5. Kas, 2019

Geçtiğimiz hafta yayınlanan “Gönüllü Köleler Mücadele Edemezler” başlıklı yazıda, Kıbrıs’ın kuzeyindeki pek çok siyasinin, iradesini Türkiye Cumhuriyeti yönetimlerine devrettiklerinden bahsetmiştim. Bunu da açıklarken, eskiye nazaran zorbalıkla bezenmiş iktidar ilişkilerinden ziyade şimdilerde ikna ve kabullenme yöntemlerinin kullanıldığına vurgu yapmıştım.

Dün sosyal medyaya yansıyan bir husus, o yazıdaki saptamaların farklı boyutları da olabileceğini bize gösterdi. K. T. Barolar Birliği başkanı Hasan Esendağlı yaptığı açıklamada, gayet saygılı ve titiz bir üslup kullanarak (ki ben o kadar sakin duramayabilirdim), BRT’de yayınlanan bir haberde, açıklamasının sansürlendiğini, adeta yok sayıldığını aktardı. Bahsi geçen olay, 1-2 Kasım 2019 tarihlerinde UKÜ’de, K. T. Barolar Birliği - Türkiye Barolar Birliği - UKÜ ve   Friedrich-Alexander Üniversitesi tarafından organize edilen “Bedensel Zararlardan Dolayı Hukuki Sorumluluk” başlıklı, hukuken teknik anlamda meselelerin konuşulacağı bir konferansta gerçekleşti. Bu noktaya niye vurgu yaptığımı açmak istiyorum. Çünkü hukukun; bilinçli, taraflı ve kötü niyetli bir şekilde siyasete alet edildiği bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorum. Aslında çok da şaşırtıcı değil. Özellikle Türkiye’de, hukuksuzluğun hukuk kabul edildiği, merkezi iktidarın kuvvetler ayrılığı ilkesini yok saydığı ve Türkiye Barolar Birliği Başkanının da buna zemin yarattığı bir ortamda ortaya nasıl bir malzeme çıkabilirdi ki? Ama bunun bize dokunduğu noktada, karşı durmamız önemli ve gereklidir.

Eylül ayında Ankara’da gerçekleştirilen ve sayın başbakanımız Ersin Tatar’ın Türkiye seyahatnamesini oluştururken katıldığı “Kıbrıs’ta Son Söz” panelini hatırlayın. Güya hukukçuların katılıp Kıbrıs sorunu özelinde doğal kaynaklar – Maraş, garantiler gibi meseleleri da tartıştığı panelin sonuç bildirgesi, hukuki zeminden ziyade Türkiye’nin yıllardır örümceklenmiş Taksim tezinin yumuşatılmış versiyonuna teslim oldu. Tabi ki orada bulunan Kıbrıslı Türkler de buna çanak tuttular. Kimse de ağzını açıp, “Kıbrıs’ta Son Söz” başlığının Türkiye topraklarında, Kıbrıslı Türk toplumunun yer almadığı bir ortamda tartışılamayacağını söylemedi. Kısacası gönüllü köleliklerine uygun bir şekilde kafa salladılar ve efendilerinin dile getirdiklerini alkışladılar.

Kasım ayı başında Kıbrıs’ta düzenlenen panelde ise, (konu Kıbrıs sorunu bile değilken) pek muhterem Metin Feyzioğlu, üzerine vazife olarak görüp, Kıbrıslılara Kıbrıs tarihi ve siyaseti dersi vermeye kalktı. Hâlbuki amaç, Bedensel Zararlardan Dolayı Hukuki Sorumluluğu tartışmaktı. Bu konuşmaya karşılık, K. T. Barolar Birliği başkanı Esendağlı da başkan sıfatı ile katılanlara seslendi. Ama her ne hikmetse, kendi devlet televizyonu BRT tarafından sansürlendi ve sarf ettiği sözler basına servis edilmedi.

Yukarıda da söylediğim üzere Esendağlı bunu eleştirmek için bir paylaşımda bulundu. Buyurun hep birlikte okuyalım : “ Konuşmamın özeti, Kıbrıs’ta çözüm görüşmelerine son verilmesi ve iki devlet esasının benimsenmesi gerektiğini ifade eden; ayrıca Kıbrıs’ta söylenmesi gereken son sözün ne olduğunu Türkiye’de düzenlenen konferansta belirlediklerini ifade eden T.B.B Başkanı Sn. Metin Feyzioğlu’na küçük bir cevaptan ibaretti. Bu cevabın içeriği de, Self determinasyon hakkı ve bağımsızlık bildirgesinde yer alan federal çözüm hedefi çerçevesinde, Kıbrıs’ta böylesi bir politika değişikliği yapmaya yetkili tek makamın Kıbrıs Türk Halkı olduğu ve Kıbrıs’ta söylenecek son sözü de Kıbrıslıların söylemesi gerektiği idi”. Kanaatimce Esendağlı gönüllü köle olmadığını, toplumunun ve tabi ki kendi iradesine sahip çıktığı çok kibar bir dille deklare etti.

