12. Oca, 2021

Üç kurşun, üç insan…

Üç kurşun, üç insanı ebediyete uğurladı. Onlarla birlikte, birçoğumuzun içi karanlık bir sis bulutu ile kaplandı. Sorular, art arda sıralandı zihinlerde. Kim, niye yaptı? Pek çok senaryo canlandırıldı. Dedikoduyu seven bir toplum olmanın getirdiği merak duygusuyla, çeşitli tahminler yapıldı. Sarf edilen sözlerin tek bir anlamı olabilirdi. O da yaşanan acının, cezai bir karşılığı olup olmadığı ile ilgiliydi. Aile fertlerinden biri hayatta kaldığı için, ilk etapta okların hedefine O’nun alınma ihtimâli olsa da, yapılan inceleme neticesinde malumun ilamı gerçekleşti. Kocaman ve baş edilemez bir boşluk.

Kimi hüzünler vardır, insan kendini birinin yerine koyarak hissedemez. Özellikle intihar veya cinayet sonrasında yaşanan anlamsızlık ve bilinmezlik, her kayıpta kendine has soru işaretleri bırakır. İşin kötü tarafı, gerçek cevaplara ulaşmak çoğunlukla imkânsızdır. Benzer deneyimlere sahip kişiler, sadece yaşadığı yürek sızısının tınısını tahmin edebilir. Böyle bir yoldan hiç geçmeyenlerin söyledikleri ise, laf kalabalığından başka bir işe yaramaz. Buna rağmen acı üzerine düşünmek(asla azalmaz, sadece kılık değiştirir), benzer yıkımların tekrarlanmaması için bir takım haritalar çıkarmak önemlidir. Birazdan değineceğim hususların, bu doğrultuda kafa yoranlara ufacık da olsa bir ışık yakmasını dilerim.

***

Militarizm sanıldığının aksine salt ordular, askerlik veya militer örgütlenmeler üzerinden üretilmez. İçine doğduğumuz aile, eğitim aldığımız okullar, oynadığımız oyunlar, üzerimize giydiğimiz kıyafetler, hobilerimiz, çalıştığımız işyeri ve daha nice alandaki sosyalleşme süreçlerinde kendini var eder. En önemli özelliklerinden biri de şiddetin normalleştirilmesidir. Bunun en masum örneği, çocuk yaşlarda -istisnalar dışında- erkek çocuklara alınan savaş malzemesi içeren oyuncaklar ve şiddet içeren bilgisayar oyunlarıdır.

Tabi ki her silahı olan çocuğun, sonradan birilerine zarar verecek şekilde hayatını şekillendireceğini söylemek doğru değildir. Hatta bu satırları okuyanlar arasında çocukluk yaşta mücahitlik yapan (yani bırakın oyunu gerçek çatışmaların ortasında bulunan) ve savaşı iliklerine kadar yaşayan kişiler de vardır. Ama bu “olgun çocukların” hikâyelerini dinlediğinizde, ne denli travma biriktirdikleri de ortadadır. Üzeri toprakla örtülüp bilinçaltının en derinine itilmiş, sanki hiç yaşanmamış gibi saklanan hakikatler.

***

Tüm bunların yanında konunun toplumsal cinsiyet boyutu da vardır. Doğallaştırılmış cinsiyet rollerinden erkeklik; saldırgan, savaşçı, fiili egemenliğini sağlayabilmek ve hedefine ulaşmak için her türlü şiddete başvurabilen egemenlik sahibi bir yapıda tanımlanır. Bu sebeple çocukluk çağlarından itibaren “erkek adam” olmak için yetiştirilen çocuklar, ilk önce oyunlarda daha sonra da gerçek hayatta silah kullanmayı öğrenirler. Ava gitme, bu manada önemli dönemeçlerden biridir. Hayvan öldürmenin zevke dönüştüğü çarşamba ve pazar günleri, ava açık bölgelerde doğa yürüyüşü yaparsanız, ne dediğimi daha net anlayabilirsiniz. Zorunlu askerlik hizmeti ile de bu süreç taçlandırılır!

Militarizmin şiddeti kutsallaştırdığı ve uygulanmasının önünde herhangi bir engel görmediği en önemli husus; “düşman” yaratımıdır. Buna göre, toplumsal algıda üretilen  “biz – öteki” karşıtlığı, kimi durumlarda milli kimlikleri aşabilir. Aidiyet kurulan cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, dini görüş, ideolojik yaklaşım, ekonomik güç farklılığı ve en basit tanımla isteklerimize ulaşmamızın önünde engel olarak gördüğümüz – kendi doğrularımızın dışına çıkma cesaretini gösteren herhangi bir kişi-. Bizi etkisi altına alan şiddet sarmalı yaşamın, yaşatmanın güzelliğini görmemizi engeller. Sorgulanmadığı sürece de yıkıcılığına devam eder. Öldüreceksin ve gerekirse öleceksin der ve öldürürüz, ölürüz…

***

Geçtiğimiz hafta gerçekleşen olay özelinde, silahlanma ile ilgili yapılan değerlendirmeleri okuduğumda, zihnimde canlanan tek bir cümle oldu: "Silahlanma = Güvenliği Tesis Etme" ezberi yine ve yeniden yıkıldı. Ne devlete yönelik ne de bireysel silahlanmanın barış veya huzurla alakası vardır. Aksine geçmişe doğru yapılan yolculuklarda, ne denli büyük acıların yaşanmasına neden olduğu ortadadır. Bu yüzden çocuklarımıza sevmeyi öğrenecekleri, sorgulayacakları, sorun çözerken karşılarındaki çıkmaz her ne ise onu yok etmek yerine birlikte yaşanılabileceği yönünde düşünmeyi öğrenecekleri şekilde yetiştirmeliyiz. Tabi ki buna paralel olarak devletin de, gücünü askerler – silahlar – bombalar – tanklar – tüfekler üzerinden değil, sosyal ve ekonomik hayattaki sorunları çözme yönündeki başarısı ile göstermesi gerekir.  Toplumun güçlenmesi ve var olabilmesinin yolu buradan geçer, militer birikimden değil.

Kaynak: Üç kurşun, üç insan… - Aslı Murat