC’de böyle bir sıkıntı yok” diyerek, taban tabana zıt iki yaklaşımı kamuoyu ile paylaştı. O andan itibaren, sorumluluk sahibi bir vatandaş olarak, başbakanı yaşadığı akıl karışıklığından kurtarma isteğim canlandı. Belli ki ya ifade özgürlüğü kapsamında sanatın ve sanatçının hangi boyutlarda korunması gerektiğini bilmiyor ya da etrafındaki kişilerce yanlış yönlendiriliyor. Her iki durumda da, demokratik bir yönetimi temsil eden başbakan sıfatının çok uzağında duruyor. Buna yüreğim dayanmadı.

 Az kalsın unutuyordum. Beni en fazla hüzünlendiren kısım da şudur: “Vatandaşın hakları olduğu kadar Devletin de hükümetlerin de halkın gerçek menfaatlerini ve huzurunu düşünerek bazı tedbirleri ve kararları alma hakkı vardır. Aksi takdirde kaos anarşi ve toplum içinde ciddi çatışmalar ortaya çıkar”. Sahip olunan seviye, maalesef insan haklarının a-b-c’sini bilmeme boyutundadır. Devletlerin, toplumlar üzerinde kullanabilecekleri hakları yoktur. Ama buna karşılık, toplumsal demokrasiyi sağlamak için yerine getirmeleri gereken yükümlülükleri vardır. Bunu da özgürlükleri pervasızca sınırlayarak, hakları kullanılmaz hâle getirecek boyutta adımlar atarak sağlayamazlar. Siz de takdir edersiniz ki, bir yazı ile bu konuyu açıklığa kavuşturmak mümkün değildir. Yine de ufak tefek bilgiler paylaşmaya çalışacağım.

Gelin sizi liberal ve faydacı düşüncenin en önemli isimlerinden biri olan John Stuart Mill’in, 1859 yılında yazmış olduğu “Düşünce ve Tartışma Üzerine” isimli eserle tanıştırayım. Konuyu ilk olarak hukuki metinlerden öte felsefik yaklaşımlar ile ele almak ufuk açıcı olabilir. Mill kitabında, herhangi bir düşüncenin ifade edilmesini engelleyen uygulamaların birçok nedenle zararlı olduğunu bize aktarır ve devamında şunları dile getirir: “Bir düşüncenin dile getirilmesinin engellenmesi kötüdür. Çünkü  hem bu kuşağı hem sonraki kuşakları, hem bu görüşe karşı çıkanları hem de bu görüşü benimseyenleri, yani tüm insanlığı ondan yoksun bırakır. Eğer bu doğru bir görüşse, yanlışın yerine doğruyu koyma fırsatından yoksun bırakılmışlar demektir; eğer yanlışsa,  o zaman da doğru görüşün yanlış olanla çarpışmasından doğacak daha açık algıdan ve bunun bırakacağı canlı izden olacaklardır”. Bu yaklaşım, yıllar sonra  birçok insan hakları sözleşmesinde korunacak ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne konu olan davalardaki kararlara şu şekilde yansıyacaktır: “İfade özgürlüğü sadece kabul edilen, zararsız ya da farklı olan bilgi ya da düşünceler için değil ama ayrıca hoşa gitmeyen, sarsıcı ya da rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, ‘demokratik toplumun’ onlarsız olamayacağı; çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereğidir”. İki durumda da belirtilen, kendini mutlak doğru olarak dayatan düşüncelerin demokrasiye zarar verdiği ve özgürlüklerin var olabilmesi için devletlerin her türlü fikrin ifade edilmesine zemin yaratacak ortamı sağlama yükümlülüğünün olduğudur.

Unutulmaması gereken en önemli noktalardan biri de, ifade özgürlüğünün en geniş anlamda korunduğu konuların başında, siyasi eleştiri içeren düşünceler geldiğidir. Hükümetler ve devletler, kendi çalışanları tarafından dile getirilse bile, en ağır - sert  eleştirileri hoş görmeli ve hakkın kullanımı ortadan kaldırıcı önlemleri engellemelidirler. 