Son zamanlardaki çıkışlarına bakıldığında, Feyzioğlu’nun eskilerin bıçkın delikanlısı iken şimdilerin Erdoğan sevdalısı olduğunu söyleyebiliriz. Altında yatan neden nedir bilinmez ama kendi bünyesindeki baroların bile olağanüstü genel kurula çağırdığı bir başkanın, üyelerinin gözünde bile hiçbir meşruiyeti kalmamıştır. Buna rağmen devlet televizyonumuz BRT, söylediklerini o kadar önemli buluyor ki kendi ülkesinin Barolar Birliği başkanının ona yönelik cevabını yok sayabiliyor. İşte gönüllü kölelerin yok oluşu böyle gerçekleşiyor. Kendi iradesine sahip çıkma çağrısı yapan sözleri yok sayan ve efendisinin sözünü yücelten kesimler, Kıbrıslı Türk toplumunun sonunu hazırlıyor. Bunu siyasiler yaptığında ifade özgürlüğü ve ideolojik duruş altında eleştirebiliriz. Ama hepimizin televizyonu olması gereken BRT’nin sansürcü bir şekilde hareket etmesi kabul edilemez bir durumdur.

 Geçen haftaki yazımda ufak bir hata yapmışım. Demek ki Kıbrıs’ta hâlâ baskıcı ve örümcek ağıyla bezenmiş zihniyetler varlık gösterebiliyorlar. Biz de karşı çıkmadığımız, sustuğumuz sürece onlara hizmet ediyoruz.

Kaynak: BRTK, Kıbrıs Türk Barolar Birliği başkanını tanımıyor mu? - Aslı Murat

29. Eki, 2019

İktidar ve özgürlük, haklarında çok fazla düşünülen ve tanımlama yapılan hususlardır. Özellikle filozoflar, iki kavramı farklı tarihsel ve toplumsal olaylar üzerinden değerlendirmişlerdir. Günümüzde egemen olan neo-liberal koşullara göre ele alındığında ise, içinden çıkılmaz karmaşık bir tablo ile karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü artık dünyanın geneline bakıldığında, eskiden olduğu gibi (istisnalar kaideyi bozmaz)baskıcı, zorba disiplinlerle yönetilen yapılar altında yaşamıyoruz. Ama bu daha iyi bir durumda olduğumuz anlamına gelmiyor. Maruz kaldığımız iktidar yapısı, daha sinsi daha derinden ve gizlice hareket ediyor. Bizi bir nevi ikna ediyor. Bu sebeple, mücadele edebilme yetimiz de zayıflıyor.

Konuyu nereye bağlayacağımı merak ediyorsunuzdur. Bugünlerde elime geçen bir kitabın sayfalarını karıştırırken, KKTC’de yaşayan Kıbrıslı Türklerin durumu aklıma düştü. Byung-Chul Han’ın Metis Yayınları’ndan çıkan “Neo-liberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri” isimli eseri, zihnimde bir şimşek çakmasına imkân tanıdı.

KKTC’yi kafesin içindeki tekerleği döndüren bir fareye benzeterek işe başlayabilirim. 1983’ten bugüne kadar ganimet üzerine şekillendirilen yol ve 1974 savaşı ardından oluşturulan “özgürlük” ortamı, hepimizi sonu olmayan bir maceraya mahkûm etti. İlk zamanlarda, devleti kuranlarla Türkiye iktidarları arasındaki uyum (etken – edilgen ilişkisi), uzun soluklu hükümetlere imkân tanıdı. Zaman içinde farklılaşan siyasi ortam; hükümet krizlerinin egemen olduğu bir yapıya evrildi.

 Kendi çıkarları da Kıbrıs sorununun çözümü ile örtüşen AKP iktidarları, sert yaklaşımlardan ziyade “yapabilme özgürlüğü” tanıyan bir yanılsama politikası ile karşımıza çıktı. Han’ın da kitabında değindiği gibi, “bugün tabi durumda bir özne değil, özgür, kendini sürekli yeniden tasarlayan, yeniden icat eden bir proje olduğumuza” bizi inandırdılar. Tam da bu yüzden “evimizin içini temizleyelim, güçlü bir yapı kuralım” gibi cümleler siyasilerin ağızlarından rahatlık ve kararlılıkla çıkmaya başladı. Peki, sonuç ne oldu? Annesine göbekten bağlı bir yavrunun yapabileceklerinin sınırı bellidir. Hâl böyle olunca, bir adım attığınızda ya geri alıyorsunuz ya da ayağınız havada kalıyor. Bu da toplumsal depresyon ve “bizden hiçbir şey olmaz” tükenmişliğini beraberinde getiriyor. Aslını isterseniz, tablo bu iken siyasilerin gerçekliği paylaşmayıp, şapkadan tavşan çıkarabileceğini iddia etmesi, toplumu daha da suskunluğa itiyor.

