13. Nis, 2021

Üniversiteden sonra yüksek lisans yapmaya karar verdiğimde, hazırlayacağım tezin salt yasa maddeleri üzerinden şekillenen bir perspektife hapsolmasını istemedim. Bu sebeple insan hakları konusunda araştırma yapmaya başladım. Böylece hukuku üreten siyasi düşüncelerin ve sosyolojik yaklaşımların da farkına varabilecektim. Öyle de oldu. Edindiğim en temel bilgi; bugüne kadar kazandığımız hak ve özgürlüklerin, döneme egemen olan yöneticilere rağmen örgütlenen toplumsal hareketler sonucunda elde edildiğiydi.

Geçmişten bugüne kadar iktidarı elinde bulunduranlar, sahip oldukları imtiyazları sonsuza dek koruyamadılar. Bahsedilen kesimler, yaşanan zaman ve coğrafyaya göre farklılık gösterse de, temel olarak; aristokratlar, burjuvalar – küçük burjuvalar, beyazlar, erkekliği kutsayanlar, etnik – din – ırk üstünlüğünü kuranlar ve doğa karşısında insan oldu. Hemen hepsi sömürüye dayalı bir sistem inşa ettiler. Hiçbirinin kitabında, kendi dışındakilere  eşitlik, adalet ve özgürlük sağlamak yoktur. Bu yüzden, “öteki” diye tanımladıkları gruplar, bir şekilde mahrum bırakıldıkları hakları ayaklanarak elde ederler.

Tabi ki bu karşı çıkış, her dönemde hedeflenen gücü elde edemeyebilir. Çünkü yöneticiler tarafından söylenen yalanlar ve yapılan manipülasyonlar, direncin kırılmasına neden olur. Bunun da tek aracı, siyasi demeçler değildir. Etkinin daha fazla yayılmasına yardımcı olacak diğer farktörlerden bazıları: Ders kitapları, dizi – filmler, iktidarı besleyici medya kuruluşlarının ürettiği programlardır. Kısacası propaganda sadece Meclis kürsüsünden, bakanlıklardan veya saraydan yapılmaz. İşbirlikçiler birçok koldan hayatlarımızı işgal ederler.

***

Tam da bu tespit üzerinden yola çıkıp, toplumların zihinlerini hedef alan “milli tarih eğitiminin” neyi amaçladığının cevabını aramaya başladım. Yaşadığımız coğrafyada buna dair çok fazla malzeme vardı. Vehbi Zeki Serter’in kaleme aldığı kitaplar bile bu algının yıllarca hangi yönde örüldüğünü kanıtladı. Hatta emekli orgeneral Yirmibeşoğlu’nun “Kıbrıs’ta cami bile bombaladık” itirafı, bizlere öğretilen yalanların boyutunu açıklamak için iyi bir örnekti. Hâlbuki bize okutulan tarih kitaplarında, camileri bombalayanlar “kurtarıcılarımız” değil, gavur diye tabir edilen Rumlardı. Genel itibariyle yalan, kışkırtma, kan ve ölüme dayalı anlatım 2004 yılında yerini; sosyal – kültürel hayata odaklanan, savaşlarda yaşanan acıdan adadaki herkesin payını aldığını anlatan ve barış kültürünün yaygınlaştırılması gerektiğini öğütleyen bir yaklaşımına bıraktı.

Uluslararası insan hakları metinlerinde belirtilen eğitim hakkına göre öğrenimin; milliyetçilik ve ırkçılığı kışkırtmayan, objektif kriterlere dayanan ve demokrasi – insan haklarını önemseyen yerden şekillendirilmesi gerektiği ortaya çıktı. 2004 yılında yayınlanan kitapların hazırlanma sürecinden önceye bakıldığında; Kıbrıs Türk toplumuna yıllardır söylenen yalanların deşifre edildiği ve insanların yollara döküldüğü Annan Planı referandumu öncesine denk geldiği anlaşılır. Hepimiz biliyoruz ki, yıllardır üzerimize serilen tozlu perde aralanmıştı. Her ne kadar sonrasında istenmeyen bir sonuç çıksa da, Kıbrıslı Türkler gerçeğe sarıldığı için zihinsel dönüşüm için güçlenmişti. Malesef bu kazanım, 2009 yılında yeniden iktidara gelen UBP hükümeti tarafından değiştirilen kitaplarla gerisin geriye gitti.

Aradan 17 yıl geçti ve benzer yalanlar yeniden pişirilip önümüze sunuluyor. Bırakın hükümet edenlere, parti yöneticilerine ve cumhurbaşkanlığı seçimine müdahale etmeyi, geçmişimizi fantezilerle süslü bir dizi vasıtasıyla bize öğretmeye kalkıyorlar. Öğrencilerden sonra sıra,  “cahil – tarih bilmez – şuursuz” Kıbrıslı Türklere geldi.

