29. Eki, 2019

Gönüllü Köleler Mücadele Edemezler

İktidar ve özgürlük, haklarında çok fazla düşünülen ve tanımlama yapılan hususlardır. Özellikle filozoflar, iki kavramı farklı tarihsel ve toplumsal olaylar üzerinden değerlendirmişlerdir. Günümüzde egemen olan neo-liberal koşullara göre ele alındığında ise, içinden çıkılmaz karmaşık bir tablo ile karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü artık dünyanın geneline bakıldığında, eskiden olduğu gibi (istisnalar kaideyi bozmaz)baskıcı, zorba disiplinlerle yönetilen yapılar altında yaşamıyoruz. Ama bu daha iyi bir durumda olduğumuz anlamına gelmiyor. Maruz kaldığımız iktidar yapısı, daha sinsi daha derinden ve gizlice hareket ediyor. Bizi bir nevi ikna ediyor. Bu sebeple, mücadele edebilme yetimiz de zayıflıyor.

Konuyu nereye bağlayacağımı merak ediyorsunuzdur. Bugünlerde elime geçen bir kitabın sayfalarını karıştırırken, KKTC’de yaşayan Kıbrıslı Türklerin durumu aklıma düştü. Byung-Chul Han’ın Metis Yayınları’ndan çıkan “Neo-liberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri” isimli eseri, zihnimde bir şimşek çakmasına imkân tanıdı.

KKTC’yi kafesin içindeki tekerleği döndüren bir fareye benzeterek işe başlayabilirim. 1983’ten bugüne kadar ganimet üzerine şekillendirilen yol ve 1974 savaşı ardından oluşturulan “özgürlük” ortamı, hepimizi sonu olmayan bir maceraya mahkûm etti. İlk zamanlarda, devleti kuranlarla Türkiye iktidarları arasındaki uyum (etken – edilgen ilişkisi), uzun soluklu hükümetlere imkân tanıdı. Zaman içinde farklılaşan siyasi ortam; hükümet krizlerinin egemen olduğu bir yapıya evrildi.

 Kendi çıkarları da Kıbrıs sorununun çözümü ile örtüşen AKP iktidarları, sert yaklaşımlardan ziyade “yapabilme özgürlüğü” tanıyan bir yanılsama politikası ile karşımıza çıktı. Han’ın da kitabında değindiği gibi, “bugün tabi durumda bir özne değil, özgür, kendini sürekli yeniden tasarlayan, yeniden icat eden bir proje olduğumuza” bizi inandırdılar. Tam da bu yüzden “evimizin içini temizleyelim, güçlü bir yapı kuralım” gibi cümleler siyasilerin ağızlarından rahatlık ve kararlılıkla çıkmaya başladı. Peki, sonuç ne oldu? Annesine göbekten bağlı bir yavrunun yapabileceklerinin sınırı bellidir. Hâl böyle olunca, bir adım attığınızda ya geri alıyorsunuz ya da ayağınız havada kalıyor. Bu da toplumsal depresyon ve “bizden hiçbir şey olmaz” tükenmişliğini beraberinde getiriyor. Aslını isterseniz, tablo bu iken siyasilerin gerçekliği paylaşmayıp, şapkadan tavşan çıkarabileceğini iddia etmesi, toplumu daha da suskunluğa itiyor.

Bir tarafta gönüllü köleliğe aracılık eden siyasiler varken diğer tarafta da bunu meşrulaştıran bir toplumun olduğunu görmezden gelemeyiz. Han, neo-liberalizmin vatandaşları, edilgen tüketiciler hâline getirdiğini söylüyor. Kıbrıslı Türklerin siyaseti, hayatlarının bir parçası yaptığını söylesek de, aslında farklı bir durum yaşanıyor. Mesela Kıbrıs Sorununun gerçek anlamda çözümü için ne kadar özne olabiliyoruz, ne derece konulara müdahale etme iradesine sahibiz, sorularının yanıtları pek parlak değil. Seçim dönemlerinde hareketlenen parti tabanları dışında, toplumun büyük bir kesimi;  ortak siyasi eyleme geçme, toplumu şekillendirmekte etkin bir rol alma noktalarında istek ve yeteneğe sahip değil. Tüm bunlar yerine söylenmek, somut katkı yapmadan eleştirmek, küfür etmek yöntemleri ile kendilerini rahatlatmaktadırlar. Yine Han bunu tanımlarken, toplumu hoşuna gitmeyen hizmet ve mal sektörüne karşı tepki veren tüketicilere benzetir. Böylece siyasetçiler de tüketici seçmeni memnun etmeye yönelen iş sahiplerine dönüşürler. Bu durumda ortada ne politika ne ideoloji ne de mücadele azmi kalır.