Bir tarafta gönüllü köleliğe aracılık eden siyasiler varken diğer tarafta da bunu meşrulaştıran bir toplumun olduğunu görmezden gelemeyiz. Han, neo-liberalizmin vatandaşları, edilgen tüketiciler hâline getirdiğini söylüyor. Kıbrıslı Türklerin siyaseti, hayatlarının bir parçası yaptığını söylesek de, aslında farklı bir durum yaşanıyor. Mesela Kıbrıs Sorununun gerçek anlamda çözümü için ne kadar özne olabiliyoruz, ne derece konulara müdahale etme iradesine sahibiz, sorularının yanıtları pek parlak değil. Seçim dönemlerinde hareketlenen parti tabanları dışında, toplumun büyük bir kesimi;  ortak siyasi eyleme geçme, toplumu şekillendirmekte etkin bir rol alma noktalarında istek ve yeteneğe sahip değil. Tüm bunlar yerine söylenmek, somut katkı yapmadan eleştirmek, küfür etmek yöntemleri ile kendilerini rahatlatmaktadırlar. Yine Han bunu tanımlarken, toplumu hoşuna gitmeyen hizmet ve mal sektörüne karşı tepki veren tüketicilere benzetir. Böylece siyasetçiler de tüketici seçmeni memnun etmeye yönelen iş sahiplerine dönüşürler. Bu durumda ortada ne politika ne ideoloji ne de mücadele azmi kalır.

Yazar devamında siyasette şeffaflık talebine geliyor. İster istemez, dokunulmazlıkları kaldırılan Aytaç Çaluda ve Hüseyin Özgürgün vakaları gözümde canlanıyor. Çaluda hakkında büyük paparaların koptuğu günleri hatırlıyorum. Sonra ne oldu? Yargılandı mı? Kimse bilmiyor, takip etmiyor. Sanırım bu noktada toplumun meseleyi gündemde tutması gerekiyor. Ama eğer durum yine “tüketici seçmen” boyutunda seyredecekse, bir değişimin yaşanacağını düşünmüyorum. Eğer pasif seyirci konumunu benimseyip; siyasilerin maskelerini düşürmek, onları ifşa etmek, haklarında skandal yaratmakla meşgul olacaksak, şeffaflığın en önemli noktası olan siyasi karar alma süreçlerindeki hassasiyeti es geçmiş olacağız. Tabi ki bir siyasetçi, mal varlığı hakkında açıklanabilir bir noktada olmalıdır. Ama bunun ötesine geçemezsek, “seyirci demokrasisinde yaşayan, tüketici seçmenlerle dolu bir şeffaflık toplumu olacağız”[1].

Yazının başında da değinmiştim, günümüzde egemen olan neo-liberal sistemin iktidar tekniği zorbalıktan ziyade inceliğe önem verir.  Mesela özellikle AKP’nin Kıbrıs ile ilgili dış politikası hususunda ilk günden beri uyguladığı politika, tam da anlattığım türden. Emir ve yasaklardan ziyade, harekete geçiren, motive eden hatta yeri geldiğinde hoşnutluk ve tatmin sağlayan, isteklerimizin dünyaya duyurulmasına aracılık eden noktadan ilerlediler. Doğalgaz meselesini düşünün. Direkt ve keskin olarak hak sahibi olduklarını söyleyemedikleri noktada, Kıbrıslı Türklerin hak sahipliğine vurgu yaptılar. Sadece bu konuda değil, birçok hususta bizi koz olarak kullandılar. Bunu da tanımlarken Garantör Anlaşmasına vurgu yapmakta, koruyucu meleğimiz kılığına bürünmektedirler. Böylece üzerimizde yarattıkları hamilik ilişkisi de pekişmiş olmaktadır. Gönüllü köleliği kabullendiğimiz konuların başında gelen garantiler meselesini tartışmaya açmadığımız, tabu olarak kapalı dolaplarda tuttuğumuz sürece de bu bağımlılıktan kurtulmamız mümkün değildir.