***

Böylesi karanlık bir dönemde, elime İletişim Yayınlarının “Faşizm İncelemeleri” serisinden, Federico Finchelstein’ın kaleme aldığı “Faşist Yalanların Kısa Tarihi” isimli kitap geçti. Yazar ilk cümlesinde “Irkçı yalanlar aşırı siyasi şiddete yol açar” dedi ve bugün yalanların yeniden iktidara geldiği tespitinde bulundu. Geçmişi kasıp kavuran faşizme dayalı yönetimlere atıf yaparak, dayandıkları siyasi gücü; “hakikati bulandırmaya, mit, öfke ve paranoyanın açıkça onaylanmasına ve yalanın teşvik edilmesine” bağladı.

Bugün dünyada etkin hâle gelen sağ popülist liderler, mirasçısı oldukları faşist siyasetin nispeten kabul edilebilir, demokrasiye uyarlanmış bir şeklini ifa ediyorlar. Yaşadığımız coğrafya açısından zihnimin iyice aydınlanmasına neden olan cümle de şuydu: “Bu şiddet iklimi, ırkçı yalanların her seferinde hakikatmiş gibi paketlenip halkın önüne sürülmesinden besleniyor”. Son zamanlarda gündemimize düşen dizi krizi ve cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın Kıbrıs sorununa dair herkesi bilgisiz görüp, sadece kendinin konu hakkında ehil olduğu algısını yaymaya çalışması, illüzyondan başka bir anlam ifade etmez. Çünkü icazet almadan konuşamadığının farkındayız. Adeta sunulan senaryoyu harfiyen yerine getirmekte, öğretmeni tarafından sevilen ve kafası okşanan bir ilkokul talebesi gibi davranmaktadır.

Sayın Tatar’ı dünyanın pek çok ülkesinde “şiddet iklimi” yaşanmasına neden olan ve “yabancı düşmanlığını” körükleyip toplumsal gruplar arasındaki eşitsizliği iyice derinleştiren popülist sağ liderler mertebesinde görmüyorum. Çünkü kuzey aşırı diyarların ajandalarını, noktası virgülüne uygulamaktan öteye geçemiyor. Böyle olsa bile; hakikati bu denli yok saymasına, tarihimizin yap boz gibi yeniden şekillendirilip kafamıza kakılmasını onaylamasına ve geleceğimizin başkalarının siyasi çıkarı için masalara meze edilmesine karşı çıkmamız gerekiyor.

***

 İşte bu noktada toplumsal hareketlerin önemi ortaya çıkıyor. Aman onu kırmayım, bunu gücendirmeyimle yalpaklayarak yürüyen ve naif kürsü konuşmalarının gölgesinde kalarak Meclis koridorlarında salınan bir tavırla değil. Geçmişte ve hâlâ okullarda sunulan eğitimle, her türlü iletişim aracıyla ve parmak arkasına saklanmadan söylenen yalanlarla mücadele etmek için, tüm adaya sahip çıkan güçlü bir muhafete ihtiyacımız var. Ülkede aslında hiçbir zaman var ol(a)mayan eşitliği kurabilmek, hak ve özgürlükleri tesis edebilmek ve tarihin Kıbrıs’ın tamamında kötüye kullanımı ile yüzleşebilmek için başka çaremiz kalmadı.

Kaynak: Hakikatin Yalanla Örtülmesini Onaylayan, Sağ Popülist Lider Olmaya Özenen Bir Cumhurbaşkanı - Aslı Murat

30. Mar, 2021

Ölüm, yaşayan canlıların kolay kolay kabullenemedikleri bir gerçekliktir. Filozoflar da yıllarca bu konu üzerine kafa yormuşlardır. Kimimiz için bilinmezlik kimimiz için bir bitiş kimimiz için ise gerçek dünyanın başlangıcıdır. Düşünsel anlamda farklılık olsa da, her insan ölüm karşısında ilk anda büyük bir boşluk hissine hapsolur. Çaresizlik vardır. Ne yapacağını bilememe hâli sarar etrafımızı. İsyan eder, bağırır çağırır ağıt yakarız, suskunluğa gömülürüz. Yaşlar ya göz pınarlarından dışarıya süzülür ya da içimize akar.

Her türlü insani his paylaşılabilir belki, hatta paylaşıldıkça azalıp yok da olabilir. Ama kayba bağlı yaşanan hüzün öyle değildir. Hele hiç beklenmedik bir anda kapınızı çalmışsa veya yasınızı tamamlayabileceğiniz bir ritüeli gerçekleştirmeniz mümkün olmamışsa, o durumda acı baki kalır. Belki hayat telaşı içinde aklınızdan çıkabilir ama en küçük bir anıda yeniden canlanır.