Yazar devamında siyasette şeffaflık talebine geliyor. İster istemez, dokunulmazlıkları kaldırılan Aytaç Çaluda ve Hüseyin Özgürgün vakaları gözümde canlanıyor. Çaluda hakkında büyük paparaların koptuğu günleri hatırlıyorum. Sonra ne oldu? Yargılandı mı? Kimse bilmiyor, takip etmiyor. Sanırım bu noktada toplumun meseleyi gündemde tutması gerekiyor. Ama eğer durum yine “tüketici seçmen” boyutunda seyredecekse, bir değişimin yaşanacağını düşünmüyorum. Eğer pasif seyirci konumunu benimseyip; siyasilerin maskelerini düşürmek, onları ifşa etmek, haklarında skandal yaratmakla meşgul olacaksak, şeffaflığın en önemli noktası olan siyasi karar alma süreçlerindeki hassasiyeti es geçmiş olacağız. Tabi ki bir siyasetçi, mal varlığı hakkında açıklanabilir bir noktada olmalıdır. Ama bunun ötesine geçemezsek, “seyirci demokrasisinde yaşayan, tüketici seçmenlerle dolu bir şeffaflık toplumu olacağız”[1].

Yazının başında da değinmiştim, günümüzde egemen olan neo-liberal sistemin iktidar tekniği zorbalıktan ziyade inceliğe önem verir.  Mesela özellikle AKP’nin Kıbrıs ile ilgili dış politikası hususunda ilk günden beri uyguladığı politika, tam da anlattığım türden. Emir ve yasaklardan ziyade, harekete geçiren, motive eden hatta yeri geldiğinde hoşnutluk ve tatmin sağlayan, isteklerimizin dünyaya duyurulmasına aracılık eden noktadan ilerlediler. Doğalgaz meselesini düşünün. Direkt ve keskin olarak hak sahibi olduklarını söyleyemedikleri noktada, Kıbrıslı Türklerin hak sahipliğine vurgu yaptılar. Sadece bu konuda değil, birçok hususta bizi koz olarak kullandılar. Bunu da tanımlarken Garantör Anlaşmasına vurgu yapmakta, koruyucu meleğimiz kılığına bürünmektedirler. Böylece üzerimizde yarattıkları hamilik ilişkisi de pekişmiş olmaktadır. Gönüllü köleliği kabullendiğimiz konuların başında gelen garantiler meselesini tartışmaya açmadığımız, tabu olarak kapalı dolaplarda tuttuğumuz sürece de bu bağımlılıktan kurtulmamız mümkün değildir.

“Akıllı ve dost iktidar”, sağ partileri zaten kontrolü altında tutarken, kendini solda tanımlayan kimi federalistleri de etkiledi.  Onlar da kendilerini özgür ve karar alabilme yetisine sahip hissettiler. Aslında yapılan farklı bir bağımlılık ilişkisi kurmaktı. Böylece eskiden Denktaş ve Türkiye Cumhuriyeti yönetimi ikilisine gösterilen sert tepkilerden vazgeçildi. Daha yumuşak, rahatsız edici olduğu düşünülen dilin kullanılmadığı bir pasiflik baş gösterdi. “İyi ilişki kurmak” diye bir sihirli cümle icat ettiler ve bu pusulaları oldu. Gelinen noktada, Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki Kıbrıs politikasının, akıllı bir strateji üzerine inşa edildiğini düşünüyorum. Çünkü bu iktidar yöntemi, bizleri kendi irademiz ile düzene sokulmamıza yöneltti ve bunu birçok kesim üzerinde başardı.

Dünyadan soyutlanmış olsak da, değişen iktidar kalıplarını biz de yaşıyoruz. Bunu içselleştirdiğimiz ölçüde de seyirci seçmenler olarak, gittikçe demokrasiden uzaklaşıyor ve gönüllü köleler haline geliyoruz. Baskı yok gibi görünüyor olsa da farklı bir kılıkta irademizi kemiriyor. Mücadele etmez ve gereken cevabı vermekten geri durursak çürüyeceğiz. O zaman, ne özgürlükten ne de barıştan söz edebileceğiz. Köprüyü geçtikten sonra değil, geçmeden ayıya ayı demenin vaktidir.

 

 

[1] Byung- Chul Han, Psikopolitika (Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri), s. 20.

Kaynak: Gönüllü Köleler Mücadele Edemezler - Aslı Murat