3. Mar, 2020

“Vurma..."

Öyle zamanlar olur ki,  sayfalarca anlatılabilecek bir konu tek bir kelime ile özetlenebilir. Cumartesi sabahı gerçekleşen eylemde yaşanan ve videolara yansıyan olay, onlardan biriydi. Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis’in, coronovirüs salgını denetimi gerekçesi ile alınan “kapı kapatma” kararı sonrasında, Kıbrıslı barışseverler ayağa kalktı. Özellikle Kıbrıslı Rum federalistler, kararın uygulanmaya başladığı cuma gecesi, ellerindeki pankartlarla Lokmacı Kapısı’nda, kararı protesto ettiler. Ertesi sabah ise ara bölge, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumların bir araya geldiği, geniş katılımlı bir eyleme sahne oldu.

Kimlik kontrolü noktasının güney tarafına sıralanan “barikat”, Kıbrıslı Rum eylemciler tarafından alaşağı edildi. İşte o anda,  devlet iktidarının tekelinde tuttuğu şiddet kullanma ehliyeti zuhur etti. Kıbrıs Cumhuriyeti polis teşkilatı mensubu bir şahıs (umarım hakkında gerekli işlemler yapılır), barış aktivisti – sosyoloji profesörü Nicos Trimikliniotis’e sokak ortasında vurdu. Hem de silahsız – saldırısız ve tamamen barışçıl bir eylemi gerçekleştirdiği sırada, ölçüsüz bir şekilde ona zarar verdi. Bunu da devletin kendine tanıdığı yetkiye dayanarak yaptı.

Buraya kadar yazdıklarım, sağ ideolojiye hapsolmuş zihniyetler için üzerine konuşacakları bolca malzeme çıkarabilir. Lâkin konuya daha derinden bakıldığında, başka bir hikâyenin anlatıldığı kavranabilecektir.  Anastasiadis’in açıklaması sonrasında, “bakın işte Kıbrıslı Rumlar bizi istemiyor” histerisi yeniden alevlendi. Ama buna fırsat vermeyen bir cevap, yine Kıbrıslı Rum barışseverlerden geldi. Kararın ne denli anlamsız olduğu, iki toplum arasındaki güven ilişkisini ve yakınlığı zedeleyeceği dile getirildi. Ardından barikat yıkıldı.

Polisin gerçekleştirdiği kötü muamelenin bizdeki karşılığını anımsamak için, çok geriye gitmemize gerek yok. Tayyip Erdoğan’ın protesto edildiği 19 Temmuz 2011’de, Dağ yolundaki çarpışmada hayatını kaybedenler adına başbakanlık önünde Aralık 2016’da gerçekleştirilen ve daha nice eylemleri hatırlamak yeterli olacaktır. Bu da bize gösteriyor ki, ulus devletlerin temelinde yer alan militarizm, her yerde kontrolsüz bir şiddet üretir ve güvenliğini sağlayacağını iddia ettiği halka karşı kötü muamele uygulayabilir.

Tüm bunlara karşı yürütülecek mücadele, ezberleri bozarak üretilebilir. Milliyetçiliğe hapsolmuş resmi devlet anlayışına göre; Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar birlikte yaşaması mümkün olmayan, birbirine düşman iki ayrı toplumdur. Oysa ki alternatif tarih anlatımları bize bunun aksini kanıtlar. Kıbrıs sorununun bu hâle gelmesindeki neden, apaçık ortadadır. Bunu, toplumların üzerine yıkmak, en kibar tabirle provokasyondur. Bunca yıldır kurulan masalarda konuşulanlara ve toplumların sokakta inşa ettikleri süreçlere bakıldığında, ne demek istediğim ortaya çıkacaktır. “Hayalperestsin, bu ülkedeki birleşmeyi; liderlerin atacağı imzalar ve daha büyük güçlerin anlaşması sağlayacak” cümlelerini duyar gibiyim. Evet ama görüyorum ki, çözümü siyasiler tartışıyor olabilir ama barışı onların getirmeyeceği bir gerçek.

Cumartesi günü yaşanan olayda, Trimikliniotis’e yapılan çirkin saldırıda kendisini koruyan ve “vurma” diye haykıran kişi, sevgili Ahmet Derya ve oradaki Kıbrıslı Türk - Rum barışseverler oldu. Demem o ki, toplumlar, özellikle de konu barış ve özgürlük olduğunda, zaten birbirlerine sahip çıkıp aynı yönde mücadele edebiliyorlar. Hem de bunu her iki devletin militer zihniyetlerine karşı yapıyorlar. Devletler ayrılığı körüklerken, yani bir taraf “Maraş açılımı” diyerek var olan sorunu daha da karmaşıklaştırmaya çalışırken, diğer taraf ise “coronavirüsü bahane edip sınıra kilit vururum” korkusunu verirken, Kıbrıslılar başka türlü bir hayatın var olduğunu kanıtlıyor. Bunları gerçekleştirirken de parmaklarının arkasına saklanmıyor, lafı evirip çevirme / eğip bükme ihtiyacı duymuyorlar.

***

“Peki ya ne oldu bu kadar senedir? Ne değişti? Sokakta mücadele ederken barış mı geldi? Esas olan masada, tüm taraflarla iyi ilişkiler kurarak süreci yürütebilmek” cümleleri, bu aralar okuduğum bir romanın, bana göre en can alıcı bölümünü aklıma getirdi. Selahattin Demirtaş’ın Leylan isimi eserinden bahsediyorum. Demirtaş Türkiye’de yaşanan yıkımı, edebi bir kılık eşliğinde kelimelere döküyor. Her bir sayfada, Türk devletinin tek kimlikli, tek dilli, tek dinli, tek cinsiyetli (beyaz orta sınıf erkek) dayatmacı yapısının ötekileştirdiği insanların hayatlarına konuk oluyorsunuz. Bunları anlatırken, konfor alanından çıkamayan ve bir zamanlar karşı olduğu iktidarın dili ve yöntemi ile var olacağını zanneden bir adamın gerçekle yüzleşmesini şu şekilde aktarıyor:

“Zulmün, sömürünün, savaşın olduğu yerde tarafsızlık diye bir şey yoktur. Ya ezenden yanasındır ya ezilenden, ortası yoktur. Faşizme yaranmaya çalışarak onunla baş edemezsin. Faşizm kimseyle uzlaşma aramaz, sadece biat ister veya yok eder. Bu nedenle faşizme karşı ancak direnerek ayakta kalabilirsin. Ben bunları unutmayı, yokmuş gibi davranmayı tercih ettim. Ayakta kalamadım o yüzden ,diz çöktüm.  Bunun başka izahı yok…”

Aslında mesele çok basit. İki kutuptan falan da bahsetmiyorum. Çünkü mücadele ettiğimiz yapı, hem kuzeyde (Türkiye Cumhuriyeti de dahil) hem güneyde, kendi konumunu korumak için çok net bir şekilde hareket ediyor. Biz ise dönem dönem yalpalıyoruz, sanki sorun bizdeymiş gibi farklı bir yöntem kullanmamız gerektiğini söylüyoruz. Ama durum o kadar bariz ki. Karşımızdakine göre kendimizi konumlandıracağımıza, doğru bildiğimiz barış yolunda ilerlersek, “her şey çok güzel olacak”. Aksi takdirde, pişmanlık hanemize bir tik daha atacağız. Hepsi bu.

Kaynak: “Vurma…” - Aslı Murat