***

Eğer bir canı; trafik çarpışması, cinayet, çatışma ve savaş sebebiyle kaybetmişseniz, işte o zaman bahsetmeye çalıştığım hüzün daha da karanlık bir noktaya varabilir. Üstüne üstlük son kez veda edebilme hakkınız da elinizden alındıysa,  varlık ve yokluk arasındaki arafa sıkışıp kalırsınız. Böyle bir durumla baş etmek kolay değildir. “Acaba?” sorusu beyninizi kemirir durur. Sorumluları düşmanlaştırmak, nefret ve hınç gibi duyguların etkisi altına girmek işten bile değildir.

Özellikle etnik çatışmaların yaşandığı ve savaşın yıkıcı milliyetçilik etkisi altında kurgulandığı durumlarda, mesele karmaşık bir boyuta ulaşır. Sahneye siyasi elitler çıkar. Acınız ve kaybınız, onların politik malzemesi hâline getirilir. “Şehit” kelimesi ile bir sis bulutu yaratılmaya çalışılır. Bir nevi kendi çıkarları uğruna gerçekleşen şiddet sonucunda ölmek, öldürülmek ve öldürmek meşrulaştırılmak istenir. Bu karanlık fikir, insanların bir hiç uğruna hayattan koparılmasını kutsar, normalleştirir ve üzerinden kahramanlık hikâyeleri üretilir. Kapılar kapanıp herkes bir başına dört duvar arasına girince, edilen büyük büyük kan kokan cümleler yok olur. Kaybınız ve siz baş başa kalırsınız. Boşuna dememiştir eskiler: Ateş düştüğü yeri yakar, diye.

***

Ulus devletler’in (bizimkinin ne idüğü belirsiz yapısı malum) duvarlarının çimentosu olan milliyetçi ideoloji; savaşta ölmeyi kutsallaştırırken, üzerinde yaşanan toprak parçasının manalı olabilmesini kan ve kaybedilen hayatlara bağlar. Çoğumuzun aşina olduğu “On Beş Yılı Karşılarken” isimli şiiri hatırlarsak, anlatmak istediğim daha net ortaya çıkacaktır: “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır”. Bugünden bakıp geçmişi yargılayacak veya oturduğum rahat koltuktan ahkâm kesecek değilim. Yakın ailemde savaşta öldürülen veya kaybolan biri yok. Ama bu güne kadar özellikle Sevgül Uludağ’ın yaptığı röportajlarda okuduklarım ve kayıp yakınları ile gerçekleştirilen çalışmalarda dinlediklerim, konuşmadan önce yutkunmam gerektiğini bana öğretti.

Buna rağmen cumhurbaşkanı Ersin Tatar, savaşta tüm ailesini kaybeden insanların, son vedalarını ne şekilde yapmaları gerektiğine dair konuşmaya cüret etti. Bahsi geçen açıklamayı yaptıktan sonra, pek çok kesim tarafından eleştirilmiş olsa da, kendisine verilen en iyi cevabın Hüseyin Akansoy’un ailesinin cenaze töreninde yaptığı konuşma olduğundan eminim.

“Bu gecikmiş bir veda ritüelidir. Sizi sonsuz bir özlemle uğurluyorum. 46-47 yıl önce beni ailemden koparan olaylar ancak bugün onlara veda etmeme olanak tanıyor. Yaşanan olaylar, azgın bir milliyetçilik akımının, azgın bir fanatizmin, çürümüş beyinlerin yol açtığı olaylardır. Dolayısıyla herkesin aklında tutması gereken şey, bu zihniyeti gerek okullarımızdan, gerek dini yerlerden, gerek bütün otoritelerden tamamiyle ortadan kaldırmak lazım. Çünkü birileri öteki ilan ediliyor ve ötekinin nasıl ortadan kaldırılacağına yönelik eylemler yapılıyor. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Bu acıların bir daha yaşanmaması için bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum”

Güzel günler gelecek, hem de son zamanlarda üzerimizde sık sık dolanan kara bulutlara rağmen. Kimsenin uğrunda ölmeyeceği, adadaşların barış içinde birlikte yaşayacağı geleceğe kavuşacağız. Belki o zaman acılar biraz da olsa hafifler ve varılacak barış hepimizi iyileştirir.

