28. Oca, 2020

24 Ocak akşamı yaşanan ve merkez üssü Elazığ’ın Sivrice ilçesi olan 6,8 büyüklüğündeki depremin ardından, arama kurtarma çalışmaları devam ediyor. Pek çok insanın hayatını kaybettiği, bir o kadarının da evsiz kaldığı felaketin acısı, Kıbrıslı Türkler olarak bizi de derinden etkiledi. Eline telefonu alan, bilgisayarın önüne geçen “hayırsever vatandaşlar”, sosyal medya aracılığıyla “geçmiş olsun ve taziye dileklerini” ardı ardına sıraladılar. Bir anda durup düşündüm. Bu paylaşımları motive eden his veya düşünce ne olabilirdi?

Hemen hemen hiçbir iletinin içerisinde, bu yıkımın sorumlularına dönük bir yargı veya saptama yoktu. “O anda insanın aklına eleştiri mi gelir?” diye soranlar olacaktır. Lütfen birbirimizi kandırmayalım. Gerçek bir acı paylaşımı, Facebook üzerinden (hatta insanların canlarını kurtarmak için nefes alacak bir delik aradığı, yıkılan evinin yerine geçebilecek bir çatı bulmaya çalıştığı anlarda) yazılacak iki cümle ile sağlanacak bir husus değildir. Özellikle milletvekillerinin, cumhurbaşkanı adaylarının ve kendini toplumun yönlendiricisi konumunda gören zatların geri kalmamak için sarf ettiği sözler, günümüze egemen olan “gösteri toplumu” kavramının en somut emareleri arasında sayılabilir.

“Ey halkım ve sevgili takipçilerim depremde yaşanan acıları ta içimde hissediyorum” cümlesine denk düşecek şekilde kaleme alınan yazılar, hem vicdan rahatlığı yaratır hem de bu konuda bir şey söylemeliyim, aksi takdirde yok saymış olurum telaşını bir nebze de olsa yatıştırır. Bahsedilen grubun bir adım ötesine geçenler de, depremzedelere veya başka bir doğa olayı, savaş, çatışma, yoksulluk gibi hususların ardından zor durumda kalan insanlara yardım gönderenlerdir. Bu grup bir önceki kadar sanal değildir. En azından mevcut ihtiyaçların giderilmesi için bir adım atmış, hareket etmiş kesimlerdir. Ama bu da sadece var olan sorunun yarattığı acıyı hafifletmektir. Ayrıca bir daha yaşanmaması için veya  sorumluların kimler ve hangi sebepler olduğunu ortaya çıkarmak gibi bir işlevi yoktur.

Aslında hayırseverliğin ne menem bişey olduğunu en bariz şekilde gösteren husus, kazandığı paranın hangi kaynaktan geldiği belli olmayan büyük iş insanlarının da bu olay ardından kesenin ağzını açması ve böylece bolca alkış almasından anlayabiliriz. Bu kişilerin hayatında pek çok karanlık alan vardır ve elleri kimin (belki de devletin) cebinden çıkacağı belli olmaz. Onları çok iyi tanıyorsunuz.

Yaşanan depremi düşündüğümde, gözümün önünde sadece bir görüntü canlanıyor. O da etrafındaki binalar sapasağlam ayakta iken, içlerinden sadece bir tanesinin yerle bir olmasıdır. İşte bu bize, ölümlerin ve kayıpların sorumlusunun yer sarsıntısı değil, insan faktörü olduğunu kanıtlıyor. Konu tabi ki bu kadar yüzeysel değil. Yine bilim insanlarının aylardır ekranlardan uyarı yaptığı, Türkiye’deki “tek adam” sisteminin ülkeyi her geçen gün yıkıma sürüklediği ve toplumsal ihtiyaçları karşılamak yerine para ve güç hırsının doyurulduğu gibi, gün gibi ortada olan hakikatleri görmezden gelmek mümkün değil. O yüzden mesele sadece “sanal hayırseverlik” ile geçiştirilemez. Yazar Ayşe Düzkan, Artı Gerçek’de yayınladığı “dayanışma yetmez” başlıklı makalesinin son cümlesinde konuyu şu şekilde özetler: “bugün, türkiye cumhuriyeti tarihinin en olağanüstü dönemlerinden birinden geçerken, depremden sele herhangi bir afet karşısında, siyasetten uzak durarak dayanışma göstermek mümkün değil. çünkü başımızda büyük bir felaket var, bütünüyle siyasi bir felaket!”.

