28. Tem, 2020

Bizi biz kurtarabiliriz, ne Türkiye Devleti ne de seçilmiş bir kişi…

Covid – 19 pandemisi, etkisini kaybetmeden yayılmaya devam ediyor. Kıbrıs’ın kuzeyindeki durum ise biraz karışık. Yerel manada bir bulaşma olmamasına rağmen, dıştan gelen hastaları misafir etmeye devam ediyoruz. Özellikle sağlık alanında örgütlü olan kesimler, sorunu görünür kılmaya çalışsalar da, gerek toplumun gerekse siyasilerin gündeminden gittikçe uzaklaşıyor.

Dert sağlıktan ziyede yoksulluk…

Kamu çalışanları, maaş kesintilerinin ödenmesi ile birlikte ekonomik olarak bir rahatlama yaşasalar da, özel sektör için bunu söylemek mümkün değil. Her geçen gün işyerleri kapanıyor, bireyler işten çıkarıldıklarına dair bildirimler yapmaya devam ediyorlar. Ekonomistlerin, salgın sürecinde dile getirdiği uyarılar, tokat gibi yüzümüzde patlıyor. Devletin sadaka niyetine verdiği yardımların arkası gelmeyince, yoksulluk daha da canımızı acıtacak boyuta ulaştı. Bu durumda mücadelenin, sağlıktan geçim derdine dönüşmesine de şaşırmamak gerekir.

Ağustos ayı başında, adli tatilin bitip Mahkemelerin full mesai çalışmaya başlamasıyla, kredi borçlarını ödeyemeyenlere yönelik açılacak davalarda da net bir artış yaşanacak. Hükümetin mahkeme kararlarını ertelemekle ötelediği kriz, daha keskin bir şekilde hissedilecek. İşte o zaman, günü kurtarmak için üretilen icraatların, aslında ölüm fermanımız olduğunu acı bir şekilde deneyimleyeceğiz.

Dört bir yanlarını seçim heyecanı sardı…

Toplumun genel fotoğrafı bu iken, siyasi arenaya bakmakta fayda var. Hükümetinden muhalefetine ve cumhurbaşkanına kadar, hemen hemen herkesi seçim heyecanı sarmış durumda. Bakanlar Kurulu’nda yaşanan bir kriz gibi lanse edilen; “özel jet skandalı” ve “emirname karmaşası” neticesinde, alternatif hükümetçik senaryoları konuşulmaya başlandı. Faşistlerin, milletvekilliği ardından bakanlık koltuğuna oturacağı planlar, ortalığı kasıp kavuruyor. Diğer taraftan siyasetin temiz çocuğu da sütten çıkmış ak kaşık gibi mağdur rolüne bürünüyor ve hâlâ koltukta oturmaya devam ediyor. Ne de olsa Ekim ayında bir seçim var. HP’nin oyu gittikçe eriyor. Bunun üzerine bir de hükümetten kopmak, işlerine gelmiyor. İktidarda olmayı, akıllarınca gücü ellerinde tutma olarak algılıyorlar. Kısacası tedirgin ve ne yapacağını bilmez bir hâlde, yüksekten aşağıya doğru hızlıca düşüyorlar.

Son olarak, temsil ettiği siyasi gelenek ve fikirler çerçevesinde, çürümüş sisteme karşı “tek bir Kıbrıs” hayalini yani “barışı – çözümü” diline dolayan seçilmişleri değerlendirmek gerekiyor. Açıkcası o yönde de pek fazla ümidim yok. Kimilerinin yakın geçmişte barışı bir yana bırakıp, KKTC’yi kastederek “kendi evimizde efendi olmak” üzerine sarf ettiği (son zamanlarda dilleri değişmiş olsa da inandırıcı olması için somut adım görmek önemli) sözler, kimilerinin ise güç zehirlenmesi neticesinde strateji yoksunu hareket eden akıl dışılığı, bünyemde kafa karışıklığı  yaratıyor. Bu noktada canımı acıtan ve umudumun kararmasına neden olan en belirgin husus, her iki tarafa da “kurtarıcı lider” telaşının hakim olması. Hâlbuki 1974 savaşında, kurtarılmakla kurtulunmayacağını çok acı bir şekilde öğrendik. Sırf bu sebepten bile, toplumun kendi gücünü bir kişiye devretmesini ve onun hatalarını görmezden gelip körü körüne onu savunmasını manasız bulurum.

Doğrudan demokrasiye dayalı bir siyasi sistemimiz olmadığını ve yönetim için birilerine temsiliyet vereceğimizi hatırlatabilirsiniz. Bir bakıma doğru. Ama diğer yandan da kimi temsili demokrasilerin, özgürlükleri ve hakları hiçe sayan diktatölükler şekilde faaliyet gösterdiği gerçeği de ortadadır. İşte bu sebeple, verdiğimiz oy’un ve siyasi olarak taraf olmanın; teslimiyet ve her türlü davranışı onaylama anlamına gelmemesi gerekir. Unutmayın, sizin onlara değil, onların size ihtiyacı vardır. Bu yolda hakikate varabilmek için, ilk olarak eleştirel düşünceye sahip çıkmalı ve saplantılı bağlanmalardan uzak durmalıyız. Ayrıca eleştiri gözlüğünü takan herkesi, bir grup üzerinden etiketlemek ve sözlerini “partizanlık yaptığı iddiasıyla” anlamsızlaştırmaya çalışmak, demokrasi kültürü ile bağdaşmaz. Hiçbir şahıs, hiçbir makam veya hiçbir topluluk kutsal değildir. Gün gelir adını bile hatırlamayabilirsiniz. Tarih bu gibi hikâyelerin anlatıldığı sayfalarla doludur.

Kaynak: Bizi biz kurtarabiliriz, ne Türkiye Devleti ne de seçilmiş bir kişi… - Aslı Murat