Kaynak: Ateş Düştüğü Yeri Yakar Sayın Başkan, Size Laf Düşmez - Aslı Murat

23. Mar, 2021

Basına yansıyan bireysel silahlanma oranları ile bunlar aracılığıyla yaşanan yaralama, intihar ve cinayet vakalarını göz önünde bulundurduğumuzda, ciddi bir sayı ile karşı karşıya kalıyoruz. Söz konusu veriler bile meselenin önemle ele alınması gerektiğini gösteriyor. İşlenen birçok suçta kayıtdışı silahlar kullanılıyor olsa da, bireylerin neden tasarruflarında silah bulundurma ihtiyacı hissettiklerini iyice araştırmak ve bu meşruluğu sorgulamak gerekiyor. Tabi ki bu aşamada sadece devletin denetim yapıp yapmadığını, mevzuattaki eksiklikleri konuşmak da yetmez. Ayrıca toplumsal zihniyetimize sinmiş militer öğeleri, şiddetin kutsanmasını – güç gösterisi olarak sergilenmesini, sorunların çözümünde barış dilini kurmak yerine çatışmayı - düşmanlaştırmayı tercih etmeyi, tüm bunların toplumsal cinsiyet kurgusunda erilliğe tekabül ettiğini de es geçmek olmaz.

***

Yasal zemini inceleyecek olursak, öncelikle karşımıza Fasıl 57 Ateşli Silahlar Yasası çıkıyor. Yasaya bakıldığında ateşli silah ithal – ihraç etmek, tasarruf ve kontrolde bulundurmak için Bakanlar Kurulu’ndan özel izin alınması gerekiyor. Ama yasada ve kendisine bağlı çıkarılan tüzükte, bu iznin hangi kriterlere bağlı olarak verildiği sıralanmıyor. Kısacası keyfi uygulamaların yaşanması pek muhtemel. Ayrıca ülkemizdeki siyasi yapı da hesaba katıldığında, bakanlar kurulundaki yönelime göre kararın şekillenmesi mümkün olabilir. Bu sebeple mevzuat bağlamında ele alınması gereken ilk unsur, izin verilecek kriterlerin keyfiyete yer bırakmayacak şekilde düzenlenmesidir. Yasada sadece hangi hallerde verilemeyeceği sıralanmıştır. O nokta da ceza yasasında yer alan bazı suçlar ve 21 yaş sınırlaması sayılmıştır. Bu tabi ki önemli bir nokta olabilir ama yeterli değildir. Çünkü herhangi bir canlının hayatını kaybetmesine neden olabilecek silahın kontrolünü vermek, sadece sabıka kaydına bakma ve “iyi halli” olduğuna inanma kıstasları üzerinden tespit edilemez. Yaş hususunda denetimin sağlanamadığını, ava giden – götürülen 21 yaş altındaki çocukların varlığından da anlayabiliriz.

***

Yasada sorunlu olarak gördüğüm bir diğer düzenleme, Bakanlar Kurulu izni dışında bırakılan ateşli silahların ithali izninin Polis Genel Müdürü’ne verilmesidir. Bu durumda da Müdür, “ateşli silah bulundurmaya yetenekli ve uygun olan ve tasarrufunda ateşli silah bulundurmasında sakınca görülmeyen” KKTC vatandaşlarına ithal izni verebilir. Bu düzenlemenin de keyfiliğe açık olduğu ortadadır. Tabanca izni gibi bu durumda da ne yasada ne de tüzüklerde herhangi bir somut kriter vardır. Yasa, izin alan kişilere; silahlarını güvenli bir ortamda tutma, çalınmasını – izni olmayan bir kimsenin eline geçmesini önleme yükümlülüğü yükler. Ama diğer konularda olduğu gibi bunun nasıl sağlanacağı da belirtilmemiştir. Yakın zamanda yaşanan ve her ikisinde de çocukların eline geçen silahların varlığı düşünüldüğünde, bunun da gerçeklikle bağdaşmayan bir yasa maddesi olduğu anlaşılır. Sanırım bu noktada, izinleri alınmış olsa da, herhangi bir ateşli silahın ev gibi pek çok kişinin kolayca ulaşabileceği mekanlarda bulundurulmamasının önemi ortaya çıkıyor. Tabi ki gönlüm ve fikrim silahsız bir dünyadan yanadır ama malesef hâlâ izinlerin verilebilmesine yönelik yasal düzenlemeler mevcuttur. Mevcut durum böyle olunca hem iznin alınmasını zorlaştırmak hem de silahların muhafaza edilme mekan ve koşullarını sıkı kurallara bağlamak gerekir.

***

Hepimizi derin üzüntüye boğan olayda kullanılan silah, emekli bir polise aitti. Polis Yasası’na göre, görevi sona eren kişiler; kıyafetlerini, silahlarını ve teçhizatlarını teşkilata iade etmek zorundadır. Kısacası emekli olan bir polis mensubunun sonradan izin alarak tabanca bulundurması mümkündür. Niye böyle bir izin verilir? İzin vermek hangi amaca hizmet eder? Güvenlik silahla mı sağlanır? gibi soruların yanıtlanması hayatidir.