Kuzey komşu devlette bunlar olurken, aslında bizim de çok farklı bir noktada olduğumuz söylenemez. Özellikle Girne - Ciklos mevkiinde yaşanan acıyı veya adı “ölüm kavşağına” dönen Mağusa – İnönü yolunu hatırlayın. Tüm bunlar vatandaşların yaptığı hatalar sonucunda yaşanıyor gibi görünse de aslında mesele içinde birçok özne var. Nasıl ki “doğal afet” olabiliyorsa (doğaya uygun inşaat yapılmadı demek daha doğrudur), ülkede yaşayan insanlar da hatalı şekilde araba kullanabilirler. Devlet yönetimleri bu gibi olaylarda, zararın yaşanmasını önleyecek veya en aza indirecek şekilde icraat yapmalıdırlar.

Bizde ne oluyor: Meclis’te komiteler kuruluyor, komitelerde görüşmeler yapılıyor ve aylar aylar sonra yazılan raporda hiçbir somut sonuç elde edilmiyor. Sorumlular tespit edilemiyor. Depremde hasar gören binalar için de bu geçerli. Aynı toprak üzerinde, yan yana bulunan binalardan sadece bir tanesi insanlara mezar olabiliyorsa, bunun sorumlusu deprem değil iş bilmez ve gözünü para, güç hırsı bürümüş idareciler, mütahhitler yani insan hayatını hiçe sayan kesimlerdir. Gerçi “deprem vergisi” nerelere harcanıyor diye sorgulayan kişiler hakkında soruşturma başlatan bir sistemden bahsediyoruz. En azından biz henüz yazdıklarımız, çizdiklerimiz ve söylediklerimiz yüzünden tutuklanmıyor, göz altına alınmıyoruz. Henüz!

 

Kaynak: Sesinizi duyabilen yok… - Aslı Murat

21. Oca, 2020

Reisicumhur seçimi için havalar iyice ısınmaya başladı. Her geçen gün, yeni bir isim resmen aday olduğunu açıklıyor. Bu süreç, beraberinde anket şirketlerinin de hareketlenmesine zemin yaratıyor. 20 Ocak’ta Gezici, en son yaptığı çalışmanın sonuçlarını kamuoyu ile paylaştı. Buna göre sağın en güçlü adayı olarak görülen Ersin Tatar, yarışı birinci sırada götürüyor. 2015 yılında olduğu gibi, bu seçimde de ikinci turun yaşanma ihtimalinin kuvvetle muhtemel olduğu ve bu yarışın da Tatar ve Akıncı arasında sürdürüleceği iddia ediliyor.

Bugünden sonra yayınlanacak pek çok araştırmanın sonuçları üzerine uzun uzun tartışmalar yapılacaktır. Ayrıca adayların propaganda süreçlerinde sergiledikleri güç oyunları da sürecin hangi yöne doğru meylettiği konusunda bize bilgi verecektir. Bunlar içinde illa ki doğruları çarpıtan, toplumun algısını yönlendirmeye çalışan ve böylece geleceğimizi şekillendirecek neticelere de tanıklık edeceğiz. Tabi ki işini layığıyla yapıp, doğruya en yakın sonucu paylaşanlar da çıkacaktır.  Önemli olan dün itibariyle yayınlanan sonuçlara takılmadan, ama alt metinlerde anlatılanları da görmezden gelmeden hareket etmektir.

***

Gezici’nin açıkladığı sonuçlar içerisinde beni en fazla etkileyen nokta; adayların alabileceği muhtemel oylardan ziyade, Tablo 2’de yer alan soruya verilen cevaplar oldu.*

Sonuçtan da anlaşılacağı üzere, toplum liderlerince yürütülen görüşmelerde masada olan, barışın gerçek manada inşa edilebilmesi için uygun koşulları yaratan ve uluslararası hukuk tarafından da kabul edilen “federasyonu” savunan Cumhurbaşkanı şıkkı geçer not almamış, adanın kalıcı olarak bölünmesini işaret eden önerinin katbekat altında kalmıştır. Ortaya çıkan bu resim, başlı başına tartışma konusu yapılması gereken bir husustur. Tek tedirginliğim, bu sonuçlar sonrasında yürütülecek propaganda planlarının daha da kktc’ye hapsedilme ihtimalidir. Umarım böyle olmaz ve federalistler seslerini daha yüksek bir tondan haykırmaya devam ederler.

