28. Oca, 2020

Sesinizi duyabilen yok…

24 Ocak akşamı yaşanan ve merkez üssü Elazığ’ın Sivrice ilçesi olan 6,8 büyüklüğündeki depremin ardından, arama kurtarma çalışmaları devam ediyor. Pek çok insanın hayatını kaybettiği, bir o kadarının da evsiz kaldığı felaketin acısı, Kıbrıslı Türkler olarak bizi de derinden etkiledi. Eline telefonu alan, bilgisayarın önüne geçen “hayırsever vatandaşlar”, sosyal medya aracılığıyla “geçmiş olsun ve taziye dileklerini” ardı ardına sıraladılar. Bir anda durup düşündüm. Bu paylaşımları motive eden his veya düşünce ne olabilirdi?

Hemen hemen hiçbir iletinin içerisinde, bu yıkımın sorumlularına dönük bir yargı veya saptama yoktu. “O anda insanın aklına eleştiri mi gelir?” diye soranlar olacaktır. Lütfen birbirimizi kandırmayalım. Gerçek bir acı paylaşımı, Facebook üzerinden (hatta insanların canlarını kurtarmak için nefes alacak bir delik aradığı, yıkılan evinin yerine geçebilecek bir çatı bulmaya çalıştığı anlarda) yazılacak iki cümle ile sağlanacak bir husus değildir. Özellikle milletvekillerinin, cumhurbaşkanı adaylarının ve kendini toplumun yönlendiricisi konumunda gören zatların geri kalmamak için sarf ettiği sözler, günümüze egemen olan “gösteri toplumu” kavramının en somut emareleri arasında sayılabilir.

“Ey halkım ve sevgili takipçilerim depremde yaşanan acıları ta içimde hissediyorum” cümlesine denk düşecek şekilde kaleme alınan yazılar, hem vicdan rahatlığı yaratır hem de bu konuda bir şey söylemeliyim, aksi takdirde yok saymış olurum telaşını bir nebze de olsa yatıştırır. Bahsedilen grubun bir adım ötesine geçenler de, depremzedelere veya başka bir doğa olayı, savaş, çatışma, yoksulluk gibi hususların ardından zor durumda kalan insanlara yardım gönderenlerdir. Bu grup bir önceki kadar sanal değildir. En azından mevcut ihtiyaçların giderilmesi için bir adım atmış, hareket etmiş kesimlerdir. Ama bu da sadece var olan sorunun yarattığı acıyı hafifletmektir. Ayrıca bir daha yaşanmaması için veya  sorumluların kimler ve hangi sebepler olduğunu ortaya çıkarmak gibi bir işlevi yoktur.

Aslında hayırseverliğin ne menem bişey olduğunu en bariz şekilde gösteren husus, kazandığı paranın hangi kaynaktan geldiği belli olmayan büyük iş insanlarının da bu olay ardından kesenin ağzını açması ve böylece bolca alkış almasından anlayabiliriz. Bu kişilerin hayatında pek çok karanlık alan vardır ve elleri kimin (belki de devletin) cebinden çıkacağı belli olmaz. Onları çok iyi tanıyorsunuz.

Yaşanan depremi düşündüğümde, gözümün önünde sadece bir görüntü canlanıyor. O da etrafındaki binalar sapasağlam ayakta iken, içlerinden sadece bir tanesinin yerle bir olmasıdır. İşte bu bize, ölümlerin ve kayıpların sorumlusunun yer sarsıntısı değil, insan faktörü olduğunu kanıtlıyor. Konu tabi ki bu kadar yüzeysel değil. Yine bilim insanlarının aylardır ekranlardan uyarı yaptığı, Türkiye’deki “tek adam” sisteminin ülkeyi her geçen gün yıkıma sürüklediği ve toplumsal ihtiyaçları karşılamak yerine para ve güç hırsının doyurulduğu gibi, gün gibi ortada olan hakikatleri görmezden gelmek mümkün değil. O yüzden mesele sadece “sanal hayırseverlik” ile geçiştirilemez. Yazar Ayşe Düzkan, Artı Gerçek’de yayınladığı “dayanışma yetmez” başlıklı makalesinin son cümlesinde konuyu şu şekilde özetler: “bugün, türkiye cumhuriyeti tarihinin en olağanüstü dönemlerinden birinden geçerken, depremden sele herhangi bir afet karşısında, siyasetten uzak durarak dayanışma göstermek mümkün değil. çünkü başımızda büyük bir felaket var, bütünüyle siyasi bir felaket!”.

Kuzey komşu devlette bunlar olurken, aslında bizim de çok farklı bir noktada olduğumuz söylenemez. Özellikle Girne - Ciklos mevkiinde yaşanan acıyı veya adı “ölüm kavşağına” dönen Mağusa – İnönü yolunu hatırlayın. Tüm bunlar vatandaşların yaptığı hatalar sonucunda yaşanıyor gibi görünse de aslında mesele içinde birçok özne var. Nasıl ki “doğal afet” olabiliyorsa (doğaya uygun inşaat yapılmadı demek daha doğrudur), ülkede yaşayan insanlar da hatalı şekilde araba kullanabilirler. Devlet yönetimleri bu gibi olaylarda, zararın yaşanmasını önleyecek veya en aza indirecek şekilde icraat yapmalıdırlar.

Bizde ne oluyor: Meclis’te komiteler kuruluyor, komitelerde görüşmeler yapılıyor ve aylar aylar sonra yazılan raporda hiçbir somut sonuç elde edilmiyor. Sorumlular tespit edilemiyor. Depremde hasar gören binalar için de bu geçerli. Aynı toprak üzerinde, yan yana bulunan binalardan sadece bir tanesi insanlara mezar olabiliyorsa, bunun sorumlusu deprem değil iş bilmez ve gözünü para, güç hırsı bürümüş idareciler, mütahhitler yani insan hayatını hiçe sayan kesimlerdir. Gerçi “deprem vergisi” nerelere harcanıyor diye sorgulayan kişiler hakkında soruşturma başlatan bir sistemden bahsediyoruz. En azından biz henüz yazdıklarımız, çizdiklerimiz ve söylediklerimiz yüzünden tutuklanmıyor, göz altına alınmıyoruz. Henüz!

 

Kaynak: Sesinizi duyabilen yok… - Aslı Murat