1. Eyl, 2020

Barış, “Eşit Varlık” Suretinde Yeniden Canlanacak

1 Eylül denemesi…

Yokluğun ağırlığı hepimizin omuzlarında…

Şehrin izbe sokakları gündüz ve gece saatlerinde kılık değiştiriyor. Akşamın karanlığı ağırlığını hissettirmeye başladığında, sabahki neşe yerini hüzne bırakıyor. Çıkmaz sokaklarda bağıra çağıra top oynayan, bisiklet süren çocuklar, yavaş yavaş evlerine çekilmeye başlıyor. Pek fazla istekli oldukları söylenemez. Dışardaki kadar özgür hissedemiyorlar içerde. Çünkü dört duvar arasına sıkışan yoksulluk, mavi gökyüzü altında dolaşırken etsini kaybediyor. Bir nevi eşitleniyor insanlar. Hâlbuki hakikat, ne kadar görmek istemesek de, varlığını koruyor. Sadece bulunduğu tarafa yönelmemiz yeterli oluyor. Gözlerinin ta içine bakmanız gerekiyor. O anda, siz artık beğenmiyorum diye bağışladığınız kıyafetleri giyen bedenleri, sırf karnınız doydu diye çöpe attığınız yiyeceklerin uğramadığı mideleri fark edebiliyorsunuz. Maruz kalınan eşitsizlik, tokat gibi yüzünüzde patlıyor.

***

Uygun adım marş. Emredersiniz komutanım…

Bugüne kadar sabırla uzattığı saçlarını ve sakallarını keserken içi gidiyor. Hatta bir kısmını geçen yaz rasta yaptırmıştı. O kadar özenle bakıyordu ki onlara, bir nevi kişiliğinin dışavurumuydu. Neymiş, bu kılıkta adam mı olurmuş? Her şeyin başı, disiplinli ve düzenli bir bedene sahip olmakmış. Aslında hedeflenenin, zapturapt altına alınacak ve sorgulamayacak bir zihin olduğunu herkes biliyor.  Zorunlu kılınan şekle girildiğinde, toplum tarafından çizilen erkek kalıbına erişileceğine inanılıyor.

Erillik, kutsallaştırılan ve egemenliği sorgulanamayan bir zorbalık. Her ne hikmetse, içinde tüm kötü özellikleri barındırıyor. En basit unsuru, herhangi bir sorun çözümünde şiddet yöntemlerini kolayca kullanmak. Bunu da karşıdakinin üzerinden kuracağı bir üstünlük aracılığıyla yapıyor. Asla kaybetme lüksü yok. Aman ha! Her dediği doğru, kural sayılıyor. Laf üstüne laf söylemeniz mümkün değil, son söz onun. Farklı algılama şekillerine kapatılmış, kapkara bir zihniyet. Kılık kıyafette – saç baş düzeninde belirginleşen algı, aslında tek tipleştirilen bireylerde gücünü meşrulaştırıyor. Benzerlik üzerinden kurulan derin bağ, öteki karşısında dikenlerini görünür kılan bir kirpiye dönüşüyor. Kadınlığa özgü özellikler yanında, adanın güney yakasında yaşayan insanların kimliği de düşmanlaştırılıyor. Güvenliği sağlayacağını iddia eden ordu, aslında kimliklere yüklenen farklılıkları yok etmeyi hedefliyor. Egemenliğini bu yolla kanıtlamak için, insanların birbirini öldürebileceği savaşa hazırlık yapıyor. Akdeniz ortasında gaz arama iddiası ile sürdürülen mehter marşlı efelenmeler de bundan kaynaklanıyor.

***

Onun istediği bambaşka bir sevgi. Seninki ise karabasan…

Çok sevdiğini ve onu kimse ile paylaşamayacağını söylüyor. Tabi ki ardından sınırlama ve engellemeler geliyor. Önceleri küçük küçük müdahalelerle başlıyor. Masum ama üzerine düşünüldüğünde ne anlama geldiği çok açık. Ardından daha ağır şekilde seyreden şiddet kendini gösteriyor. Öyle kaba dayaktan bahsetmiyorum. Tercihlerini, düşüncelerini ve kişiliğini yok sayan, yeri geldiğinde saygısızlık yaptığını bile fark etmeyen sözler, ardı ardına sıralanıyor. Hemen hepsi adeta bir çekiç gibi patlıyor kafasında. Bir süreden sonra ağlayamıyor. Kendine olan güvenini kaybediyor, içe dönüyor. Bir anlam arıyor hayata dair. Sevginin iyileştirici özelliği, git gide yerini nefrete bırakıyor. Birbirini besleyen iki koca çınardan biri olacakken, en verimli yerinden kanatıyor dallarını. Artık filizlenmesi mümkün değil. Arda kalan ise boş bir beden ve boş bir zihin. Ama bu sonsuza dek böyle gitmiyor. Bir kız kardeş çıkıyor ve umut ışığını yakıyor.