Kıbrıslı Türkler gerçekten federasyona inanmıyor mu, farklı bir çözümün var edilebileceğine ilişkin algı hangi koşullarda yeşertildi, Kıbrıs Türk Halkının çıkarını ön planda tutan bir cumhurbaşkanı federasyonu istemeyen bir kişi midir? gibi sorular ardı ardına sıralanabilir. Bu sonucun ortaya çıkmasındaki tek etken Kıbrıslı Rum liderliğinin yaşattığı söylenen hayal kırıklıkları mıdır? Yoksa Kıbrıslı Türklerin barış algısının yaratılmasında söz sahibi olan kişiler ve örgütler de bunun mimarı olabilirler mi? Son iki husus, toplumumuzda çok da alışkın olmadığımız bir gerçekliği bize hatırlatır; acaba özeleştirinin vakti geldi ve geçti mi?4

***

İster kabul edelim ister etmeyelim, etrafımızdaki ateş çemberi gittikçe daralıyor. Hem adanın çevresinde olup biten savaşlar ve onların bize yansımaları hem de kalıcı bölünmenin iyice yerleşme gerçekliği kapımızın önünde duruyor. Biz ise barış mücadelesinde yıllardır yürüdüğümüz yolu, statükonun sahibi olanların siyasi programı ve dili üzerinden dönüştürmeye çalışıyoruz. Kısacası sağ ideolojinin, Kıbrıs’ta barış ve çözüm mücadelesinin dilini etkisi altına aldığını söylemek mümkün. Kıbrıs Türk toplumunu uluslararası platformlarda var edeceğiz diyoruz ama bunun statükonun kalıcı bölünmeyi işaret eden “iki ayrı bağımsız devlet” argümanına denk geldiğini düşünmüyoruz. Hatta bunu, hukuken ve politik olarak mümkün olmadığını bildiğimiz halde yapıyoruz.

Sizce federasyon niye bu kadar kötü bir algıya sahip dolu? Yoksa düzeni değiştirmek için yola çıkanlar, barış siyasetinin tüm karakterini “Taksimci” tayfaya mı kaptırdı? Bahsettiğim “siyasal savrulma” tabi ki bugün başlamadı. Kıbrıs’ın kuzeyinde iktidar olunabileceği inancı ile yola çıkan muhalifler, dönem dönem hükümet görevini ifa edebilseler de ömürleri kısa sürdü. Bu süre zarfında, içinde yaşadığımız sistem bir nebze bile geriletilemedi. Aksine herkesi içine çekmeye başladı. İşte o noktada yürütülen barış mücadelesi, yöntemini ve dilini kaybetti. Kazanılan siyasi koltuklar aracılığıyla, toplumsal mücadeleden kopuk bir şekilde hareket edildi. Sonuçta barış süreci, tarafların birbirini suçladığı, kimsenin karşı tarafın hassasiyetlerini görmediği ve iktidara dayalı çözüm görüşmelerine teslim oldu.

***

Barış karşıtları hiçbir zaman boş durmadı. Aksine insan topluluklarını manipüle ederek bir araya getirme aracı olan milliyetçiliğe sarıldılar. Kısacası ideolojilerine ve çizdikleri siyasi yola sadık kaldılar. Hatta farklı bir şey söylermiş edasına sahip olsalar da (günümüzde Sibel Siber, Kudret Özersay gibi) hep birlikte Kıbrıs’ın bölünmesine hizmet etmeye devam ettiler.

Dün açıklanan sonuçlar kimi kesimler tarafından yanlı olarak eleştirilse de, gerçekliğin yok sayıldığı söylenemez. Federasyona dayalı çözümün ne anlama geldiğini, federal kültürün ne olduğunu, geçmişinde çatışma yaşayan ve birbirini özne olarak kabul ederek tanıyacak toplumların en fazla ihtiyaç duyduğu sistemin federasyondan geçtiğini yüksek sesle konuşmadığımız sürece, toplumsal statüko değişmeden varlığını koruyacaktır. İhtiyacımız olan; kktcyi en iyi şekilde kimin yöneteceğinin anlatılması ve toplumun iliklerine kadar işletilen milliyetçilik zehrinin görmezden gelinmesi değildir. Bahsettiğim zor ve engebeli bir yol olabilir. Zaten kimse bize, bu koşulların varlığı devam ettiği sürece “bir gül bahçesi vadetmedi”, değil mi?

Özne olabilmek adına, bu ülkede kurabileceğimiz bir barış için çalışmalıyız. Anket sonuçlarındaki “Kıbrıs Türk toplumunun çıkarlarını ön planda tutan Cumhurbaşkanın” (%35.6) da bu yoldan geçtiğini topluma anlatmalıyız. Bahsi geçen “çıkarlar /haklar”, federal kültüre dayalı şekillendirilen bir çözümle hayat bulacaktır. Aksini iddia edenler de sonumuzun mimarları olacaklardır.

DİPNOT

*Rakamsal olarak okuduğumuzda etkisi daha iyi anlaşıldığı için, verileri yazıya eklemek istiyorum. Buna göre:

Kaynak: Anketler seni söyler, dillerde nağme adın… - Aslı Murat

14. Oca, 2020

Nisan 2020’de gerçekleştirilecek cumhurbaşkanlığı seçiminde yarışacak adaylar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Bugüne kadar bir sürpriz ile karşılaşmadık. Özersay’ın HP üzerinden değil de “bağımsız” hareket edecek olması da büyük bir şok etkisi yaratmadı. Konuya ilişkin pek çok siyasi senaryo üretilebilir ama bu yazı özelinde, üzerinde durulması gereken bir öneme sahip değil.