“Akıllı ve dost iktidar”, sağ partileri zaten kontrolü altında tutarken, kendini solda tanımlayan kimi federalistleri de etkiledi.  Onlar da kendilerini özgür ve karar alabilme yetisine sahip hissettiler. Aslında yapılan farklı bir bağımlılık ilişkisi kurmaktı. Böylece eskiden Denktaş ve Türkiye Cumhuriyeti yönetimi ikilisine gösterilen sert tepkilerden vazgeçildi. Daha yumuşak, rahatsız edici olduğu düşünülen dilin kullanılmadığı bir pasiflik baş gösterdi. “İyi ilişki kurmak” diye bir sihirli cümle icat ettiler ve bu pusulaları oldu. Gelinen noktada, Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki Kıbrıs politikasının, akıllı bir strateji üzerine inşa edildiğini düşünüyorum. Çünkü bu iktidar yöntemi, bizleri kendi irademiz ile düzene sokulmamıza yöneltti ve bunu birçok kesim üzerinde başardı.

Dünyadan soyutlanmış olsak da, değişen iktidar kalıplarını biz de yaşıyoruz. Bunu içselleştirdiğimiz ölçüde de seyirci seçmenler olarak, gittikçe demokrasiden uzaklaşıyor ve gönüllü köleler haline geliyoruz. Baskı yok gibi görünüyor olsa da farklı bir kılıkta irademizi kemiriyor. Mücadele etmez ve gereken cevabı vermekten geri durursak çürüyeceğiz. O zaman, ne özgürlükten ne de barıştan söz edebileceğiz. Köprüyü geçtikten sonra değil, geçmeden ayıya ayı demenin vaktidir.

 

 

[1] Byung- Chul Han, Psikopolitika (Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri), s. 20.

Kaynak: Gönüllü Köleler Mücadele Edemezler - Aslı Murat

8. Eki, 2019

Kuir Kıbrıs Derneği tarafından KAOS - GL’nin işbirliği ile yürütülen, “Sömürüden Özgür LGBTI+ (Hayat Projesi)” kapsamında gerçekleştirilen odak grup toplantısına, K. T. Barolar Birliği İnsan Hakları Komitesi adına katıldım. Genel itibariyle insan ticareti mağduru seks işçileri, lgbti+ bireyler ve mülteciler üzerine şekillenen tartışma, Kıbrıs özelinde gece kulübü içinde ve dışında çalıştırılan seks kölelerinin çalışma koşullarının ne olduğu, yasal mevzuatın mevcut durumu ve bu konuda atılması gereken adımlar üzerine genişletildi. Türkiye’de faaliyet gösteren Kırmızı Şemsiye, Pembe Hayat, Kadın Dayanışma Vakfı, KAOS – GL ve İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı (İKGV) temsilcilerinin aktardıkları deneyimler ve bugüne kadar düşe kalka yürüdükleri yol hikâyeleri, kendi adıma önemli bir kazanım oldu. Bir kere daha, haklar ve özgürlükler konusunda sivil toplum örgütlerinin ne denli önemli ve gerekli olduğunu hatırladım.

İki gün boyunca yoğun bir şekilde geçen çalışma toplantısı, insan hakkı ihlâlleri konusunda çokça eleştirilen Türkiye devletinin, yasal düzenlemeler noktasında bizden katbekat ileride olduğunu gösterdi. Tabi ki bunu söylediğimde birçok kişi “ee peki uygulama” diye soracaktır. Evet, işte o aşamada mesele sarpa sarıyor ve içinden çıkılmaz bir karanlık kendini belli ediyor. Bu ayrıntıyı bir kenara bırakırsak, aslında bu çağda yerel mevzuat anlamında pek çok eksiğimiz olduğunu söyleyebilirim.

Hepimiz biliyoruz ki cezalandırma, suçların işlenmesini bir nebze de olsa engellemekle birlikte bunun da ötesinde mağduriyetin tanınıp adaletin gerçekleştirilmesi noktasında büyük bir önem taşır. Mesela insan ticareti hususunu ele alalım. Bu konuda çeşitli uluslararası sözleşmeleri Meclis’te onaylayıp Anayasa’nın 90. Maddesi gereği iç hukukun bir parçası haline getirsek de, ceza yasamızda insan ticareti eylemini suç kapsamına almadık. Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinden hareketle, özellikle seks kölesi kadınların çalışma koşullarının insan ticareti kriterlerine birebir uygun olduğunu düşündüğümüzde, cezasızlığın hâkim olduğu bir alandan bahsetmek mümkün. Bu husus, devletin de suça ortak olduğunu gösterir. Kısacası ülke yönetimi, insan ticaretini suç kapsamına almadığı sürece, gece kulüpleri içinde ve dışında yaşanan insan ticaretine imkân tanımakta, bu suça adeta serbest alan yaratmaktadır.

