7. May, 2019

Çürümüş delikli peynir kokusu

Labirentin girişi hayli kalabalık. Düzenli bir şekilde geçiş yapmadığım için, hangi saatlerin yoğun olduğunu kestiremedim. Kendime kızmaya başladım. Niye bir bilene danışmadım ki ?! Her daim böyle yapıyor, zaman içinde pek çok sorunun çözüldüğünü varsayıyorum. Sonuçta aradan 16 yıl geçmiş. Teknolojinin ilerlemesi işe yaramamış olacak ki, yaşanan tıkanıklık artan nüfusla birlikte daha da derinleşmiş.

Biraz daha bekleyip, kenara çekilerek bir cigara yakıyorum. Önümde annesinin elini tutan 4-5 yaşlarındaki küçük kız, gözlerimin içine bakarak adeta beni azarlıyor. Kendimi, etrafa zehir saçan bir fabrika bacası gibi hissediyorum. Ortamı yumuşatmak adına gülümsüyorum ama oralı bile değil. Suratını çevirip annesi ile konuşmaya başlıyor. En fazla üzerinde durduğu soru da, küçücük bir adada niye fareler gibi labirentin içinden geçip seyahat etmek zorunda kaldığımız. Aldığı cevaplardan hiçbiri onu tatmin etmiyor. Henüz berrak bir su gibi olan zihni, üretilen yapay gerekçeleri algılayamıyor.

Arkamda ise yaşlı bir çift duruyor. Adam sürekli öksürüyor. Bugünlerde ortalığı saran toz bulutunun kendisini perişan ettiğini, astım nöbetlerinin daha sık gelmeye başladığını söyleyip, bir gün nefessiz kalıp öleceğinden bahsediyor. Ayrıca iyileşmesi için gereken tedaviyi neden reddettiğini ve kendine göre geçici çözümler bulduğunu da ballandıra ballandıra anlatıyor. Kadının bezgin gözlerinden anladığım kadarıyla, bu konu defalarca dile getirilmiş.  Kafasını, dinlermiş gibi yukarı ve aşağıya sallayışı, sadece bedenen orada olduğunu kanıtlar nitelikte. Mesele sakız gibi uzuyor. Bir an durup düşünüyor ve insanlar ne kadar da memleket gibi olmuş diyorum. Yoksa memleketi kendimize mi benzetmişiz, emin değilim. Çözümleri hepimiz biliyor ama ısrarla bunları reddediyoruz. Neden? Çünkü işimize gelmiyor. Ağlıyoruz  ve onun karşılığında ağzımıza bir parmak bal çalınması ile susuyoruz.

Sıra nihayet bana geliyor. Cüzdanımı açıp içindeki kartları memurun önüne döküyorum. Birbirinden farklı üç kimlik karşıma çıkıyor. Dünyanın başka bir yerinde olsam, büyük ihtimalle kuşku ile bakılacak durum, bizim coğrafyamız için pek şaşırtıcı değil. İşimize gelen kılığa girebiliyor, her türlü kimliğe bürünebiliyoruz. Gerektiğinde Türk, gerektiğinde KKTC’li gerektiğinde ise Kıbrıslı oluyorum. Ha unutmadan, kimi giriş ve çıkışlar büyük hassasiyetle korunuyor. Mesela labirentin kuzeyine hangi evrakla giriş yaptıysanız, o şekilde çıkabiliyorsunuz. Aksi takdirde hareket etmek mümkün değil. Sonuçta devlet ciddiyeti diye bir şey var! Ama yine aynı labirentin kimi noktaları var ki, delikli peynire dönmüş vaziyette. Cinayet işleyen bir kimse, çok kolay bir şekilde kaçabiliyor, bir daha da geri alınması mümkün olmuyor. Kocaman masalarda oturan ve güya çözüm için çalışmalar yürüten insanlar, bu denli hayati bir sorunu dahi çözemiyor. Adalet, içinden çıkılmaz bir kör düğüme dönüşüyor.

Kafamda uçuşan fikirler eşliğinde yol almaya devam ediyorum. Labirentin içinde çok ağır bir koku var.  Etrafta yıkık dökük bir sürü bina. İçlerinden ağaçlar çıkmış, harabe hâle gelmiş yapılar karşılıyor beni. Her seferinde aynı hislere kapılıyorum. Hüzün sarıyor bedenimi. Attığım her adımda bir yaşanmışlık olduğunu biliyorum, hissediyorum. En çok da üzerinde kurşun izi olan evler canımı yakıyor. Aniden bir salıncak takılıyor gözüme. Labirent kurulmadan önce, çocukların üzerinde şarkılar söyleyerek sallandığı ama şimdi sonsuz sessizliğe mahkûm olan bir oyun alanı. Salıncağın etrafını otlarla sarılmış. Adeta kendine ulaşılması engellenmiş bir özgürlük alanı gibi bizi bekliyor. Daha da yakınına gitmeye çalışıyorum ama mümkün değil. O ana kadar fark edemediğim bir zincir sesi duyuyorum. Ayaklarıma dolanmış, ilerlememi engelliyor. İnat ediyorum ama izin vermiyor, ardından labirentin alarmları çalmaya başlıyor. Hemen ardından hepimizin bildiği popüler uyarı yankılanıyor kulaklarımda: “Öncelikle evini temizleyeceksin evladım. Sonrasını düşünürüz”…

Zorlamaktan vazgeçiyorum. Zaten hemen hemen yolun sonuna geldim sayılır.  Yeniden cüzdanımı açıp, içindeki kartlara bakıyorum. Bu sefer başka bir kimliğe bürünmem gerekiyor. Aksi takdirde geçişim ve labirentin içinden çıkmam mümkün değil. Az önce gösterdiğim kimliğimin doğum yeri hanesinde yazan kelime, bana engel çıkarıyor.  O anda hemen farklı bir role bürünüyor, o malum ülkede doğmuş ama ayrıcalıklı gruba mensup bir vatandaş hâline geliyorum. Huzur içinde labirentten çıkıyor ve hayatın rutini içinde kayboluyorum.

Aslında hepimiz, yaşadığımız coğrafya üzerinde var olan illüzyonu pek çok alanda deneyimliyoruz. Sanırım bunun en yoğun hissedildiği yerler; iki tarafın sınır kapıları ve onların arasında kalıp derin uykuya hapsedilen bölgeler. Kendi adıma söyleyebilirim ki, her geçiş yaptığımda, labirentin içindeki peyniri bulup yese de çıkışa bir türlü ulaşamayan bir deney faresi gibi hissediyorum. Bana sunulan rotayı takip ediyorum, karnımı doyuruyorum, yanlış yola girip kafamı duvara çarpınca az biraz çığlık atıp isyan ediyorum ama yine de rolümden tam olarak sıyrılamıyorum. Karşı çıkarsam peyniri kaybedeceğimi varsayarak korkup vazgeçiyorum. Bu kısırdöngü durmadan devam ediyor. Ben böyle tek başına hareket edip, kurtulmaya çalışırken, birileri labirentin kuzey dışında örgütleniyor. Ya evde yaptığımız hoverin heyecanı ile faşistlere ve “iyilik maskesi” altında topluma muhafazakârlığı işleyenlere alan açacağız ya da kokmuş peynir üreten yapıyı gerçek anlamda “temizleyecek” bir yolu uyandıracağız. Başka çaremiz yok.

 

Kaynak: Çürümüş delikli peynir kokusu - Aslı Murat