Yazının başlığı ilginizi çekmiş olabilir. Kimden feyiz aldığımı açıklamam gerekir.  Birçoğumuzun yakından takip ettiği ve Eylül 2019’da aramızdan ayrılan İngiliz feminist yazar Cynthia Cockburn, 2004 yılında “HAT – Kıbrıs’ta Kadınlar, Taksim ve Toplumsal Cinsiyet” başlıklı bir kitap yayınladı. Aktivist ve araştırmacı özelliğinin bir getirisi olarak, evindeki odasında oturup kahvesini yudumlarken ortaya çıkarmadı bu eseri. Kıbrıs’a gelip geçmişi ve bugünü, yaşayan öznelerden dinledi. Kitabı okurken, beni en fazla etkileyen saptama da: “Hat erkeklerin mülkiyetindeydi” cümlesi oldu. Bunu salt biyolojik cinsiyet algısı yerine, ataerki üzerinden değerlendirmeliyiz. Böylece kamusal ve özel alanda “erkekleştirilmiş” kadınları da içine katmış oluruz. Çünkü derdim erkeği değil, ataerkiyi hedef almaktır.

Cockburn, dünyanın pek çok ülkesinde çatışmalara karşı barış mücadelesi veren, toplumlar arasındaki barışı inşa etmek için çaba sarf eden kadın örgütleri ile çalışma yapan bir aktivistti. Bu bağlamda gerek milliyetçilik gerekse militarizmin, ataerki ile ne derece bağlantılı olduğunu pek çok eserinde olduğu gibi Hat’ta da anlatır. Örneğin Kıbrıs’ta gerçekleştirdiği çalışmalarda Sınırı Aşan Eller örgütü ile haşır neşir olur, onlar vasıtası ile kuzey ve güneyde kadınlar tarafından organize edilen barış mücadelelerini kaleme alır. Ama her ne hikmetse bu tip adımlar ve kadınların ortaya koyduğu öneriler, bir türlü görüşme masasında hayat bulmaz.

Peki bu öneriler neden önemlidir?

Bütün sorunları çözdük, “siyasi eşitlik - mülkiyet -  toprak - doğalgaz paylaşımı” gibi “önemli /temel” konular halloldu da bunlar mı eksik kaldı? diye soranlar olacaktır. İşte şeytanın gör dediği yer de orada gizlidir. Çünkü bizleri ayıran, Yeşil Hat’tın iki yanında yaşamaya mahkûm eden milliyetçilik, askeri müdahaleler, savaş, sömürgeci yapıların dayandığı garantörlük sisteminin en temel besleyicileri; cinsiyet, ırk (etnik köken) ve ekonomik sınıftır. Tüm bunlar arasında, avantajlı konumda olanlar, savaşın ve çatışmanın ürettiği şiddet sonucunda kazanç elde ederler. Ganimet yiyicileri hatırlamanız yeterli. Bahsi geçen gruplar arasında, hiyerarşinin en altında kalan da kadınlar olur. Özellikle savaş tecavüzleri de bunun en bariz örneğidir. Çok uzakta değil, Kıbrıs’ta da bunların yaşandığını biliyoruz.

Madem ki savaşın cinsiyetlendirilmiş bir boyutu vardır, o zaman çözümü de kurarken ataerkil yöntem ve dilden kurtulmamız gerekir. Mesela bugüne kadar bir türlü hayata geçirilemeyen güven arttırıcı önlemler sadece sözde kalmıştır. Tabi ki bunları kadın bir cumhurbaşkanı ile yapabiliriz basitliğine düşmeyeceğim. Çünkü biliyorum ki esas olan, feminist değerler üzerinden hareket eden, barışı da o gözlükten süzerek inşa edebilecek bir zihniyeti hayata geçirebilmektir. Hele ki sağ partilerin birbirine yaklaştığı ve aslında barış karşıtı cepheyi güçlendirmeye çalıştığı bir dönemde, bu husus daha da önem kazanmaktadır.

***

Uzun yıllardır devam eden iki toplumlu görüşmelerin amacının; çatışmanın önlenmesi, barışı tesis etmek ve birlikte yaşanabilecek bir düzen kurabilmek olduğunu unutmuş gibiyiz. Zaman zaman zemin çok daha farklı yöne kaymakta, her iki toplum liderliği de, iktidarın büyüsüne kapılıp çatışmacı kimliğe  bürünmektedirler. Böyle olunca da barışı değil, savaşı üreten bir yola girilir. BM’nin bu yıl 20 yaşını kutlayacak 1325 sayılı kararı bize farklı bir ışık yakmaktadır. İlgili karardan sonra “kadın, barış ve güvenlik” açısından önemli sekiz tane karar daha yayınlanmıştır.