İnsan hakları ve özellikle feminist sivil toplum hareketi, yaşanan sorunu yıllardır dile getirmekte ve araştırmacıların raporlarına yansıyan gerçekliği açıkça paylaşmaktadır. Devleti yönetenler ise 2018 yılında, İçişleri Bakanlığı tarafından düzenlenen “Gece Kulüpleri Çalıştayı” ile konuyu gerçekçi bir şekilde değerlendirme kararı aldı. Birçok kesim tarafından eleştirilen çalıştay, bolca eksiği olmasına rağmen (en barizi konunun öznesi olan kadınların katılmasına imkân tanınmadı) yine de ileri bir adımdı. Çalıştay’ın başında konuşma yapan İçişleri, Sağlık ve Çalışma Bakanları tek bir ağızdan, ülkedeki insan ticaretinin büyük bir sorun olduğunu, gece kulüplerinin bu anlamda ele alınmasının gerektiğini ve kadınların ciddi hak ihlâlleri yaşadıklarını kabul ettiler. Sanırım bunlar, devlet dilinden duymaya alışkın olduğumuz cümleler değildi. O yüzden de ayrıca bir yere not edilmesi gerekir.

Çalıştay’ın 18 Haziran 2018 günü yayınlanan sonuç bildirgesi, yapılan tespitleri özetliyor ve kısa - orta ve uzun vadede atılacak adımları belirliyordu. Üzerinden 1 sene 4 ay geçmiş olmasına rağmen herhangi bir icraat hayata geçirilmiş değil. Raporun tamamını buraya aktarmam mümkün değil ama en azından kısa vadede gerçekleştirilmesi hedeflenen planları paylaşmak istiyorum. Hepsinden öte bakanlık, giriş kısmında verdiği söze göre, ortaya çıkan sorunların ivedi bir şekilde çözülmesi için hemen adım atacak, orta – uzun vadeli planlar için de Çalıştay’a katılan paydaşlardan oluşan bir çalışma grubu kuracaktı. Ama bu hayat bulmadı. Kısa vadeli hedefler ise şu şekilde özetlenebilir:

  • Ceza Yasası’nda insan ticaretinin suç olarak düzenlenmesi.
  • İnsan ticareti ile ilgili bilgi ve yönlendirme içeren, farklı dillerde broşürler hazırlanması ve çeşitli vizelerle ülkeye giriş yapan kişilere verilmesi, sınır kapılarında bu broşürlerin bulundurulması. Broşürler içerisinde, insan ticareti mağduru kişilere destek olabilecek sivil toplum örgütlerinin iletişim bilgilerinin yer alması.
  • Alo 157’in işlevsel hâle gelmesi ve mesajla ulaşım imkânı da sağlanması.
  • Kadınların ilk olarak muayene için hastaneye götürüldükleri bilindiğinden, hastanede psikolog veya sosyal hizmetler uzmanı gibi bir yetkilinin istihdamı yapılarak çalışmaya gelen kadınlara çalışma koşulları, sağlık koşulları ve yasal hakları ile ilgili yazılı ve sözlü bilgi verilmesi.
  • Barolar Birliği ile anlaşma yapıp, kadınlara adli yardım hizmeti sunulması.
  •  Yasada mevcut olan Gece Kulüpleri Komisyonunun multi-disipliner bir ekibe dönüştürülüp,  devlet kurumlarını temsil eden kişilere ek olarak özellikle Sivil Toplum Örgütü temsilcilerinin ve bir de tercümanın denetim ekibine dâhil edilmesi.

Yukarıda saydıklarımın hepsi kısa vadeli hedefler olarak raporda yer alıyor. Çalıştay sadece gece kulüplerini baz aldığı için, ülkedeki genel insan ticareti sorununa yönelik farklı yöntemlerin de tespit edilmesi gerekmektedir. Yine de bir yerden başlamak önemlidir. En azından buz dağının görünen yüzünde atılacak birkaç adım, diğer sektör ve alanları da etkileyecektir. “Memlekette o kadar sorun var ki, tek derdimiz bu mu şimi?” demeyin. Çünkü insan hakkı ihlâlleri, bir gün gelir sizin de kapınızı çalar. Hem de hiç beklemediğiniz bir zaman ve kılıkta. 

İzmir’de geçirdiğim iki gün boyunca düşündüklerim çerçevesinde, sivil toplum örgütlerinin devleti zorlama görevinin hayati önemini iyice kavradım. Bu gruba sadece dernekler, vakıflar girmiyor. Ayrıca sendikalar da kontrolü ellerinde tutmalı. Tek tedirginliğim, KKTC koşullarındaki siyasi çürümüşlüğe bulaşan yapıların bu mücadeleyi zora sokup, aşağılara çekmesidir. Ki bunu birçok konuda yaşıyoruz. Yine de umudu elden bırakmamak ve unutma hastalığına yakalanan devlete verdiği sözleri hatırlatmak gerekir. Kuraklık varsa, biz de kaktüs olmalıyız. Ne de olsa, haklar ve özgürlükler gül bahçelerinde yeşermez.