Eğer işin içine sanat eseri giriyorsa, o noktada konu daha da hassaslaşır. Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Farida Shaheed, 14 Mart 2013 tarihinde hazırladığı “Sanatsal İfade ve Yaratıcılık Özgürlüğü Hakkı” başlıklı raporda şu görüşü savunur: “Sanatçılar insanlara keyif verebilir, fakat aynı zamanda toplumsal tartışmalara katkıda bulunur, bazen karşı bir söylemi dillendirir ve mevcut güç odakları karşısında bir denge oluştururlar. Sanatsal yaratıcılığın hayatiyet kazanması, kültürlerin gelişimi ve demokratik toplumların işleyişi için zaruridir. Evrensel insan hakları normlarının hayata geçirilmesinde asıl önem arz eden, geleneksel nüfuz, kurumsal ya da ekonomik iktidar veya toplumdaki demografik üstünlüğe dayanan bir bakışla keyfî ayrıcalıkların yaratılmasının önlenmesidir. Bu ilke, sanatsal ifade ve yaratıcılık özgürlüğü hakkı ve bu hakka dair muhtemel sınırlamalar konusunda ortaya çıkan her meselenin kalbinde yatar.

 Aktarılan raporda da anlaşılacağı üzere, sanatın ve sanatçının doğasında; bir karşı duruş ve içinde yaşadığı topluma duyduğu hassasiyeti farklı araçlar yoluyla tartıştırma ihtiyacı vardır. Yani siz çıkıp, tiyatronun patronu devlettir, patron ne yapılacağına karar verir, diyemezsiniz. Peki, sanatta ifade özgürlüğü nedir? Raporun ardından Türkiye’de sanatta sansür vakalarını araştırıp belgelemek ve bu yönde bir bellek oluşturmak için kurulan Siyah Bant’ın 2016 yılında yayınladığı “Sanatsal İfade Özgürlüğü Kılavuzu”nda, konuyu daha iyi anlayabileceğimiz tanımlara yer verilir: “Sanat özgürlüğü söz konusu olduğunda; ifade özgürlüğü, sanatçının özgürce çalışmalarını yürütebilmesini veya sanat eserlerinin yaygınlaştırılmasını ve bunun devlet veya başka bir kişi tarafından müdahaleye uğramamasını, kültürel haklar ise sanatçının veya sanat eserlerinin devlet tarafından desteklenmesi ve sanat eserlerine ulaşmak isteyen kişilerin eserlere erişim hakkını güvence altına alır”. İster Devlet ister belediye isterse muhtarlığa bağlı bir tiyatro olsun, durum değişmez. Her koşul ve mekânda sanatsal ifadelere yaşam alanı sunmak, desteklemek, yaygınlaşmasını sağlamak ve onların önünü tıkayacak yaklaşımlara izin vermemek devletin yükümlülüğüdür. 

Tiyatronun daha özerk bir yönetime kavuşturulması noktasında yasal yoksunluklar varsa, onları düzeltmek de devletin görevidir. Tüm bunlar için, demokrasiden nasibini almış, özgürlüklere saygılı ve kendini mutlak doğru olarak yansıtmayan eleştiri kültürü gelişmiş bir zihniyet gereklidir. UBP – HP hükümetinin tavrına bakıldığında, bu yönde bir zafiyet olduğu anlaşılır. Eğer HP kanadı durumdan rahatsızsa (ki basına yaptıkları açıklamalardan o anlaşılıyor), o zaman gerekeni yapmalı ve oynanması engellenen eser en kısa zamanda Devlet Tiyatrosu oyuncuları ile buluşturulmalıdır. Ayrıca yasal çürümüşlüğü gidermek için de en kısa zamanda öneri hazırlayıp sunmak, boyunlarının borcudur. Yaşanan utançtan kurtulmak için açıklama yapmak yeterli ve anlamlı değildir. Toplum söz dinlemek değil, icraat görmek istemektedir.

