18. Eyl, 2018

Ah şu “biz olma” hâlleri…

Evde tek başıma oturuyorum. Televizyon açık. Türkiye haber kanallarının dili ve zihniyeti tek tipleştirildiğinden beri, internetteki alternatif yayın kaynaklarını takip ediyorum. Ama o an  kararımdan vazgeçip, cam ekranın bana aktaracaklarına kulak kesiliyorum. Bir adam, karşısındakini sağır eden bir tonda beyanat veriyor.

Kendisine, KKTC’de kalıcı ve kapsamlı bir deniz üssü kurulmak istendiği iddiası hakkındaki görüşleri soruluyor. Tabi ki cevabı hazır. “Bizim KKTC’de üs diye bir sorunumuz yok. Niye? Bizim topraklarımızdan oraya ulaşmak, Doğu Akdeniz’e varmak dakikalarla konuşulacak bir şey. Orası bize çok yakın mesafede”. İşte o noktada meselenin öznesine dair yaptığı vurgu çok önemli. Çünkü bunun ardından sıraladığı cümlelerde, yine onu kullanıyor. Memleketin sahibi havalarında konuşmaya devam ediyor: “Yok efendim neymiş, asker sayımızı azaltmalıymışız! Kusura bakmasınlar, biz orada asker sayımızı azaltmayacağız. Artıracağız, azaltmayacağız. Laf dinlemiyorlar; dinleselerdi, Kofi Annan’la biz bu işi çözerdik. Annan planında biz her şeyi kabul ettik, ama onlar sattı. Referandumda verdikleri söz neydi, ne yaptılar? Biz evet dedik, onlar hayır dedi. Onları tuttular AB’ye aldılar bizi dışarıda bıraktılar. Bundan sonra bizim için orada kendi ilan ettiğimiz reçete ne ise biz bu reçeteyi uygulamaya koyarız”.

İnsan ister istemez, “bu biz aslında kim” diye soruyor. Yıllardır tanımlanamayan ve belki de geçmişin çöplüğüne atmayı tercih ettiğimiz bir kimlik krizi ile karşı karşıya kalıyorum. Hâl böyle iken “kendi kendimizi yönetme” idealine dair söylenen sözler, ortaya atılan iddialar nereye varıyor? Kalkıp bir kahve yapıyorum. Aniden kapı açılıyor. Hiç tanımadığım insanlar eve doluşmaya başlıyor. İlk etapta anlam veremiyorum. Kendi evlerindeymiş gibi rahat tavırlar sergiliyorlar. Hafızamı yoklamaya çalışıyorum. O anda hiçbir şey hatırlayamadığımı fark ediyorum. Sanki tüm geçmiş silinmiş. Girişlerini engelle(ye)miyorum. Basiretim bağlanmış gibi sadece bakakalıyorum. Bendeki tedirginlik ve gariplik ilgilerini çekmiş olacak ki, kapıda ayakkabılarını çıkaranlardan biri soruyor: “Neyin var? Burası bizim evimiz. Niye yabancıymışız gibi davranıyorsun ki?” Hemen girişteki portmanto çekmecesinde duran terlikleri elleri ile koymuş gibi bulup ayaklarına geçiriyorlar.

Bir tanesi buzdolabını açıyor. Bugün bahçeden topladığım sebzeleri çıkarıp yemek yapmaya başlıyor. Diğeri yatak odama gidip, eşofmanlarımı dolaptan çıkararak giyiyor. Televizyon hâlâ açık. Az önceki zat-ı muhterem konuşmaya devam ediyor.  Artık hiçbir söyleneni işitmiyorum. Sadece “biz” kelimesi yankılanıyor zihnimde. “Biz bu işi çözerdik / Biz evet dedik /Biz orada asker sayımızı azaltmayacağız, arttıracağız / Biz bu reçeteyi uygulamaya koyarız”.

Mutfağa girenler evdeki araç  - gereç ve erzakları kullanıp yemeyi hazırlayınca, beni de masaya davet ediyorlar. “Gel birlikte yiyelim. Sonuçta senin de evin sayılır burası”. Ani bir baş dönmesi ve mide bulantısı sarıyor bedenimi. Olduğum yere yığılıp kalıyorum. Benimle pek ilgilenmiyorlar. Daha çok kendi aralarında konuşmaya devam ediyorlar. Üzerine çöktüğüm koltuktan pek farklı hissetmiyorum. Adeta bir nesneyim. Hakkımda belli kararlar veriyorlar. Eve gerekli özeni göstermediğimi, tek başıma bu sorunlar ile baş edemeyeceğimi, kendileri olmazsa yok olabileceğimi, komşularımın sorumsuz davranışlarından dolayı onlara gözdağı verebileceklerini, zayıflığım karşısında “biz” ile birlikte güçlü olabileceğimizi söylüyorlar. O an anlıyorum ki, bu “biz”in içinde aslında ben yokum; beni ve çevremi hizaya sokacak, etrafa korku salacak ve bu sayede çıkarlarını doyuracak bir yapı var.

Yavaş yavaş hatırlamaya başlıyorum. Anımsadıkça daha kötü hissediyorum. Ama böylece toparlanmaya başlıyorum. Bir nevi iyileşme sürecinin başlangıcı gibi. Öncelikle bu kurmacanın içinden çıkmam gerektiğinin farkına varıyorum. Biliyorum, bu “biz” kurgusunu dağıtmak ve yerine gerçek bir özne olabilme hikâyesini kurabilmek zaman alacak. Sonuçta sebat gösterenlerin üreteceği diller ve atacakları küçük adımlar, bir gün devleşecek. İşte o zaman, “biz”in ötesindeki çoğulculuğa, farklılıkları zenginlik addeden barış diline ve askeri güce değil toplumun sivil iradesine sahip çıkanlar kazanacak. Peki ya şimdi? Tam da bugünlerde ne yapmalıyız? Misafirlerin evimize yerleşip, onun üzerinden yürüttükleri savaş dili ile mücadele etmek ve Onlara gereken cevabı vermekten başka çaremiz yok.

 

Kaynak: Ah şu “biz olma” hâlleri… - Aslı Murat