6. Eki, 2020

Federasyon, Seçim Vaadi Değil Hakikattir

Önümüzdeki pazar günü reisicumhuru seçeceğiz. Bugüne kadar edindiğimiz deneyime göre, memleketin en istikrarlı makamına oturacak kişiyi oylayacağız. Genel seçimlerin sonucunda oluşan Meclis aritmetiğinin ortalama 2 yılda 1 değişmesine karşın, cumhurbaşkanlığı seçimi, anayasada belirtilen süreye sadık kalarak gerçekleştiriliyor. Bu durumun birden fazla nedeni var. Ama derdim o konu olmadığı için ayrıntılı bir şekilde tartışmayacağım. Tek söyleyebileceğim, toplumun büyük bir kesiminin onayını alıp seçilecek kişinin, dünya tersine dönmeye başlamazsa, 5 yıl boyunca hepimizi temsil edeceğidir.

Hepimiz derken, çeşitli kimlik ve ekonomik duruma dâhil olan kocaman bir çoğulluktan bahsediyorum. Bu sebeple oy kullanırken, bencilliğe saplanmadan, daha geniş bir varoluş üzerinden düşünmemiz gerekiyor. Sırf desteklenen partinin adayıdır diye birinin tercih edilmesinde pek çok sakınca vardır. “Politikanın kötücülleştirildiği bir dönemde, ne demek istiyorsun?” diyerek eleştirenler olacaktır. Kastım anladığınız gibi değil.

Siyaset maalesef pek çok siyasi parti ve oluşum tarafından o kadar değersizleştirildi, silikleştirildi ki, şu anda kullanılan anlamını değiştirmenin vakti geldi. Kısacası parti ambleminin ötesine geçen bir yerden tavır alırsak, politikayı sıkıştığı yerden çıkarabileceğiz. Bu durum, özellikle bir parti adayı olarak yola çıkanlar ile sınırlı değildir. Hepimiz biliyoruz ki, tüm adayların farklı farklı noktalarda göbekten bağlı olduğu siyasi partiler vardır. Yani adayların “bağımsız” olduklarını deklare etmelerinin, gözümde pek bir değeri yok. KKTC’nin “bağımsız” bir devlet olması gibi bir gariplikten bahsediyorum. O yüzden kelimelerin altında yatan anlamları görebilmek için daha derine dalmalıyız. Böylece suyun dibindeki deniz kabuğunun kalbinde yatan inciye ulaşabiliriz. Sözcüklere yüklenen anlamların yarattığı illüzyonu dağıtmanın tek yolu budur.

Seçim sürecine egemen olan sadece bu kelime değil. Daha birçok sözcük, altı doldurulmadan ağızlardan dökülüyor. İçinde yaşadığımız imaj ve gösteri dünyasının dayattığı reklam anlayışı bize bunu dayatıyor. Tabi ki alternatif yaklaşımlar da var ama bunların fazla alıcısı olmadığı için, çok karmaşık olmayan, anlamak için çaba gerektirmeyen ve tek bir okunuşta yüreklerde bazı duyguları şahlandıracak hususlara ağırlık veriliyor.  Özellikle sosyal medya ağlarında, panolardaki posterlerde ve videolarda bunlar hedef alınıyor. Bu hususların toplumun genelinde ne kadar etkili olduğuna dair bir değerlendirme okumak isteyenlere, sevgili Hasan Yıkıcı’nın geçtiğimiz hafta Yenidüzen’de yayınlanan yazısına bakmasını öneririm. Sanırım çoğu zaman kendi kendimizi kandırmanın ötesine geçemiyor, kulaklarımız kapalı bir şekilde birbirimizin suratına kendi gerçekliğimizi haykırmakla yetiniyoruz. 

Taahhütler, adayların yakasına iğnelenen kişilik özellikleri dışında, kabataslak iki temel sütun üzerinden sıralanıyor. Ağırlıklı olarak, “Türkiye düşmanlığı / adayı” ve “Kıbrıs sorununun çözümünde Federasyon / diğer yollar” tartışmaları yürütülüyor. Bu iki kümenin ortak keseni ise “Türkiye, seçime müdahale ediyor mu?” sorusudur. Tüm bunlar birlikte ele alındığında, bilinmedik bir mevzunun olmadığı ortaya çıkıyor. Tarih sayfalarında, bu ülkeye “kimin – ne zaman – hangi koşullarda” müdahale ettiği, gayet net bir şekilde anlatıyor.

Türkiye askerinin bu ülkede konuşlandırıldığı, paketler aracılığıyla para yollanarak ekonomik anlamda ne yapacağımıza karar verildiği müddetçe buraya müdahale edilecek, kuklalaştırılacak siyasiler desteklenecektir. Bu gerçekliği değiştirmek için sadece bir adayı putlaştırmak değil, toplum olarak pek çok alanda mücadele etmek gerekiyor. Kurtarıcıdan kurtulmak için yeni bir kurtarıcıya değil, kendimize odaklanmamız daha efektif olacaktır. Sanırım bu ilişkiyi besleyen ve bugüne kadar gelmesine neden olan, bizim yerimize birilerinin adım atmasını beklememizden kaynaklanıyor. Meseleyi daha derinlemesine okuyabilmek için, Niyazi Kızılyürek’in pazar günü “Decolonize Yourself!” Ruhunuzu Sömürgecilikten Arındırın!” başlığı ile yayınlanan yazısını okumanızı tavsiye ederim.

Son olarak federasyon meselesine gelmek isterim. Arşiv yapmak, eski kitap veya gazete biriktirmek gibi bir özelliğim olmasa da, sahaf gezmeyi severim. Hele de Kıbrıs’a dair bilgiler içeren dökümanlar bulduğumda edinmeye çalışırım. Yanlış hatırlamıyorsam gittiğim bir kitap fuarında karşıma çıkan, 5 Ağustos 1974 tarihli ve kendini -milliyetçi bağımsız- diye tanımlayan “İstanbul” isimli bir gazetedeki haberin başlığı şu şekildeydi: “Demirel: Kıbrıs’ta federasyon kesin bir çözüm değildir”. Bu ve buna benzer açıklamalar yıllar içinde tekrarlandı. Hemen hepsi, tıpkı bugün olduğu gibi, ince ince işlenmiş bir stratejinin parçalarıdır. Sadece kendi çıkarlarını düşünen bir “anavatan dış politikasından” başka bir anlamı yoktur.

Bazen geçmişe dönüp bakmak, buzdolabında saklanıp her defasında yeni bir yemek gibi önümüze sunulan fikirlerin farkına varmak gerekir. Böylece iddia edildiği gibi taze ve yeni bir yol olmadığını anlayacağız. Onlar da bu iddialarını gerçekleştiremeyeceklerini çok iyi biliyorlar. Gerek uluslararası hukukta gerekse “kurtarıcımızın” zihnindeki plan, istese de istemese de federasyondur. Demem o ki, federasyona dayalı çözümün tükendiğini iddia edenler, toplum olarak dünyadan kopmamıza neden olacak bir yalanı utanmadan dile getirmektedirler. Seçilirlerse masadaki kurallara göre oynamak zorunda kalacaklardır. Ama buna fırsat vermemek ve geleceğimizle kumar oynamamak için, tek hakikat olan federasyona dayalı barışı savunan adayları desteklemeliyiz. Ama bunu yaparken mücadelenin boş sokaklarını doldurmak için de kolları sıvamalıyız. Seçilecek tek biri kişi hiçbir şeydir, toplumsal hareket ise değişimin en önemli dişlisidir.

Kaynak: Federasyon, Seçim Vaadi Değil Hakikattir - Aslı Murat