Kaynak: Kaktüs olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu! - Aslı Murat

1. Eki, 2019

Yukarıdaki başlığı abartı ve anlamsız bulabilirsiniz. Yine de bir insanı, bu cümleyi sarf etmeye yönelten durumu incelemek önemlidir. Pınar Barut’un 26 Eylül günü yayınlanan haberiyle, Dikmen Köy Kadın Merkezi binasının, ana sınıf ihtiyacından ötürü, Eğitim Bakanlığı tarafından alındığını ve üretim yapan kadınların sokağa atıldığını öğrendik. Gözyaşları içinde: “Burası bizim mutluluk yuvamız. Okulumuzu kapatırlarsa biz ölürüz. Bizi artık psikologların kapılarından toplarlar” diyerek yaşadıkları üzüntüyü anlatan kursiyerler, emeklerinin yok sayılmasına karşı duydukları öfkeyi bizimle paylaştılar. Bu satırları okuyanlar, çocukların okul ihtiyacı karşılanacaksa ortada bir mağduriyet yoktur diye düşünebilirler. Ama mesele o kadar da basit değil. Çünkü KKTC yöneticileri kendi yeteneksizliklerinin bedelini vatandaşlara ödetmeye alıştı. Bunu kabul etmek mümkün değildir.

Aslında kurs binasının kadınların elinden alınması, çok da şaşırtıcı bir adım sayılmaz. Çünkü devletler ne zaman zora girse, ilk el atacakları yerler, cinsiyetlendirilmiş sistem içerisinde kadınların varlık gösterdiği alanlar olur. Buna ek olarak yıllık bütçeler hazırlanırken, cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik herhangi bir pay ayrılmaz. Mesela bugüne kadar geçirilen bütçelerde; kadınların iş gücüne katılımı, şiddete karşı mücadelede etkili araçların (sığınma evi, adli yardım) sağlanması, ev içi emeğin görünür kılınması, dışarıda çalışmayıp evde üretim yapan kadınların ekonomik getiri elde edeceği kooperatiflerin kurulması için katkı yapılması gibi hususlara rastlayamazsınız. Varsa bile çok düşük meblağlar belirlenmiştir. Kısacası devlet, ataerkil sistem içerisindeki pek çok alanda eşitsizliğin sarmalından çıkıp varlık göstermek isteyen kadınlara destek olmuyor. Söz konusu sorunlar genellikle hasıraltı edilip, yok sayılıyor. Hâlbuki basit bir yöntem ile bu ihtiyaçlar ortaya çıkarılabilir. Ki buna ilişkin üniversitelerde pek çok akademisyen ve kadın çalışmaları merkezleri tarafından yürütülen saha araştırmaları sözünü ettiğim noktayı kanıtlıyor.

 Ekonomik özgürlüğün sadece gelir elde etmek ve o yönde güçlenmekle bağlantısı yoktur. Kadınlar ürettikleri ürünler aracılığıyla; ortaya bir iş çıkarmakta, gerçekleştirilen sergiler ile emeklerini görünür kılmakta ve bu sayede varoluşlarına da bir katkı sağlanmaktadırlar. Ayrıca bu alanda edinilen güç, şiddetle mücadelede de bize yardımcı olmaktadır. Aslını isterseniz üretimden koparılan ve yıllar içerisinde bu doğrultuda iradesini de kaybeden Kıbrıs Türk toplumunun tamamı, anlattıklarımı gayet iyi anlayabilecek noktadadır. Ama her ne hikmetse, toplum olarak konu kadınlara gelince, bir adım geride durmayı alışkanlık hâline getirmiş vaziyetteyiz.

Hâl böyle iken, kadınlar üretime teşvik edileceğine, emeklerini görünür kılan alanları kapatmak ne anlama gelir? Yapılanın aksine, ürünlerin satışını sağlayacak gelir getirici mekanizmaları konuşmak gerekir. Köy festivallerini gezenler görecektir. Birçok kadın evinde yaptığı gerek el işleri gerekse gıda malzemeleri üzerinden para kazanmaktadır. Bu sayede yerel üretim de desteklenmektedir. Bir de bunun daha örgütlü bir şekilde gerçekleştirildiğini düşünün. Pek çok alanda var olan kooeperatifleşmenin, kadın emeği üzerinden sağlanması ve daha geniş kitlelere yayılması, üretimin  güçlü bir temelden yükselmesine imkân tanıyacaktır.