 

Kaynak: Sanatın Patronu Olduğunu İddia Eden Trajikomik Devlet - Aslı Murat

13. Ağu, 2019

Yaklaşık bir hafta önce arka arkaya yaşanan iki olay, Kıbrıs’ın kuzeyindeki işkence ve kötü muamele problemini yeniden gündeme getirdi. İlk olarak Ercan Havaalanı’ndaki kameralara yansıyıp gizli tutulan ama her nasılsa basına sızan görüntülerin ardından, cezaevinde hükümsüz tutuklu olan bir şahıs, avukatın gözü önünde gardiyan tarafından tokatlandı.

Kıbrıs Türk Barolar Birliği İnsan Hakları Komitesi ve Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı, her iki olayın ardından yayınladıkları basın bildirileri aracılığıyla, ortaya çıkan vahim tabloyu ve durumun iyileştirilmesi için neler yapılması gerektiğini kamuoyu ile paylaştılar. Söz konusu açıklamalar içerisinde, iç hukukumuzun parçası haline getirilen İşkenceye Karşı Mücadele’ye yönelik sözleşmelerde ve özellikle anayasada belirtilen işkence yasağına vurgu yapıldı. Buna göre, hiçbir şartta (olağanüstü koşullar ve savaş hâli dâhil) işkence ve kötü muamele uygulanamaz, bu tip bir fiil herhangi bir gerekçe ile meşrulaştırılamaz. Kısacası kısıtlanamayacak bir yasaktan bahsediyoruz. Ayrıca devletler; öncelikle ceza yasasında işkence ve kötü muameleyi ağır bir suç olarak düzenlemeli, iddiaları araştıracak bağımsız (sivil) soruşturma ekipleri kurmalı, sivil toplum örgütlerine tutulma mekânlarını inceleme hakkı vermeli,  işkenceye uğrayanları tazmin ve rehabilite etmelidir…

Sistemimizde bunlardan hiçbiri yoktur. Vatandaşa şiddet uygulayan bir kamu görevlisi, darp suçundan yargılanabilmektedir. Ama bu yetersizdir. Çünkü yaşanan, iki eşit şahıs arasındaki bir kavga değildir. Zarara uğratan taraf, devlet gücünü elinde bulunduran ve onun adına hareket eden bir kişidir. Bu koşullarda, çok daha ağır sonuçları olan bir suç gibi tanımlanması ve cezalandırılması gerekir. Güvenlikten sorumlu bir meslek grubu mensubunun böyle bir davranış içine girmesi, toplumun teşkilata olan güveninde yara açılmasına da neden olur.

Devletin, işkence ve kötü muamele ile mücadele ederken elinde bulundurması gereken araçlar bunlarla sınırlı değil. Ayrıca memurları bu yönde eğitmesi önemlidir. Özellikle cezaevinde yaşanan şiddet vakasının ardından Hak-Sen ve Gardiyanlar Birliği’nin açıklamaları incelendiğinde, yolun ne denli başında olduğumuz anlaşılır. Sendika, olayda tutukluya dönük bir şiddetin yaşanmadığını söylerken, Birlik Başkanı yaşananların doğru olduğunu yani şahsın tokatlandığını kabul etti. Ama hemen ardından da “sorun bakalım neden?” cümlesine cevap olacak gerekçeler sıralandı.  Her iki açıklamada da tutuklunun şahsi durumu ile ilgili, aslında toplumu ilgilendirmeyen hususlar paylaşıldı. Bunun için verilebilecek tek yanıt, yukarıda da söylediğim gibi; işkence yasağının keskin sınırları olduğudur. Hiçbir gerekçe, gerçekleştirilen eylemi meşrulaştıramaz.

