2. Haz, 2020

“Nefes almak” dediğin nedir ki?

ABD’nin Minnesota eyaletine bağlı Minneapolis kentinde, sokak ortasında yaşadığı işkence sonucunda hayatını kaybeden George Floyd için, dünyanın pek çok şehrinde sokak eylemleri gerçekleştiriliyor. Öldürülenin siyah biri olması ve Amerikan devletinin ırkçı yapısı göz önünde bulundurulduğunda, öncelikli tepki ırkçılığa karşı şekillendi. Sokakta atılan sloganlar ve yapılan konuşmaları dinlediğimiz zaman, yaşananın münferit bir olay – bir anlık hiddet olmadığını çok iyi anladık.

Mevzu aslında çok daha derinlerde, zihniyetlerde meşrulaşan ırkçılık ve yabancı düşmanlığından zuhur ediyor. Öteki diye tanımlanan insan gruplarının aşağı görülmesi, onlar üzerinden suçluluğun doğallaştırılması ve her türlü muameleyi hak ettikleri yönündeki anlayış, söz konusu şiddetin yaşanmasına neden olur. Ülkede yaşayan yabancı, toplumsal hiyerarşinin alt kademelerinde yer alan  ve yoksul insanlar söz konusu olduğunda kafamızda bir algı canlanır. “Polis niye boş yere zor kullansın ki? İlla ki bir suç işlemiş, kamu düzenini bozmuştur. Genel toplumun huzurunu korumak için, kimi hak ihlallerinin yaşanması da normaldir . Her şey temiz bir toplum için”. Gerek ırkçılık gerekse milliyetçilik o kadar doğallaştırılmış ve Nazi toplama kamplarındaki uygulamalara endekslenmiştir ki, bugün yapılanlara o gözlükle bakmamız kolay olmuyor. Hasbelkader öyle bir dönemden geçiyoruz ki, nefes almak ayrı bir öneme sahip. Covid-19 virüsü ciğerlerimize yerleşip, bedenimizi soluksuz bırakıyor. ABD’deki son olay da manidar bir şekilde benzer bir noktaya vardı. Floyd’un sokak ortasında polis memuru tarafından boğazına bastırılması neticesinde nefessiz kalması ve “nefes alamıyorum” demesi de, gaz odasında değil ama sokak ortasında boğularak öldüğünün kanıtıdır.

Amerika’nın bir kentinde başlayıp, İngiltere – Berlin – Kopenhag gibi Avrupa şehirlerinin sokaklarına taşan dayanışma dalgasının, salt ırkçılıktan kaynaklandığını düşünmüyorum. Tabi ki kıvılcım oradan parlamıştır. Bu şekilde bir araya gelebilmek, içinden geçtiğimiz ekonomik ve sosyal sistemin dişlileri arasına sıkışıp kalanların, farklı alanlarda nefes almalarının mümkün olmamasından kaynaklanır. Kısacası ırkçılık ve yabancı düşmanlığının, neoliberalizmin yarattığı yoksulluk ve işssizlikle ne kadar kol kola gittiği, bu dönemde çıplak bir şekilde ortaya serilmiştir.

 

Kıbrıs’ın kuzeyi masum mu?

Memlekete baktığımızda da benzer sahnelerle karşı karşıya kalıyoruz. Başbakanımız Ersin Tatar 23 Mart 2020 tarihinde bir açıklama yapmış ve “Kıbrıs’ın kuzeyinde okuyan Afrikalı öğrenciler için: “Bu kişileri kim getirdiyse sorumluluğu da onlardadır. Üniversite getirdiyse üniversite, çalışma için geldiyse o. Bu kriz öncesinde de bu durum sıkıntıydı şimdi daha büyük bir sorun olarak karşımızda duruyor. Bu bir fırsat olabilir, bunları temizlemek lazım. Bu ırkçılık değil ama kendi vatandaşlarımızı korumamız lazım” demişti.

Tabi ki mesele sadece siyasiler özelinde değerlendirilemez. Devletin pek çok kademesinde, kurum ve kuruluşunda, teşkilatında görev yapan kişilerin zihniyeti de çok farklı değildir. Toplum mu? Kendi haklarına dokunulmadığı sürece üç maymunu oynayan bir kalabalıktan bahsedebiliriz. Bir suç işlendiğinde, olayın unsurlarına göre tahminlerde bulunuruz. Mesela narkotikle ilgili meselelerde kesin siyahların bir parmağı vardır, cinsel suçlarda ise Türkiye’den adamıza gelen şahısların. Devlet tarafından sakıncalı ilan edilen kitapları barındıranlar da Kürtler (hâlâ vatan haini terörist diyenler de var). Kıbrıslılar olarak Kürtlere daha bir sempati ile baktığımızı söylemem mümkün. Bunlar zihnimize çok yoğun bir şekilde yerleştiği için örnek vermek istedim. Daha pek çok etiketleme mevcuttur. Bizim burada geliştirdiğimiz algı, Amerika’da siyahlar – Avrupa’da göçmenler üzerinden şekillendirilmektedir. Sorunu bu boyutu ile ele alacak olursak ve aslında suçlar ile milllet ve ırk arasında bir bağ kurmazsak, bir adım ileri gidebileceğimizi düşünüyorum. Cezaevinde bulunan insanların özelliklerine bakıldığında bu yorumu yapmak çok doğal, eskiden bu kadar suç yoktu diyenlerinizi duyar gibiyim. Evet artmış olabilir ama bunun nedeni, ülkedeki nüfusu kontrol edemeyen KKTC düzenidir. Belli insan gruplarını hedef hâline getirerek ve kafamızda kriminalize ederek sorunu çözemeyiz. Aksine faşist siyasetin güçlenmesine ve birbirine kenetlenmesine imkân yaratırız. Mesela  YDP’nin yoksullar ve göçmenlerin ötekileştirmesine yönelik politika gelişitirmesi de bundan kaynaklanır. Nasyonel sosyalistlerin örgütlenme yöntemlerini düşündüğümüzde, bu durum şaşırtıcı değildir.  