Kararda; çatışma dönemlerinde yaratılan acıların iyileştirilmesi, barışı kuracak yolda kullanılacak yöntemlerin tespit edilmesi, var olan çözümsüzlüklere yönelik kadınların bakış açılarının karar verme sürecine dâhil edilmesi, özellikle barışı kurarken kadınların ve kız çocuklarının savaş koşullarında maruz kaldıkları mağduriyetlerden korunması için gereken düzenlemeler gibi pek çok noktada, toplumsal cinsiyet eşitliği bakış açısının hakim kılınması gerektiği vurgulanır.

Böylece kurulacak yeni düzenin anayasal yapısı, mülkiyet rejimi, eğitim anlayışı, güvenlik algısı (mesela garantörlük sistemi) gibi aslında bugün de tartışma konusu yapılan pek çok başlıkta kadınlar da söz sahibi olabilecektir. Kıbrıs’taki sürece baktığımızda bunun yansımasını net olarak göremedik. Hatta çoğu zaman ataerkinin kardeşlerinden olan milliyetçi hezeyanlar üzerinden gidip, barış yerine çatışmaya hizmet ettik.

Bu bağlamda atılmış en ileri adım olan ve iki toplumlu görüşmeler bünyesinde kurulan “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Teknik Komitesi”ne dair bir basın taraması yaptım. En son 2015 yılında yayınlanan bir haberde, komitenin iki ana tema yani “cinsiyet eşitliği perspektifi ile barış kültürü oluşturmak” ve “toplumsal cinsiyet perspektifini kapsayan çözüm sonrası Kıbrıs’ta anayasal, yasal ve kurumsal model üzerinde çalışmak” üzerinden hareket edeceği söylenmiş. Bunun ardından herhangi bir bilgi verilmemesini, ya konuya ilişkin bir ilerleme kat edilmediği ya da çalışmaların toplumla paylaşmadığı yönünde yorumlayabiliriz.

Benim gözümden kaçan bir gelişme varsa da emek sarf edenlerden özür dilerim. Bu geri duruşun bilindik sebepleri de vardır. Birincisi ve en önemlisi, bu konuların direkt barış ile ilgili olmasına rağmen genel siyasetin içinde ikincilleştirilmesi diğeri ise toplumsal kadın / feminist mücadelenin son yıllarda durgunluğa girmesidir. İkinci sebep özellikle bu yolu açan ve sonrasında büyüten kişilerin (yani bizlerin) ciddi anlamda düşünmesi ve belki de özeleştiri yapması gereken bir eksikliktir.

***

Cumhurbaşkanı ne işe yarar?

Kıbrıs’ın kuzeyinde cumhurbaşkanının varlık nedeni, toplumlararası görüşmelerde özne olmaktır. Yetkinin bizim elimizde olmadığını düşünüyor olabilirsiniz ama bence durum farklı. O yüzden cumhurbaşkanı seçilecek şahıs, kendi politik tercihlerine göre aktör olabilir. Seçim sath-ı mailine girdiğimiz bu dönemde, cumhurbaşkanının toplum yönetiminde farklı etkileri (iç politikaya yönelik) olabileceği söylense de, bunun bir seçim stratejisi, “evimizi temizleyelim” trendinin sonucu ve başkanlık sistemine bir göz kırpma özentiliği olduğunu düşünüyorum.

Tüm bu çerçevede, önümüzdeki seçim hayati olmasa da (kktc’nin varlığı devam ettikçe Kıbrıs’ın kuzeyindeki hiçbir seçimi o boyutta değerlendirmem) önemlidir. Çünkü sağ ideolojinin taşıyıcısı olan kişilerden (Ersin Tatar, Kudret Özersay, Erhan Arıklı, Sibel Siber, Serdar Denktaş gibi isimler) hangileri aday olup da cumhurbaşkanı seçilirse, savaş diline bizi hapsedip, bugünün katbekat gerisine düşmemize neden olacaklardır. Seçim kampanyasını “federasyona dayalı barışa” odaklayanlara gelirsek, Onların işi bu dönemde daha zor olacak. Çünkü aradan geçen zamanda çok büyük bir değişiklik yaşanmadı ve birçok kişi için de umut ışığı söndü. Ben de zaman zaman inancını kaybeden bir grupta yer aldım. Ama bu seçimde oy kullanmayacağım noktasına henüz gelmedim.

