23. Eki, 2018

“Özgöçmen Cinayeti”: Yaşam Hakkı mı Kıbrıs Sorunu mu?

30 Eylül günü, Hasan Işık Özgöçmen’in İskele’de öldürülmesi üzerine yaşanan belirsizlik varlığını koruyor. Cinayeti işledikten sonra Kıbrıs’ın güneyine geçtiği iddia edilen Muhammed Salman, Limasol’da Mahkeme huzuruna çıkarıldı.  Taammüden adam öldürme, ülkeye yasa dışı giriş yapma ve yasa dışı ikamet etme ile ilgili hakkında sekiz gün tutukluluk emri alındığını basından öğrendiğimiz Salman’ın yargılanmasına dair çeşitli senaryolar gündeme geldi. Bunlardan biri, zanlının cezai yargılanmasının cinayetin yaşanmadığı Limasol’da gerçekleştirilmesi, diğeri şahsın kuzey makamlarına iadesi, en vahim sonuç ise sınır dışı edilip ülkesine gönderilmesidir. Birazdan değineceğim cezasızlık hâlinin yarattığı mağduriyetin en yoğun olarak yaşanacağı sonuncu senaryo, yaşam hakkını ihlâl eden bir kimsenin neden olduğu acının bedelini ödemeyeceği anlamına gelecektir. Çünkü aksine bir düzenleme yoksa, bir devletin kendi vatandaşını iade etmeme gibi bir yükümlülüğü vardır. Öyle bir durumda, işlenen suçun yargılanması da engellenmiş olacaktır.

Öteki seçenekleri değerlendirirken, teknik anlamda mevzuata bakılması gerekecektir. KKTC’de yürürlükte olan 9/1976 sayılı Mahkemeler Yasası’nda,  ceza meselelerinde hangi mahkemenin yetkili olduğu düzenlenmiştir. Buna göre kaza mahkemelerinin yetki alanı içinde işlenen suçlarda, suçun işlendiği yer mahkemesi veya KKTC sınırları dışında Kıbrıs’ta işlenen suçlarda ise Lefkoşa Mahkemesi yargılama yapma yetkisine sahiptir. Edinilen bilgilerden de anlaşılacağı üzere, Kıbrıs’ın güneyinde de buna benzer bir düzenleme mevcuttur. O yüzden Salman, Limasol Mahkemesi’ne çıkarılıp aleyhine tutukluluk emri verilebildi. Meseleye ilişkin zanlının ifadesinde, Özgöçmen ile arasında bir münakaşa yaşandığının ama bunun ölüm ile sonuçlandığı konusunda emin olmadığının yer aldığı aktarıldı. Nihayet ortada bir ölüm ve buna sebebiyet verme ihtimâli olan bir kişi var. Ceza hukuku açısından, ciddi anlamda soruşturulması ve mahkeme tarafından karar verilmesi gereken bir suçun varlığından bahsetmek mümkün. Hâl böyle olunca üçüncü senaryo olan sınır dışı edilmesi, işlenen suçu meçhule havale edecektir.

Cezasızlık genellikle insanlığa karşı işlenen, devletin bizzat sorumlu olduğu ve savaş suçu denilen çerçevede ele alınmaktadır. Ama bununla sınırlı değildir. Mümkün olan en geniş yelpazede yer alan suçları kapsayacak şekilde; mevzuat ve uygulama nedeniyle, soruşturma veya yargılamanın yapılmaması, açılan davaların gerektiği gibi yürütülmemesi, ortaya çıkan hükmün adalet ile bağdaşmaması veya verilmiş olan hükmün muhtelif nedenlerle infaz edilmemesi durumunu ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Kısacası ya yasal düzenlemelerden ya da başka herhangi bir sebepten dolayı, işlenen suçun cezalandırılması mümkün ol(a)mamaktadır. Meseleyi bu boyutu ile değerlendirdiğimiz zaman, hukuksuzluğun yaratacağı bir adalet ve hakikat problemi ortaya çıkmaktadır.

Yaşanan cinayetin delillerinin güneye teslim edilmemesinden dolayı suçun orada gereken koşullarda yargılanamaması veya Salman’ın Kıbrıs’ın kuzeyine iade edilmesinin KKTC’yi tanıma olacağı gerekçesi ile kabul edilmemesi, aslında her iki otoritenin de yaşam hakkı ihlâli hakkındaki duruşunu gözler önüne sermektedir. Tabi ki bu sadece hayatına keyfi bir şekilde son verilen Özgöçmen’in meselesi değildir. Yani cezasızlığın, sadece mağdur ve mağdur yakınlarıyla ilgili bir sorun olmadığını söylemek mümkün. Cezalandırılmayan her hak ihlâli, bir sonrakine davetiye çıkartmakta,  suç işleyecek zanlılara ise yol göstermektedir.  Tabi ki bunu daha geniş düşünüp, özellikle insan haklarını ilgilendiren bir vakada, böyle bir sonucun yaşanmasının, hukuk devleti ve demokrasi açısından da bir sorun olduğunu söylemek gerekir.

Görüleceği üzere Kıbrıs sorununda yaşanan çıkmaz, geçmişte vuku bulan acıların ve gizlenen hakikatlerin gün yüzüne çıkamaması ve barışın gerçekleşememesi gibi, bugün de benzer olayların yaşanmasına neden olmaktadır. Kimi kesimlerce sadece “siyasi bir çözümsüzlük” gibi lanse edilen problem, aslında Kıbrıs’ta yaşayan herkesin hayatını birçok noktada şekillendirmektedir. Söz konusu etki, yaşanan son olayda daha vahim bir boyuta ermiştir. 2005 yılında yaşanan Elmas, Zerrin ve Eylül Güzelyurt’lu cinayetinde de benzer bir sorun yaşanmış, dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınmıştı. AİHM ise verdiği kararda, Kıbrıs Cumhuriyeti ve kuzey Kıbrıs’ın yargı yetkine sahip olduğu için Türkiye Cumhuriyeti’ni mahkûm etmiştir. Bunu da belli başlı uluslararası metin ve sözleşmelerin, devletlere ceza yargılamalarında, mağdurların hakları ve ihtiyaçları noktasında işbirliği yapmalarına ilişkin yüklediği görevlere dayandırarak yapmıştır. Kararın tamamı okunduğunda, Davalı Devletlerin (Türkiye ve Kıbrıs Cumhuriyeti) 2. maddeden (yaşam hakkı) kaynaklanan yükümlülüklerinden çok, siyasi gündemleri ile ilgilendiklerinin vurgusu göze çarpmaktadır. Umarım Özgöçmen cinayeti davasında da bunlara gerek kalmaz ve en kısa zamanda adalet yerini bulur.

 

 

Kaynak: “Özgöçmen Cinayeti”: Yaşam Hakkı mı Kıbrıs Sorunu mu? - Aslı Murat