24. Kas, 2020

Öfkeyi ateşlemenin yolu eyleme geçmektir

Yarın 25 Kasım. Ülkelerindeki diktatörlüğe karşı mücadele eden Mirabal kız kardeşlerin öldürülmelerinin 60. yıl dönümü. Bu olayın yaşandığı gün, Birleşmiş Milletlerce 1999 yılında kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması için uluslararası mücadele günü olarak ilan edildi. Tabi ki eril şiddet o gün başlamadı. Kadınların cadı diye yakıldığı Orta Çağ hikâyelerini hatırlayın veya daha da eskiyi. Tarih anlatımında kadınlar uzun yıllar yok sayıldığı için hem başarıları hem mağduriyetleri geç dönemlerde bilgimize gelebildi. Bu yüzden çoğu zaman kazandığımız hakların (oy hakkı gibi), birileri tarafından bize bahşedildiği yanılgısı yaratıldı. Oysaki gerçek farklıydı. Her türlü hak, yürütülen mücadeleler sonucunda elde edildi ve ediliyor.

Ataerkini sarsan ve meşruluğunu sorgulatan bir duruş sergileyen, söz söyleyen ve davranışta bulunanlar, iktidarlar tarafından her daim kötücül olarak tanımlandı. Yavaş yavaş kendilerini ideolojik olarak açıklamaya başladıklarında ise,  yol haritaları olan feminizm şeytanlaştırıldı. Zaman zaman esas “kavgayı” bölen burjuva hareketi olarak lanse edilip itibarsızlaştırılmak istendi, zaman zaman ise liberal bakış açısıyla salt yasal eşitlik anlayışına sıkıştırılmaya çalışıldı. Muktedirler bununla da yetinmedi, kadınları belli kategorilere ayırarak kontrolü ellerinde tutmak için “vitrin siyasetini” sahneye sürdüler. Böylece hem demokrat ve eşitlikçi görüneceklerdi hem de kendi sözlerini çoğaltılmasına imkân yaratacaklardı. Günümüzde siyaset arenasında kimi kadınların makbul kabul edilmesi kimilerinin ise uzak durulması gereken “orta çağ cadıları” olarak tanımlanması, tam da bu fikir üzerinden şekillenir.

Haklarına sahip çıkan ve var olan adaletsizliğin temelindeki eril konforu deşifre edenlere, sempati ile bakıldığını söylemek mümkün değil. Hâliyle bu çatışma alanında hayatta kalmak da zorlaşır. Çünkü daha farklı stratejiler geliştirip, önü tıkanan yolu açmanız gerekir. Bu noktada sevgili Şirin Tekeli’nin sözleri aklıma gelir: “Kadın mücadelesi bitimsizdir; çeşitlenir ve büyür”. Kıbrıs’ın kuzeyindeki feminist mücadele tarihine de bakıldığında, aslında bu saptamanın ne denli doğru olduğu ortaya çıkar. Dünden bugüne pek çok sorunla baş etmek zorunda kaldık. Gerek kendi aramızda yaşadığımız tartışmalar gerekse bizlere yöneltilen eril şiddetin dozunu her geçen gün arttırması, hareketin yok olmasına neden olamadı. Dönemsel düşüşler ve karşıtlıklar yaşansa da, gerek bedenimize gerekse ülkemize yönelen baskılara karşı sözümüzü söylemeye devam ettik. Farklı örgütlenme deneyimleri yaşandı, feminist söz gittikçe daha da renkli bir boyuta taşındı. Böylece sorunlara yönelik üretilen cevaplar, tek düze bir yerden değil, çeşitli kollardan beslenen bir ırmak gibi akıp gitti ve gidiyor.  

Bugüne kadar yürünen yol düz değildi. Önümüze birçok engel çıktı. En büyüğü de ülkedeki ataerkil yapının, cinsiyet eşitsizliği noktasında hayalet gibi davranmasıydı. Yıllarca böyle bir sorunumuz olmadığı safsatası ile baş etmek zorunda kaldık. Önceleri sosyal haklar üzerinden yürütülen mücadele (ücretsiz kreş, ev bakımı hizmeti vb) ardından siyasi ve yönetim kadrolarında temsil adaletsizliği ve ev içindeki cinsiyetçi aile yapısı - iş bölümüne yöneldi. Sanırım son olarak, aslında başından beri varlık gösteren şiddete karşı başkaldırıya varabildi. Hâlbuki şu günlerde Polonya ve Türkiye gibi ülkelerde dini baskı ile tartışma konusu yapılan İstanbul Sözleşmesi’ne bakıldığında, yaşanan her şiddetin kaynağında eşitsizlik olduğu ortaya çıkıyor. Yani her ne kadar kadınlar şiddeti bu ülke bazında geç tartışmaya başladıysalar bile, öncedeki yıllarda açılan eşitlik mücadelesi yolu, ister istemez yok sayılan şiddetin de önüne taş koydu.