 Kıbrıslı feminist bir kadın olarak dileğim; HAT’tı ataerkinin gazabından çıkaracak, “Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak” ezberine sıkışıp kalan “güvenlik – garantiler” anlayışına alternatif bir algı yaratabilecek, iki toplumdaki tüm kesimlerin birlikte barışı kurmasına zemin yaratacak (özellikle sivil toplumun uyanmasına yardımcı olacak), savaşta yaşanan ve üzeri kapatılan insan hakkı ihlâllerini kabullenecek ve iyileşmenin gerçekleşebilmesi için aidiyet kurduğu etnik kimlik adına özür dileyecek bir barış işçisinin kazanmasıdır.

Kaynak: HAT, ataerkinin mülkiyetinde kalmaya devam mı edecek? - Aslı Murat

31. Ara, 2019

Geride bıraktığımız 2019 yılı, herkesin hayatında farklı olayların yaşanmasına zemin yarattı. Birileri sevginin aslında ne demek olduğunu anladı, birileri yakınlarını sonsuzluğa uğurladı, birileri ise bir bebeğin dünya ile buluşmasına tanıklık etti. Tabi ki ayrıca; ekonomik olarak gittikçe yoksullaşan ve servetine servet katanlar arasındaki gelir uçurumu da iyice belirginleşti. Gerçeklik bu yönde akıp giderken, toplumsal olarak iyice sessizleştik. Bize reva görülen yaşam koşullarını kabullendik.  O kadar hızlı aktı ki zaman, durup düşünme ve ona göre hareket etme vaktini bir türlü bulamadık. Sosyal medyada yazdığımız eleştiriler (ve çoğu zaman içi boş linç söylemleri) ile yetindik. Böylece içimizi boşaltıp, yükümüzden kurtulduğumuzu sandık. Ama olmadı. Çünkü bu sene de en iyi bildiğimiz işi yaptık. Yani her şeyi halı altına süpürdük veya süpürülmesine göz yumduk.

Belki de ihtiyacımız olan şey biraz yavaşlamak, kim olduğumuzun farkına varmak ve ne yapmak istediğimize karar vermektir. Tüm bunlar, hafta sonu altı saat boyunca, ara vermeden izlediğim Atiye isimli dizinin ardından aklıma düştü. Birçok klişe ve tesadüfün varlığı sizi zaman zaman rahatsız etse de, dünyanın bilinen en eski kült yapıları arasında sayılan ve geçmişe dair bildiklerimizi sorgulatan Göbeklitepe üzerinden, insanın varoluşsal yolcuğunu anlatması bile benim için yeterliydi.

Televizyonun ömrünün tükenmesine paralel gelişen alternatif film ağlarından Netflix’in ikinci Türkçe yapımı olan dizinin senaryosu, psikolojik ve mistik değerler üzerinden şekillendirilmiş. Hikâye alışılmışın dışında, eril niteliklere sahip bir karakterin kahramanlıklarından ziyade, bir kadının kendini ve dolayısıyla etrafını iyileştirmesine odaklanıyor. Şaman kültüründeki “şifacı – bilge kadın” imgesinin vücut bulmuş hâli de denebilir.

Atiye düğün arifesindeyken, kendine çizilen kafesi kırıp içinden çıkmak için bilmediği bir yola girme cesaretini gösteriyor. Sınırı aşan her insan gibi, ilk etapta “deli” muamelesi görse de, aslında altındaki zemini karıp derine doğru süzüldükçe gerçekliğin çıplak yüzü ile karşılaşıyor. Tabi ki bu kolay bir deneyim olmuyor. Çünkü etrafında dizili duran sistemin bekçileri ve esas sahipleri tarafından birçok engelle karşı karşıya bırakılıyor. En zor anlarda bile yılmıyor. Kurulu düzene karşı durup, kim olduğunu keşfedebilmek adına yokoluşu bile göze alıyor. İzlemek isteyenler olabilir diye daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim.

Bireyin aydınlanması ve kendi varlığını üretebilmesi üzerinden yürütülen anlatım, toplumsal algının da bu yoldan geçtiğine işaret ediyor. Kıbrıslı Türkler olarak çok uzun zamandır hareketsiziz. Bunun pek çok sebebi olabilir. Geçmişe nazaran daha fazla insan yaşadığı hayata isyan ediyor olsa da, buna paralel ilerleyen bir çıkış yolu kurulmuyor. Ucundaki ışığı görmeden, kimse bir mağraya girmeye cesaret edemiyor. Hâlbuki bize aydınlık gibi gösterilen anlatıların hepsinin üstünde, çakmayı bekleyen şimşeklerin biriktiği kara bulutlar var. 