Özellikle siyasilerin dillerine pelesenk olan, “kadınlarımızı güçlendireceğiz, ekonomik alanda varlıklarını sağlayacağız” gibi cümlelerin somutlaşması için, bu gibi girişimlerin hayata geçirilmesi gerekir. Konuşmaktan öte icraata geçemeyen ülke yöneticileri, bırakın kadın emeğini örgütlü şekilde güçlendirmeyi, tam aksine kadınların el emeği ürünlerini yarattıkları binalara göz dikmiş vaziyette.

 

Ülkedeki nüfusun, kontrol edilebilirlik sınırını uzun zaman önce geçtiğini biliyoruz.  En temel ihtiyaçlar dâhi karşılanamaz durumda. Hastalar sedyeler üzerinde koridorlarda tutuluyor, çocuklar bina yetersizliğinden ötürü özel okulların binalarına taşınıyor. Kısacası vatandaşı olduğumuz yapı artık bir adım ileriye gidebilecek güç ve yeterlilikte değil.  Ama bu sebeplerin hiçbiri, “koca devletin”, bir köy kadın merkezinin binasına el atma acizliği içinde olmasını haklı çıkarmak için yeterli değil.

Gelinen aşamada ya utanç hanenize bir çizik daha atacaksınız ya da hepimizi şaşırtıp emek ve kadın dostu bir yerden hareketle hatanızı telafi etmek için girişimde bulunacaksınız. Mesela ev içinde veya dışında üretim yapan kadınların ekonomik hayata daha kolay dahil olmaları için kanallar açacaksınız, teşvikler yapacaksınız. Sağa sola dağıttığınız ve sonrasında takip etmediğiniz destek programlarını, biraz da kadın emeği için uygulayacaksınız. Bunun sonucunda, belki de cinsiyetler arasındaki eşitlik uçurumunu kapatacak bir kürek toprağı da siz atmış olursunuz, fena mı?

Kaynak: “Okulumuz kapanırsa ölürüz” - Aslı Murat

17. Eyl, 2019

Uzun upuzun siyah yeleleri vardı. Saatlerce oturup izleyebileceğiniz bir güzelliğe sahipti. Arazinin bir ucundan diğer ucuna gidişi esnasında insan adeta büyüleniyor, gözlerini bir saniye bile ayıramayacak hâle geliyordu. O kadar hızlı koşuyordu ki, sanki bir yere yetişmek gibi bir derdi vardı. Hâlbuki etrafı çitlerle çevrilmişti. Belli sınırlar içinde hareket edebiliyordu. Sahibi ve geçici binicileri tarafından yönlendirilmekten dolayı, iradesindeki zayıflama gittikçe artıyordu. Hafızasında yer yer kesintiler oluşmaya başlamıştı. Yalnız koştuğu ender anlarda, zaman zaman durup ne yapması gerektiğini hatırlamaya çalışıyordu. Hatta nerede olduğunu bile unuttuğu dönemler olmuştu. Çünkü yaşadığı yer, evi insanlar tarafından işgal edilmişti. O ve arkadaşları, birbirinden sınırlarla ayrılmış küçük küçük odalarda, tek başlarına tutulmaya başlamışlardı. Eskiden olduğu gibi, uçsuz bucaksız kırlar değildi artık evi.  Kafasını çevirdiği her yerde betondan binalar vardı. Nefesini ciğerlerine doyasıya çekmesi bile mümkün değildi.

İşgalcilerin; yönetim, hayat tarzı ve dini inançlar gibi hususlarda müdahaleleri yanında, bir de sözde güvenliği sağlamak adına memleketi askeri üsse çevirmelerine katlanamıyordu. En güzel sahilleri, dağlık – ormanlık yerleri bünyelerine katmışlardı. Hani “biz sizi kurtardık, yoksa ölecektiniz” diyorlar ya, işte onun bedelini tüm bunlar üzerinden yıllardır ödüyorlardı. Oysaki ‘74’te çıkan yangına doğru giden yolun taşlarının döşenmesinde, kendilerinin de payı vardı. Ama bunları, “zilli tarih” sayfaları es geçiyordu. Kanla ve düşmanlıkla süslenen cümleler, kahramanlık kılığına büründürülüyordu. Böylece yapılan hatalar görünmez kılınıyor, kimse sorumluluk almıyordu. Kurulan sistem de iki adım öne, bir adım geri işletilmeye devam ediyordu. Atların büyük bir çoğunluğu da kendilerine sunulan pembe rüyaların sonsuza dek devam edeceğini düşünüp seslerini çıkarmıyorlardı. Karınlarının tok, zaman zaman çitin ötesine geçip dolaşabilme imkânı olduğu sürece de yaramazlık yapmaya niyetleri yoktu.