Bireysel silahlanma (tabanca – av tüfeği vb) sonucunda geçmişten bugüne kadar pek çok çocuk hayatını kaybetmiştir. Hatta kadın cinayetlerinin bir kısmında da ateşli silahlar kullanılmıştır. Bu sebeple ilk adım olarak söz konusu yasanın elden geçirilmesi, keyfiliğe neden olan unsurların temizlenmesi, kaybolan kontrolü yeniden elde edebilmek için tüm izinlerin iptal edilmesi ve silahlanmanın sadece acıya neden olduğuna dair politikalar geliştirilmesi gerekir.

Kaynak: Bireysel Silahlanma Can Almaya Devam Ediyor - Aslı Murat

9. Mar, 2021

Yürümeli bir uçtan bir uca
kimsesiz sokakları
Durmak düşmektir bu zamanda,
tarihin sarp uçurumlarına”

Figen Yüksekdağ

Ataerkil düzenin yarattığı cinsiyetler arasındaki eşitsizlikler, pandeminin ortaya çıkışı ile daha keskin bir hâle geldi. Tabi ki bu ilk değil. Geçmişten bugüne dek yaşanan ekonomik kriz dönemlerinde, benzer süreçlerden geçildi. O zamanlar da kadınlar daha çok yoksullaştı, cinsiyetçi şiddet oranları artışa geçti ve genel manada kadınların toplum içindeki varlığı zayıflatıldı. Ama salgın koşulları ile ortaya çıkan karantina uygulaması neticesinde; işyerlerimizi kapatıp evde kalınca sorun daha da netleşti. Ev kadını diye tabir edilen “ev işçileri” bakımından da iş yükü arttı.

“Hayat eve sığar” romantizmi  ısrarla etrafımızı sarmış olsa da, 1 yıl içinde yaşananlar, ancak “evin duvarlarını yıkarsak” hayata kavuşabileceğimizi kanıtladı. Çünkü yapılan araştırmalar da gösterdi ki, işini kaybedip evde kalacak olan da, ev içinde şiddete uğrayan da, devlet yönetiminde adil bir şekilde temsil edilemediği için krizi çözmek adına alınan kararlarda söz sahibi olamayıp kendini var edemeyenler de kadınlardır.

BM Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadınların Güçlenmesi Birimi yaptığı açıklama ile, 25 yıldır her geçen gün yükseltilen mücadelenin ve cinsiyet eşitliği alanında kazanılan hakların, kısa zamanda yitirilebileceğine ilişkin hepimizi uyardı. Zaten bir süredir artan muhafazakarlık, sağ popülist politikanın güçlenmesi ve sosyal devlet anlayışının gittikçe azalması gerçeği ile yaşıyoruz. Covid-19 pandemisi de devletlere, insan hak ve özgürlüklerini daha keyfi şekilde kısıtlamasına zemin yarattı. Feminist kaygılarla yaşayan ve düşünen bir kadın olarak, bu mücadele gününü sadece şiddete sıkıştırmak istemiyorum.  Var olan ayrımcılığın diğer sonuçları olan; kadın emeğinin değersizleştirilemesi ve temsilde adaletsizlik meselelerini de gündeme getirmenin önemli olduğuna inanıyorum.

***

KKTC İstatistik Kurumu’nun 8 Mart için paylaştığı verilere göre; geçmiş yıllarla karşılaştırıldığında, 2020’de kadınların (özellikle genç kadınların) istihdama katılımı azaldı, işsizlik oranları arttı. Bu tabloya bakıldığında, önümüzdeki dönemde kadınların ekonomik anlamda bağımlılığının daha da artacağını söylemek mümkün. Bu noktada aklıma Virginia Woolf’un 1929 yılında kaleme aldığı “Kendine Ait Bir Oda” isimli kitabında kadınlara verdiği öğüt geliyor: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın...”  Woolf özgürlük ve kendi hayatında söz sahibi olmayı, ekonomik manada güçlenmeye ve kendi alanını yaratmaya bağlıyor.

Aradan yüz yıla yakın bir zaman geçmiş olsa da, durumun çok  farklı olmadığını anlayabiliriz. Bu yüzden kadınların istihdama katılım oranlarının azalması, ev içinde sarf edilen emeğin hiçbir karşılığının olmaması, çoğunlukla hizmet sektöründe ve ev eksenli çalışan kadınların genellikle güvencesiz ve esnek – keyfi koşullarda çalıştırılmaları var olan eşitsizlik uçurumunu daha da derinleştirmektedir. Çok fazla dillendirilmese de iş yaşamında yaşanan taciz ve bezdirme (mobbing) uygulamalarını cezalandıracak düzenlemlerin yokluğu da ciddi bir problemdir. Bu noktada devletlerin ekonomik sorunlarını çözerken, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bütçeler hazırlayıp uygulamaları gerekir. Ama bizim gibi ısmarlama ve toplumsal gururu ayaklar altına alarak dayatılan mali planlarla bunu gerçekleştirebilmek hayaldir.  Yine de inatla talep etmekten vazgeçmemek gerekir.