Önümüzdeki yıl yine bir seçim propaganda dönemi yaşanacak, birbirinden muhterem erkek adaylar neden kendilerini seçmeniz gerektiğini anlatacaklar ve hemen hemen hepsi bu sistemi değiştireceğini iddia edecekler. Muhtemelen uygulanamadan yeniden hükümetin değişeceği bir ekonomik paket neticesinde haklarınız daha da budanacak.  Şanslı değilseniz trafikte meydana gelen bir çarpışmada canınız acıyacak. Devlet okulları çocukların başına yıkılacak. İnsan hakları karnemizdeki eksi değerler daha da aşağıya inecek ve sıcak çatışma bu listede yer almasa da, savaş dilinin egemen kılınacağı bir yıl olacak. Kıbrıs sorunu mu? Federasyona alternatif olarak sunulan ve gerçekleşmesi mümkün olmayan senaryolar dillere daha da yapışacak.

Yazıyı karamsar bir havada bitirmek istemiyorum. Tarihin bize öğrettiği bir şey varsa, o da geçmişin bugünü işgal ettiğidir. Bu sebeple yukarıda aktardığım algının, gelecek tahayyülümü şekillendirdiğini söylemem mümkün. Tek ümidim Atiye gibi hareket edecek insanların bir araya gelip, içselleştirdiğimiz şimşek dolu karanlık bulutları dağıtmaları. Bunun için de bir tutam cesaret, bir tatlı kaşığı reddediş, bir dilim sevgi ve oyunun kurallarını bozan bir velet iradesi gerekiyor.  Sanırım varoluşu hayal edebilmek için hiçliği deneyimlemesek bile en azından öngörebilmek önemli. Çok zor değil.

Sonuç olarak aynaya baktığımızda, kendimize “kimsin sen?” diye sorabildiğimiz ve cevabını bulana kadar da mücadele edebileceğimiz bir yıl olmasını dilerim. Unutmadan; bol bol sevin, insanların yaralarına dokunun ve onları iyileştirmek için çaba sarf edin. Çünkü her rengin rol alabileceği değişim, ancak o zaman yaşanabilir.

 

 

Kaynak: “Kimsin sen?” - Aslı Murat

24. Ara, 2019

Kapıyı üç kere tıklattı. Buna alışkın değildim. Genellikle insanlar ikide duruyor, ses gelmezse devamını getiriyorlardı. “Buyurun” deyip, içeriye davet ettim. Girene kadar kafasını yerden kaldırmadı. Bir tuhaflık olduğu belliydi. Sadece derin derin nefes alıyor, dudaklarından dökülecek her bir kelime adeta boğazını düğümlüyordu. Bekledim.  Biraz telaşlandım ama belli etmemeye çalıştım. Sonuçta benden yardım istemek için gelen birinin karşısında dirayetli durmam, ortamı daha fazla germemem gerektiğini biliyordum. Su isteyip istemediğini sordum, masanın arkasından önüne geçip karşısındaki koltuğa oturdum. Böylece kendini daha rahat hissedebileceğini düşündüm. Öyle de oldu. En azından yüzüme baktı ve etrafına örmüş olduğu duvarın bir katmanını indirdi. “Merhaba”, dedi.

Bakışları donuktu. Öfkesini kontrol etmek ve hastalığının nüks etmesini engellemek için içtiği haplar buna neden oluyordu. Sürekli etrafı inceliyor, bir noktaya odaklanamıyordu. İletişimi sağlarken zorlanacağımı anladım. Profesyonel alanım olmamasına rağmen, psikolojiye duyduğum hayranlık sebebiyle birçok okuma yapmıştım. İnsan davranışlarının incelenmesi ve algılanmasına yönelik ilgim, yaşayacağım aksaklıkların en aza inmesine yardımcı oldu. Bir yerden başlamam ve O’nu konunun içine çekmem gerekiyordu. Havadan sudan, dereden tepeden konuşmaya başlayıp, çözülmesine yardımcı oldum. Birden gözleri parladı. Dile geldiğinde aktardığı her cümle içerisinde, pek çok duygu vardı; baskı, öteleme, yoksullaşma, sömürü, nesneleşme, yok oluş,  fiziksel ve psikolojik acı…

Yaşadıkları neticesinde ne kendini seviyor ne de kendine saygı duyuyordu. İki kere intihara teşebbüs etmişti. “Aman ha bundan kimseye bahsetme” dedim. “Niye” sorusuna karşılık olarak da konunun mahkemeye taşınabilecek bir suç olduğunu anlatmaya çalıştım. Bulanık bir zihni olmasına rağmen, gözlerimin ta içine baktı ve “Devlet bu güne kadar neredeydi? Dayak yediğimde, maaşım kocam tarafından elimden alındığında, aşağılandığımda ne yapıyorlardı?” diyerek hiç susmadan konuşmaya başladı. En azından bir yerden yola çıkabilmiştik.