 Siyah, yaşadığı tutsaklığın farkındaydı. Bunu her şahlanışında sergilediği halet-i ruhiyeden anlayabiliyordunuz. Kapatılmışlığa ve yok sayılmaya karşı, başı her daim yukarıdaydı. Sinirleniyor, etrafındakilerin olan bitene karşı bu kadar duyarsız kalmalarına katlanamıyordu. İlk başlarda bu sebeple içine kapanıp, yalnızlaşmıştı. Ama bu da çözüm değildi. Çünkü her geçen gün daha da vahşileşiyordu koşullar. Bir gece büyük bir patlama ile irkilerek uyandı. Başının üstündeki çatı sallanmıştı. Üzerine düşen tozları temizlerken düşünüyordu. İlk etapta deprem olduğunu sandı. Kısa bir süre sonra gelen ikinci patlamada artık başka bir tehlike ile karşı karşıya kaldıklarını kavradı. İşte o an dumanı fark etti. Burnundaki acı yanık kokusu, O’na savaşı anımsattı. Çitin hemen dibinde bulunan depo alev almış, kulakları sağır eden bir sesle ateşlenmeye başlamıştı.

Hayatında hiçbir zaman, özellikle çatışmaların yaşandığı dönemde bile, savaş aletlerinin barışı temin edeceğine inanmamıştı. Ölüme neden olan bir alet, nasıl olur da güvenliğin aracı olabilirdi? O gece bunu bir kere daha idrak etti. Alevler giderek yükseliyor, her patlama sesinin ardından mantar şeklinde bir toz bulutu göğe yükseliyordu. Ardından küçüklü büyüklü metal parçaları yanı başlarına düşmeye başladı. O neydi? Garip bir ağlama sesi duydu. Kuş sesleriydi, yavrularını ateşin içinden çıkarmaya çalışan anne kuşların yardım çığlıkları. Ardından ağaç dalları haykırmaya başladı. İnsanlar bir yolunu bulup kurtuldular. Ölüm yaşanmadığı dudaklardan dökülüyordu. Peki ya doğadaki canlılar, toprak? Ayrıca felaketle burun buruna kalmak da yeterli değil miydi isyan etmek için? İnsanlar merak etmiyor muydu patlamanın nedenini? Sorumluların cezalandırılmasını talep etmeyecekler miydi? Gerçi geçen sene yine benzer bir patlama sonucu 13 yaşındaki Makhir İsmailov ölmüştü. En fazla bir hafta üzüldü insanlar. Sonrası malûm, üstü kapatıldı ve çocuğun ailesi apar topar taşındı bu diyardan. Kendi cinslerine değer vermeyen bir canlı türünden, öte bir tepki beklemek de yersiz sanırım.

Ortalık sakinleştikten sonra yan binadaki televizyondan gelen sese kulak kesildi. Korktuğu her hâlinden belli olan bir turist kadın veryansın ediyordu. Söylediklerini kulakları mı duymuyor, yoksa tedirginlik sonucu ne dediğini bilmiyor mu diye bir an düşündü Siyah. Çünkü kadın, gerçekleşen felaketi kınayacağına, burada yaşayanları azarlıyordu. Silahlar ile iç içe olmaya nasıl karşı çıkmıyorsunuz, diye kızıyordu. Ağzından çıkan köpükler, karşısındaki adamın yüzünü yalıyordu. İşte o anda, sömürgeciliğin ürettiği kibir kadının yüzünde şekilleniyordu.  O nerden bilsin; patlayanın aslında kendi ülkesinin bombası, işgalin birebir yansıması olduğunu.  Sonraki ses ise bu ülkede yaşayan bir kadına aitti. Tedirgin ve üzgündü. Tüm yaşananlara öfke duyuyor ama bunun sorumlusunu biliyor ve hırsını değil duygularını paylaşıyordu. 13 yaşında bir kızım var diyor ve ekliyordu: “Çok korktu ve bana dedi ki, ‘anne ben bunları yaşamak için çok küçüğüm’ ”. Ama Makhir bunu bile söyleyememişti.

Gecenin karanlığı yerini günün beyazlığına bıraktığında, kötülük daha da belirginleşti. Savaş hazırlığına yarayan araçların, güvenliği ne denli tehlikeye attığı anlaşıldı. Muktedirler bu algının yayılmaması için hemen sazı ellerine aldılar ve “hayat normale döndü” dediler. Aslında haklıydılar. Çünkü başımıza ne geldiyse, “normalleştirmeden” gelmişti.

Kaynak: Normalleştirdikçe Tükeniyoruz - Aslı Murat