10. Kas, 2020

Gün, Dayanışma İçinde Demokrasimize Sahip Çıkma Günüdür

#herkesiçindemokrasi

Atanmış Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, Meclis’te temsil edilen parti liderileri ile yaptığı görüşmenin ardından, hükümeti kurma görevini Ersan Saner’e verdi. Saner’in bunun ardından yaptığı açıklama içindeki şu cümleler dikkatimi çekti: “Bana göre gün, kavga, kısır hesaplarla birbirimizi kırma, üzme günü değildir. Gün, tam anlamı ile birlik ve beraberlik günüdür. Dolayısıyla tüm partilerimiz karşılıklı saygı anlayışı ile halka hizmet etme gayreti içinde olmalıdırlar. Bu, UBP için de geçerlidir”.  Tarihin tozlu sayfaları bu tip saptamalarla doludur. Ne zaman ki bir toplum pek çok sorun yaşar, yok oluşa doğru sürüklenir, hemen ağızlara “birlik olma” sakızı yapışır.

Siyasilerin, genelde pek önemsemeden, üstün körü okuduğumuz sözleri, kimi zaman derin anlamlar içerir. Özellikle içinden geçtiğimiz dönem, bu açıdan önem arz eder. Açıklamanın geneline bakıldığında hem UBP’lilere hem de diğer partilere mesaj verildiği anlaşılır. Bunu daha iyi kavrayabilmek için, UBP kurultayında en fazla oy alan Faiz Sucuoğlu’nun (yazıyı yazdığımda kurtultayda yeniden aday olabileceğine ilişkin sinyaller verdi) ve her daim hemfikir olmasam da beğeni ile takip ettiğim İzlem Gürçağ’ın sözlerinin dikkate alınması gerekir. Belli oluyor ki, cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan müdahalenin devamına dair oluşan rahatsızlık sadece bizim mahalle ile sınırlı değil. Saner’in “birlik – beraberlik” babında mesaj vermek için çırpınmasının sebebi de budur. Çünkü herkes dönen dolapların farkındadır. Çekilmeye çalışılan perde, yaşanan ayıbı gizleyememektedir.

Mesela yıllardır “KKTC’nin yaşatılması” üzerinden politika yapan Serdar Denktaş da dün sosyal medya hesabı üzerinden eyleme katılacağını belirtti. Aldığı tavrı, “müdahaleyi yaşayıp müdahaleyi inkâr edenlerden olmamak için” diyerek de gerekçelendirdi. Böylece esas sorunun, “Türkiye ile ılımlı ilişki kurup kurmama” basitliğine indirgenmeyecek bir mevzu olduğunun, farklı fikirlere sahip kesimler tarafından da tespit edildiğini söyleyebiliriz.

Kıbrıs’ın kuzeyinde, yıllar içinde çözüm yönünde oluşan siyasi kutuplaşmanın seyri farklı bir yöne doğru evriliyor. Bunu tespit etmek için henüz erken olduğunu söyleyenler olacaktır. Pek çok seçim gerçekleşti, benzer süreçler geçmişte de yaşandı, ne farkı var? diye de düşünebilirsiniz. Sanırım durum o kadar da net değil. Türkiye Devleti fütursuzca ve açık kapıların önünde demokratik değerlerimizi, satranç tahtasına yatırdı. Yaptığı her hamleden önce iyice düşünüp taşındı ve tıpkı kendi ülkesinde yaptığı gibi, demokrasinin en belirgin işareti olan seçimlerin altını üstüne getirip kendi istediğinin olması için en iyi performansını sahneledi. Tabi ki biz de buna çanak tuttuk. En çok da şu anda kendi içine müdahale edilen UBP’li yetkililerin hoşuna gitti. Sömürgecisine âşık köleler gibi davranmanın bedelinin, yok edilmeye eşdeğer sayılacağını akıl edemedik.

Dün hükümet kurma çalışmaları başladı. CTP ve TDP hemen hemen net bir şekilde olumlu bir düşünce içinde olmadıklarını açıkladılar. Bunun karşılık, normalde şaşılması gereken bir durum yaşandı. HP “icraat hükümeti kurma” yönünde tavır alabileceğine ilişkin ışığını yaktı. Kudret Özersay’ın seçimden ağır bir yenilgi ile çıkması, HP’nin UBP ile hükümet ettiği dönemde gerçekleşen onca hukuksuz ve etik dışı icraatla anılıyor olmasından dolayı her geçen gün kan kaybetmesi ve aslında siyasette oyun dışında bırakılması ardından, bu yönde bir adım atılması akıl kârı değil. Bu koşullar altında hangi icraattan hangi hükümet kurma iradesinden bahsediliyor? Kimin iradesi ile yönetimin oluşturulacağı çok açık. Bu yönde yürünecek yolun ne HP’ye ne de Kıbrıslı Türk toplumuna yarar sağlamayacağı ortada.  

Öyle ya da böyle, cumhurbaşkanlığı seçim sonucundaki gibi bir hükümet atanacak. Yoksulluk, partizanlık, sağlık gibi alanlarda günlük sorunlar konuşulacak, yaratılan çözümlere yönelik muhalefet geliştirilecek. Peki ya büyük resim ne olacak? Ezberlenmiş anlamda, “Kıbrıs Sorunu ne zaman çözülecek” diye sormuyorum. Bu aşamada hem bizim hem de Kıbrıslı Rum liderliğinin yüzleşmesi gereken bir gerçeklik var. O da kendi geleceğimiz üzerinde söz sahibi olabilme hakkımızın ciddi anlamda alaşağı edilmeye çalışıldığı ve ayağımızın altındaki toprağın hızlıca kaydığıdır.

Varılan noktada, klasik anlamda “iktidar – muhalefet ilişkisinin” kalmadığını kabul etmeliyiz. Bu aşamadan sonra farklı yöntemler ve toplumsal ağlar kurmamız gerekiyor. Gerek siyasi partiler gerekse sivil toplum örgütleri olarak, kanayan yaraları dayanışarak iyileştirmeli ve karşımıza dikilip irademizi yok sayan sömürgeciye gereken cevabı vermeliyiz. Aksi takdirde tıpkı Maraş’ın alt yapı çalışmaları ve çevre düzenlemeleri için Konya Büyükşehir Belediyesi ve TOKİ’nin faaliyete geçtiği gibi, kimlik kartı yenilemek için de TC İçişleri Bakanlığı’na bağlı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne başvurmanız gerekiyor diye bir cevapla karşılaşabiliriz. Açıktan ilhak olacak demiyorum(şimdilik). Ama yaşadığımız her bir müdahaleyi normalleştirmemiz, meseleyi daha da içinden çıkılmaz bir kılığa büründürecektir. O yüzden bugünden tezi yok yola koyulmalıyız, her alanda. Sokakta, mecliste, sendikada, okulda, işyerinde, spor kulübünde…

Demem o ki, kısır tartışmaların esiri olmadan, açılan mücadele yollarında bir araya gelmeliyiz. Bugün Dereboyu’nda düzenlenecek olan “Demokrasi ve İrade Yürüyüşü” de bu anlamda ilk adım olarak düşünülebilir. Eylemin organize edilmesi ile ilgili eleştirileriniz olabilir ama hiçbir şey yapmadan susmak, ödememiz gereken daha ağır bir bedeli beraberinde getirecektir.  Belki böylece üzerimize yapışan hareketsizliği silkeleyip atarız ve dayanışmayı büyütecek yöntemleri birlikte kurarız. Neden olmasın?

Kaynak: Gün, Dayanışma İçinde Demokrasimize Sahip Çıkma Günüdür - Aslı Murat