Uzun bir süredir, alanda çalışan aktivistler ve örgütlerin uyarılarına rağmen, kadına yönelik erkek şiddetini ortadan kaldırıcı doğru düzgün adım atılamadı. Bu konuda çalıştırılması gereken mekanizmaların yasaları (özellikle TOCED Yasasının gereklilikleri)  raflarda kaldı, toplumsal zihniyetin eşitliğe duyarlı bir şekilde dönüştürülmesi için eğitim kurumlarında uygulanacak müfredat geliştirilmedi, kısacası idareciler kadınları maruz kaldıkları şiddette yalnız bıraktı. Bedenimize dönük saldırılarda kayıtsız kalanlar, Kıbrıslı Türk toplumunun iradesine yönelen kepazeliğe da gözlerini kapadı.

Kıbrıs’taki feminist mücadelenin çerçevesi sadece beden politikaları üzerinden  yürütülmedi. Evet, sırf kadın olduğumuz için pek çok ayrımcılığa uğruyor ve buna bağlı ortaya çıkan şiddeti bizzat deneyimliyoruz ama ülkemize yönelik yapılan baskıların ataerkil yönünü de görüyoruz. Tayyip Erdoğan’ın milliyetçi ve militarist şiddeti körüklemek adına, Kıbrıslı Rumlar ile nüfusumuzu eşitlemek için Kıbrıslı Türk kadınlara yönelik “5 çocuk doğursunlar” dediğini hiç kimse unutmadı. Tabi ki bununla da kalmadı. Son zamanlarda demokratik düzenimize yönelik, önceki yıllara nazaran daha açık saldırılar gerçekleştirildi. En son geçen hafta, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkımız keyfi şekilde sınırlandırılmak istendi.

Yazının başında bahsettiğim Mirabal kardeşleri hatırlayacak olursak, feministlerin sadece “kadıncıl işler” yapmadıklarını, her türlü alanda yaşanan eşitsizlik, adaletsizlik ve hak ihlâlleri üzerine ses çıkardığını fark edebiliriz. Geçmişte olduğu gibi bugün, biz de bireysel anlamda kadın olarak deneyimlediğimiz şiddete, varlığımızda yaşanan erozyona karşı öfkeliyiz. Ama farkındayız ve  sorunların kaynağının ne olduğunun bilincindeyiz.  Bu noktada sözü Sara Ahmed’in “Feminist Bir Yaşam Sürmek” isimli kitabındaki şu satırlara bırakmak istiyorum: “Hâlâ acı çekiyor, hayal kırıklığı ve öfke hissediyor, bu hisleri daha fazla dikkat ettikçe daha çok hissediyor olsanız dahi farklı bir tarafa yönlendirilirler. Bilgi bu yönlendirme başarısıdır. Hisleriniz ne karşılaştığınız meçhul bir yabancıya (veya sadece ona) ne de bir şeyin izin verdiğiniz için size (veya sadece buna) yönelir; örtbas ederek bu şiddeti yeniden üreten bir dünyaya yönelir”. Özellikle içinden geçtiğimiz dönemde öfkemizin yaratıcı bir şekilde harekete geçmeye doğru evrilmesi gerekiyor. Hem toplum içinde kadınların güçlenmesi hem de yaşadığımız coğrafyada söz sahibi olabilmek için başka bir şansımız kalmadı. 

__________________________________________________________________________________

Not: Kıbrıs Feminist İnisiyatifi, yarın akşam (25 Kasım) saat:17.00’de Kuğulu Park’ta, ataerkini ateşe verecek. Sen de öfkeni eyleme dökmek istiyorsan evde oturma, bize katıl…

Kaynak: Öfkeyi ateşlemenin yolu eyleme geçmektir - Aslı Murat