Söz konusu alandaki ikinci önemli nokta, öteki diye tanımlanan grupların suça maruz kalmaları durumunda ortaya çıkan keşmekeştir. Devlet bunun takibini yapmasa da, sosyolojik araştırmalara – proje raporlarına yansıyan pek çok veri, Kıbrıs’ın kuzeyinde yabancı işçiler – öğrenciler bünyesinde insan hakkı ihallerinin yaşandığını kayıt altına alır. Konuyu Amerika örneğinden açtığımız için oraya dönük bir saptama yapmak isterim. Pek çok siyahi kadın öğrencinin, seks köleliği üzerinden insan ticareti mağduru yapıldığını, sokakta tacize uğradığını söylemek mümkün. Gece kulüpleri üzerinden gerçekleşen insan ticareti? Bu meselenin bir bölümü. Her ne hikmetse konu biz olmadığımız sürece susuyoruz. Belki birebir ırkçılık yapmıyor ama görünmez olan acıları görünür kılmak için küçük bir azınlık dışında kılımızı kımıldatmıyoruz.

 

Omorfo’daki mevsimlik işçiler ve insan ticareti

Geçtiğimiz haftalarda Omorfo’daki portakal bahçelerinde çalıştırılmak için ülkemize getirilen mevsimlik işçilerin dramı ile sarsıldık. Nefes alınamayacak koşullarda barındırılan, emekleri sömürülen ve büyük bir çoğunluğunun kadın ve çocuk olduğu insanların konuştuğu videoları hepimiz izledik, paylaştık.  Çok üzüldük. Ama o kadar. Hepimiz biliyoruz ki, bu insanlar her sene geliyorlar ve bu koşullarda yaşayıp, iki kuruş para kazanıp ülkelerine dönüyorlar. Kimse de dönüp bakmıyor, denetlemiyor. Bu seneki karantina koşullarından dolayı gidişleri mümkün olmayınca olay patladı. Az biraz araştırma yapınca, konunun daha da vahim olduğunu kavradım. Uzun yılardır uygulanan sisteme göre; işçiler buraya gelmeden, iş bitiminde ödenmek koşuluyla borçlandırılıyor ve Türkiye’deki aracı tarafından kendilerine senet imzalatılıyor (bu zaten klasik insan ticareti öyküsünü başlatıyor). Kıbrıs’a vardıklarında onlardan sorumlu olan kişi de, günlük yevmiyelerinin yarısını alıyor. Gündelikleri 60 TL. 30’unu kendilerine alabiliyorlar. Borç senedini ödedikten sonra ellerinde kalan da emeklerinin karşılığı oluyor. Yaşatıldıkları mekanların içler acısı durumu, çocukların o koşullarda istismara açık olması konularına hiç girmiyorum. Sadece belirtmeye çalıştığım, bu ülkede nefes alabilmek de o kadar kolay değil.

Son olarak, kendi insanına bile bakamayan bir devletten ne bekleyebilirsin ki diyenler olabilir. Sen de abarttın, en azından sokakta insanlar öldürülmüyor, açlıktan – evsizlikten kırılanlar yok diye de düşünebilirsiniz. Tüm bunlara birkaç soru ile karşılık verebilirim. Nereden biliyorsunuz? Evinde ölü şekilde bulunan kaç tane öğrenci haberi okuduğunuzu hatırlıyor musunuz? Peki ya işçilerin yaşam koşulları, güvencesiz ve güvenliksiz çalıştırılanlar? Henüz bu sorunlar kapımızı çalmadı diye, yok sayamayız. Ama önümüzdeki dönemde yaşanacak ekonomik ve sosyal yıkımlar neticesinde, pek yakından tanıklık edeceğiz. Er ya da geç o yumru, öyle ya da böyle boğazımıza oturup nefesimizi kesecektir. O yüzden birlikte nefes almayı öğrenmemiz gerekir.

Kaynak: “Nefes almak” dediğin nedir ki? - Aslı Murat