***

Gelelim sözümüze sahip çıkacağımız temsiliyet meselesine. Doğrudan demokrasi ile yönetilmediğimiz için, yötecilerimizi ya seçiyor ya da atıyoruz. Tabi ki Kıbrıs’ın kuzeyi özelinde seçilmek ve atanmak meseleleri artık (cumhurbaşkanı ve başbakanın durumunu düşündüğümde) iç içe geçmiş olsa da, yine de temsili bir sistemden bahsedebiliriz. Peki cinsiyetler hangi oranlarda temsil ediliyor? Belediye başkanlarımızın hepsi erkek, meclis üyelerin ezici çoğunluğu erkek, bakanlar kurulunda geçtiğimiz aya kadar kadın yoktu, 50 kişilik meclisteki kadın sayısı sadece 9.

Basit ve kabaca sıraladığım bu durum, devlet dairelerinde – sendikalarda - sivil toplum örgütlerinin bir kısmında- yerel yönetimlerde de varlığını koruyor. Kısacası temsilde adaletsiz bir durum var. Bunun için Siyasal Partiler Yasası’nda 2015 yılında %30 oranında bir kota getirilmiş olmasına rağmen, yasanın somut hayatta karşılık bulduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü siyasi irade bu yönde çalışma yapmıyor, toplumsal cinsiyet eşitliği mentalitesinin yaygınlaşması için adım atmaktan geri duruyor.

Bu noktada kota var deyip, sadece listeleri ona göre doldurmanın yeterli olmadığını kavramalı ve kadınların siyaset sahnesinde erkeklerle eşit bir şekilde var olabilmesinin önündeki engelleri ortadan kaldırmalıyız.

***

Son olarak eril şiddete değinmek istiyorum. Bu konuda en önemli yol gösterici belge olan İstanbul Sözleşmesi, 2011 yılında Mecliste onaylandı. Ardından 2014 yılında Ceza - 2015 yılında Aile Yasaları sözleşmedeki kimi kurallar çerçevesinde tadil edildi. En azından bir kademe ilerleme sağlandı ama yeterli değil. Hâlâ pek çok şiddet türü ceza yasasında bulunmadığı için, yapılan şikayetler sonuçsuz kalıyor. Adli yardım çok kısıtlı  ve yetersiz uygulanabiliyor. Gece kulüpleri başta olmak üzere, çeşitli mekanlarda insan ticaretine maruz kalan kadınların haklarını güvenli bir ortamda arayabilmeleri için geniş çaplı bir yasa yok. Doğurganlık hakları güvenceye kavuşturulmamışken, yasal sınırlarda olsa bile devlet hastanesinde kürtaj yaptırmak mümkün değil. Sosyal devlet olmanın sorumluluklarından sayılan ücretsiz sağlık hakkı tüm topluma sağlanması gerekirken, yoksul kadınlar söz konusu uygulamalar neticesinde yok sayılıyor.  Devlet 2011 yılından beri söz verdiği sığınma evini açmıyor.

***

Genel anlamda eşitlik ve adaleti sağlayacak, mevzuattaki eksikleri tespit edip öneri yapabilecek, gelecek nesillerin toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir şekilde eğitilmelerine imkan yaratacak, şiddet dahil her türlü ayrımcılıkla organize bir şekilde mücadele edebilmemize  yardımcı olacak  Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dairesi’nin kurulması ile önemli bir eksiklik giderildi. Ama her güzel icraatın hazin sonu onu da etkiledi. Bir türlü tam randımanlı işletilemedi. Mesela size, “yarından itibaren Çalışma Dairesi faaliyetlerine son veriyor” desem, ne yanıt verirsiniz? “Olmaz böyle saçma şey”, değil mi? O zaman 2014 yılından beri Mecliste yasalaşan bir daire niye işletilmiyor ve kendisine gereken bütçe ayrılmıyor? Umarım kadınların ne kadar değerli olduğunu dilini dolayan pek muhterem yöneticilerimiz, hafta bitmeden bu sorunun cevabını verebilirler. Çünkü lafa tok, sorunların gerçek manada çözülebilmesine açız.