Kendimi aşan bir alana girmek istemediğim için “psikolog yardımı alıyor musunuz” diye sordum. Bunun için parası olmadığını, krize girdiği anlarda psikiyatri tedavisi aldığını, hastaneye yatırıldığını ama düzenli olarak psikologla görüşemediği söyledi. Kısacası devlet hastaneye yatırıyor ama esas yapması gereken tedbiri almıyordu. Ardından yerinden kalkıp odanın içinde seri şekilde adım atmaya başladı. Sanki bir yere yetişmek istermiş gibi, bir sağa bir sola volta atıyordu. O’nu kovalayan anılar ile baş etmeye çalıştığı her hâlinden belliydi.

Evliliği, uzun bir zamana yayılmıştı. İçinde bulunduğu şiddet sarmalından bir türlü çıkamamıştı. Bu satırları okuyan ve kendini kurtarma şansı olanların muhtemel sözleri kulaklarımda yankılanıyor: “Niye sabretti ki?/ Boşansaymış, bunu çekmek zorunda değildi./ Çocukları için gerekeni yapmalıydı./ Ne biçim anneymiş, ben olsam hiçbir şeyim olmasa bile çocuklarımı alır kaçardım”… Her ne hikmetse, bu gibi bir olay karşısında, kimse esas sorumlu olana yüklenip: “Devlet bu güne kadar ne yaptı bu konu için?” diye sormuyor. Çünkü herkes biliyor ki, KKTC yoklukla malul bir yapıdır. Özellikle yoksul ve ötelenmiş gruplardaki insanların haklarını sağlamak için yeterli parası yoktur. Bunun aksine, varlıklıya varlık kazandırmak hususunda muazzam yetenekleri vardır. Anayasasında yazan “sosyal devlet” ibaresi de, devletin kuruluşu gibi yapaydır, eğretidir.

Derya odanın içinde gidip gelirken aklım da onunla oradan buraya savruluyordu. Tabi ki hislerim de beraberinde derin bir yolculuğa çıkmıştı. Aniden isminin anlamı düştü aklıma. Annesi ile babası  adını koyarken çok düşünmüş müdür  acaba dedim kendi kendime. Derya, uçsuz bucaksız deniz demek. Sınırları yok, isteseniz de özgürlüğüne sınır koyamazsınız. Diğer bir anlamı ise bilgili kimse. O anda oturup çocukluğundan bahsetmeye başladı. Sanki zihnimi okumuş da, aklımdan geçen sorulara cevap vermek istiyormuş gibiydi. Öğrendiklerime çok şaşırmadım. Az çok tahmin ediyordum. Bir insanı güçsüzleştiren ve bu noktaya varmasına neden olan koşulların, dünyaya geldiği andan itibaren inşa edildiğini biliyordum. O güzelim isminin anlamının, ta en başında elinden alınmış olduğunu anladım.

Konuşmaktan yorulmuştu. Bir an durdu ve “daha fazla anlatacağım bir şey yok, kendimi iyi hissetmiyorum” diyerek yanımdan ayrılmak istediğini söyledi. O’na elimden gelen yardımı yapmak için yola koyuldum. Zor olacağını biliyordum ama yine de umutluydum. Maalesef olmadı. Bir kere daha bu işlerin, devletin içindeki birkaç tane sorumluluk sahibi memurun çabasıyla yürütülemeyeceğini kavradım. Yerlere göklere sığdıramadığımız devletin tamamının seferber olması gerekir. Eğer devlet varsa, sınırları içinde yaşayan insanların haysiyeti ve refahı yerindeyse vardır. Aksi takdirde siyasilerin ağızlarına dolanan soyut bir güç aracı olmanın ötesine geçemez.  Bizdeki de o hesap.

Bu ülkede pek çok bebek, günü geldiğinde kullanabilmek için ruhuna saplanmış bir ustura ile doğuyor. Ne zaman ki var olan koşullar değiştirilir ve insana değer verilen bir coğrafya hâline geliriz, işte o zaman usturalar kendi kendini yok eder. KKTC’nin yarattığı yıkım devam ettiği sürece bunun gerçekleşmesi mümkün değildir. Umarım ruhumuzdaki bıçak kemiğimize dayanır da farkına varırız.

Not: Yazıyı kaleme alırken öğrendiğim bir haber, umudun neden yeşeremediğini ve devlet tarafından karartıldığını kanıtladı. TOCED münhali iptal edilmiş. Belli ki bizi yönetenler kimi ihlâlleri ortadan kaldıracak sistemi kurmak istemiyorlar. Peki size sorarım, intihara teşebbüs eden insan mı, yaşam hakkını tesis etmeyen devlet mi suç işlemiş olur?

 

 

 

Kaynak: Ruhuna saplanmış usturayla doğan bebekler… - Aslı Murat