***

Bedenime dokunma…

Yaşı çok küçük. Kendine ve etrafına olan güvenini inşa edebileceği bir dönem. Özellikle en yakınındaki büyüklere kolayca yaklaşıyor. Ne de olsa “zarar içerden gelmez”, diye öğreniyor. Ama öyle olmuyor. Onu koruması, kollaması ve tüm kötülüklerden uzak tutması gereken biri, tam tersini yapıyor. Çocukça telaşı birden yok oluyor. Yardım alamıyor. Kime konuşsa kime anlatsa diye geçiriyor küçücük kafasının içinden. Bir çözüm bulamıyor. Çünkü gücü elinden alınmış. Tek bir kişi sesini duysa, gözünün içindeki hüznü anlasa ortalık aydınlanacak, biliyor. Sabrediyor.

***

Kölelik ve ölüme terk ediş, farklı bir kılıkta aramızda dolaşıyor…

Dilimizi konuşamıyor, bu sebeple çat pat anlayabildikleri ile yetinmek zorunda kalıyor. Ne maaşını doğru dürüst alabiliyor ne de insani koşullarda çalışıyor, barınıyor. Tek amacı daha iyi bir hayat kurabilmek. O umutla yola çıkıyor. Göçmenlik zor. Hele bu konumda bir işçi olmak, hangi alanda olursa olsun, sömürüye yol açıyor.

Savaştan kaçan mülteciler mi? 1 Eylül’de en çok da onları anmak gerekiyor. Yakın zamanda da kaçıyorlar diye vurulmuş, çoluk çocuk adaya sığınmaya çalıştıkları için bir nevi cezalandırılmışlardı. Can havliyle köylerinden kaçıp, haftalarca çadırlara sığınan yurttaşlar, ne kadar çabuk unutuyor, hayatta kalma isteğini.  

***

Kucaklayıcı doğayı, bencil insan mahvediyor…

Her hafta dağ yürüyüşüne çıkıyorum. Temiz hava ve toprağın rengi beni cezbediyor. Hele ağaçların sabah esintisi ile ortalığa salınan kokusu. İnsanı ister istemez hayal dünyasına daldırıyor. Kim bilir benden önce bu patikadan hangi hayvanlar geçmiştir, bitki örtüsü ne kadar kabuk değiştirmiştir diye sormadan edemiyor insan. Sonra dönüp içi oyulmuş dağlara bakıyor, adına spor denilip sırf keyif için öldürülen canlıları düşünüyor. İnsanın diğer canlılar üzerinde kurduğu tahakküm barışı zedeliyor.  

***

Barışın değerini, küçük bedenler toprağın altından çıkarılınca anladım…

Geçmişin bir döneminde; farklı dillerde dertlerimizi paylaşıyor, kayıplarımızın yasını önüne milli sıfat koymadan omuzlayabiliyorduk. Kimsenin anlamadığı ama yıllar geçtikten sonra ortaya çıkan gerçeklerle sarsıldık. Uzun zamana yayılan çatışma ortamında, en sevdiklerimizi kaybettik, yan komşumuza tecavüz edilirken duyduk sesimizi çıkaramadık, vicdanımız paramparça oldu. Çocuk kalıntıları çıktı toprağın altından. Biri türk, biri rumdu. Onları birbirlerinden ayırmanız mümkün değildi. İkisi de emzikliydi ve emzikleri, bebekliklerini kanıtlamak için, onca yıl bozulmadan toprağın altında beklemişti. Memlekette yaşayan toplumlara yapılan kötülükleri unutmamamız, günü geldiğinde yüzleşebilmemiz adına.

Tüm bunlara rağmen inanıyorum. Umudum var. O günler gelecek ve adaya ayak basan tüm farklılıkların dayanışma içinde olacağı bir barış kurulacak. Tüm kaybedişlere inat.

Kaynak: Barış, “Eşit Varlık” Suretinde Yeniden Canlanacak - Aslı Murat