Kaynak: Bedenimize, Sözümüze ve Emeğimize Sahip Çıkarsak Bahar Gelir - Aslı Murat

23. Şub, 2021

Salgın sebebiyle yaşadığımız sorunlar yetmezmiş gibi, evlerimize kapandığımız sürede, bir tutuklunun cezaevinden firar etmesi meselesi ile uğraştık. Basın mensuplarınca yakından takip edilen arama çalışmalarını, anbean izleyebildik. Saatler hatta günler geçtikçe daha da hırslandık.  Toplumun büyük bir kesimi, yakalanma anından sonra tarafını değiştirmiş olsa da, ilk başlarda Polis Teşkilatı mensuplarını ve diğer güvenlik güçlerini tiye aldı. Hemen hemen aynı grup, yakalanmanın ardından, gözü dönmüş bir linç güruhuna dönüştü. Burada sarf edemeyeceğim işkence ve kötü muamele yöntemleri icat edip, firariye uygulanmasını talep etmeye başladılar. Şeriat ile yönetilen ülkelerin bile aklına gelmeyecek cezalandırma yöntemlerinin bu denli kolay dile getirilmesinin, sosyal psikologlar tarafından iyice değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü tüm söylenenlerin, sağlıklı bir zihin tarafından sarf edilmesinin pek mümkün olmayacağı kanaatindeyim.

Toplumun akıl tutulmasını bir kenara bırakıp, modern cezalandırma yöntemlerine değinmek istiyorum. Hukuk hepimizin de bildiği gibi, yaşayan ve sürekli değişim gösteren bir alandır. Tarihten bugüne kadar, özellikle ceza adaleti konusunda yapılan çalışmalarda; suçun önlenmesi, suç sonrası cezalandırmanın belirlenmesi ve suç işleyen bireylerin iyileştirilip topluma dâhil edilmeleri yönünde ciddi ilerlemeler katedildi. Buna göre ceza yasalarınca belirlenen düzenlemelerin; suçun oluşumunu engelleyici ve uyarıcı olması yanında aynı zamanda insana saygı ilkesine dayanması, işkence ve kötü muamele içeren uygulamaları etkin biçimde yasaklaması, insan onuru ile bağdaşmayan bir içeriğe sahip olmamaları gerekir. Bizim ceza yasamıza bakıldığında –Mahkemelerce uygulanmasa bile-  hâlâ insanlık onuru ile bağdaşmayan cezalar vardır. Keza işkence de suç kapsamına alınmamıştır.

Tüm bu çerçeveden bakıldığında, küçük kesitlere hapsolmayıp büyük resim incelendiğinde, KKTC’deki cezalandırma sisteminin ciddi anlamda ele alınması gerekir.  Konu Mahkemelerde gerçekleştirilen yargılamalar ile sınırlı değildir. Bir firarinin kaçması ve güvenlik güçlerini günlerce uğraştırması sonrasında yapılması gerekenler, birçok bileşeni içinde barındırır. Devletin pek çok birimi bu tartışmadan nasibini almalıdır. Ayrıca herkesin bir gün, suç işleme ihtimali vardır, hatta işlemese bile bir iddia sonucunda yargılanabilecektir. Genel manada düşünemesek bile, devlet eliyle yapılacak her türlü fiilin, bir gün bizim de kapımızı çalabileceği gerçeğini kavramalıyız. O yüzden işkence ve kötü muameleyi onaylayan insanlıktan çıkmış cümleleri sarf ederken biraz daha dikkatli olmalı, işlenen bir suçun cezasını belirleme görevini Mahkemelere bırakmalıyız. Unutmamalıyız ki dünyanın hiçbir yerinde, insan haklarını hiçe sayan şiddet fiilleri kullanarak suçlar sona erdirilmemiş, mağdurların hakları korunamamıştır. Aksine şiddet şiddetin daha da katmerlenmesine neden olmuştur.

***

Konunun bir diğer boyutu da tutuklu ve mahkûmların barındırıldığı cezaevi koşullarıdır. Yıllardır dile getirilen sorunlar, zaman zaman mahkûmların açlık grevi gibi çeşitli eylemler yapması neticesinde daha fazla görünür kılınır. Genel itibariyle; cezaevi tüzüğünün idareye – özellikle müdüre- keyfi yetkiler vermesi, şartlı tahliye tüzüğünün hatalı – yetersiz olması ve cezaevi içerisindeki gayri insani yaşam ve gardiyanlar açısından çalışma koşulları, hak ve özgürlükler konusunda adaletten yana tavır alan herkesin malûmudur.