Aslında bu gibi savunmalara zemin hazırlayan da bizleriz. Çünkü suç işlemiş veya işlediği iddia edilen kişilere yönelik, aşılmaz yükseklikte inşa edilen bir önyargı duvarımız var. Masumiyet karinesi veya mahkûm hakları mı? Onlar da ne demek? Hâlbuki hepimiz birer suçlu adayıyız. “Olmaz öyle şey. Ben duyarlı ve dikkatli bir vatandaşım” cümlelerini duyar gibiyim. Ama o kadar emin olmayın. Mesela sizi biri ihbar eder ve evinizde bulundurduğunuz bir kitap yüzünden gözaltına alınabilirsiniz, tapu dairesinde önünüze getirilen vekâletnamenin sahte olduğunu gözden kaçırıp işlem yapabilir ve bayram tatili boyunca karakolda tutulabilirsiniz, siyasi iktidar tarafından tespit edilen “terör örgütleri” ile bağlantınız olduğu iddiası ile yaka paça götürülebilirsiniz. Hepsini geçtim. Gerçekte ceza yasası kapsamına giren fiili siz işlemeseniz bile, suçla bağlantınız olmadığı anlaşılana kadar kendinizi zanlı pozisyonunda bulabilirsiniz… O yüzden bir kimsenin, tutuklu veya mahkûm olsun, her türlü muameleyi “hak ettiği” fikrinden vazgeçin. Çünkü her an siz de aynı pozisyonda olabilirsiniz.

Bu hususta zihnimizi açabileceğini düşündüğüm bir metin var. Tam da bu olayların ardından gözüme ilişti. Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Antalya Barosu İnsan Hakları Merkezi tarafından Türkçeye çevrilen, kısacası “Nelson Mandela Kuralları” diye anılan “Mahpuslara Muameleye Dair Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları” belgesi, uluslararası sözleşme formunda olmasa da gerek AİHM içtihatlarında gerekse devletlerin uygulamalarında sıklıkla kullanılan düzenlemeler içerir.

Kurallar, sadece tutuklu ve hükümlülere insan onuruna yaraşır bir şekilde davranılması gerektiği noktasında durmaz. Genel uygulama kuralları altında belirtilen temel ilkelerden biri de “Mahpusların, hapishane personelinin, hizmet sağlayıcıların ve ziyaretçilerin güvenlik ve esenlikleri, her zaman güvence altındadır” diyerek, aslında temel hakların korunması noktasında hiçbir birey arasında ayrım yapılmadığıdır. Bunu belirtmemim nedeni, ne zaman işkence ve kötü muamele iddialarını ortaya atsak, polis ve gardiyanların çalışma koşullarının gündeme getirilmesidir. İşin gerçeğine bakıldığında, hem Barolar Birliği hem de Vakıf deşifre ettiği vakalardan sonra ortaya koyduğu taleplerde, çalışanların haklarının iyileştirilmesi gerektiği noktasını da vurgulamaktadırlar.

Sonuç olarak perdenin arkasındaki gerçekliği kabul etmeli ve onu iyileştirmek için neler yapabiliriz diye düşünmeliyiz. Meclis komitelerine kadar yansıyan iddialar, karakollarda yaşanan şüpheli ölümler, kendini polis merkezinden aşağıya atabilen yaşlı tutuklular ve meslektaşlarımızdan gelen ihbarlar varlığını korurken, bu ülkede işkence ve kötü muamelenin varlığı ortadadır. Bu sorunun çözümü açıktır. Gereken yasal ve kurumsal düzenlemeler hayata geçirilirse süreç başlamış olur. Ayrıca bu iddiaların muhatabı teşkilatlar da, “tokatlamanın” meşru gerekçesi olmayan bir kötü muamele olduğunu kabul ederek işe başlayabilirler. Unutmayın, ceza adaletini sağlayacak olan makam mahkemelerdir. Hiçbir güvenlik görevlisi, onun yerine geçerek, yasal olarak özgürlüğünden yoksun bırakılan bir insana karşı her ne sebeple olursa olsun şiddet uygulayamaz.
(1) Metnin tamamını okumak için https://tihv.org.tr/nelson-mandela-kurallari-turkceye-cevrildi/

Kaynak: Bir tokattan ne çıkar? Hak etmiştir! - Aslı Murat