Kapasitenin çok üstünde insan bulunduran cezaevinde;  tuvalet, banyo, beslenme ve barınma ihtiyaçları gibi insani durumların ne kadar vahim boyutta olduğunu söylemek mümkün. Gardiyanların - mahkûmlarla, mahkûmların kendi aralarındaki ilişkilerde yaşanan sorunlar, kadın mahkûmların özel ihtiyaçlarının yeterli şekilde karşılanıyor olup olmadığı ve çocuk yaşlarda içeri girme durumunda olan kişilerin topluma yeniden kazandırılması noktasında da pek çok sorun vardır. İçerisi, ıslah etmekten öte, yeniden suçlu yetiştirmeye varacak noktaya gelmiştir. Oysa ki fiziki iyileştirme yanında yasal anlamda atılacak adımlarla (mesela cezaevinin denetiminde, sivil toplumda ilgili kuruluşların gözlem yapıp raporlar hazırlayabilmesine imkân tanıyacak yasal düzenlemelerin geliştirilmesi) daha adil bir cezalandırma sistemi kurulmalıdır.

***

Son olarak, geçtiğimiz günlerde değişiklik yapılan Şartlı Tahliye Tüzüğü’ne göz atalım. Cezalarının belli bir kısmını çeken kişiler (cinsel suçlardan tecavüz istisna tutularak), şartlı tahliye kuruluna başvurabilirler. Bu kurul birçok siyasi mevki (içişleri bakanlığı müsteşarı, cezaevi müdürü, sosyal hizmetler müdürü gibi) yanında savcılar, polis genel müdürleri ve akıl hastanesi başhekiminden oluşmaktadır. Üyelerden de görüleceği üzere, mahkûmun haklarını kendi adına dile getireceği herhangi bir kimse, diğer bir ifade ile iddia makamın namına savcı varken savunma adına kimse yoktur. Ya mahkûmun tayin edeceği bir avukat ya da K. T. Barolar Birliği temsilcisinin mutlaka orada bulması gerekir. Ayrıca cezaevinde olan psikolog yerinde (ki başvurucularla temas halinde olan kendisidir) Akıl Hastanesi başhekiminin o kurulda yer alması anlamsızdır. Buna ek olarak tüzükte belirlenen “iyi halli olmak” tabiri de keyfi kararlara neden olmaktadır. Birçok örnekte, keyfi ret ve kabullerin yaşandığını görüyoruz.

Şartlı tahliyenin başlıca amacı, cezanın toplumun içinde çekilmesi ve bu sürede de iyileşmenin sağlanmasıdır. Çünkü kişi o dönemde beraat etmiş veya cezasını tamamlamış sayılmaz. Özellikle şartlı tahliye süreci içerisinde, hapishane dışında geçirilecek zamanda, mahkûmun topluma yeniden kazandırılması ve iyileşmesi için gereken eğitim, denetim programları yoktur veya iş bulma imkânları da yaratılmamaktadır. İmzalanan bir taahhüt belgesi ile, dışarıda geçirilecek zamanda “iyi hâlli” olunacağı söylenmektedir. Birçok kişinin bu denli yalnız bırakılması, sonradan suç işleyip yeniden cezaevine dönmesine neden olmaktadır.

Dünya örneklerine bakıldığında, bahsi geçen keyfilikleri önlemek adına şartlı tahliye sürecini, yargılamayı yapan mahkeme veya özel bu konu ile ilgilenen mahkemeler belirler. Böylece kişi açık ve gerekçeli şekilde, hangi koşullarda şartı tahliyesini gerçekleştirebileceğini bilmekte, keyfilik azalmaktadır. Ayrıca kararlar için istinafa başvurma hakkı da doğmaktadır. 2018 yılında İçişleri eski Bakanı Ayşegül Baybars’ın girişimi ile bir değişiklik önerisi hazırlanmış, Barolar Birliği’nden de buna yönelik görüş talep edilmişti. Geniş çaplı bir çalışma yapıp iletmiştik ama sonrasında herhangi bir gelişme yaşanmadı.

18 Şubat günü tüzükte yapılan değişiklik, salgın sebebiyle cezaevindeki yığılmayı azaltmayı amaçlamış ve daha kısa sürede kurula başvuru imkânı yaratmıştır.  Bu ve bunun gibi günü kurtarmaya dönük adımlar, ülkedeki suç grafiğini aşağıya çekemeyecek, daha fazla mağduriyet yaşanmasına neden olacak ve adaletin tesisine hiçbir katkı sağlamayacaktır. En kısa zamanda işkence ve kötü muamelenin suç kapsamına alınması, cezaevinin fiziki koşullarının iyileştirilmesi, cezaevi tüzüğündeki insan hakkı ihlallerine zemin yaratan keyfilik ortadan kaldırılmalı ve şartlı tahliye tüzüğü modern ceza adaleti ilkeleri doğrultusunda yasa hâline getirilmelidir.

Kaynak: Linç ve Keyfilik Salgını Ceza Adaletini Hastalandırıyor - Aslı Murat