Blog

6. Şub, 2020

 

Sevgül Uludağ’a[i]

Kaybolmak, bir bilinmeze hapsolmak anlamına gelir. İnsan dönüp dolaşır labirentlerin içinde, tam çıkışı bulacakken yeni bir duvar ile karşılaşır. Her seferinde aynı azimle atılan adımlar, gerisin geriye dönülmesine, başlanılan noktaya varılmasına neden olur. Elbet bir gün karanlık dehlizin sonuna varılacak, uzak gibi görünen umut ışığına kavuşulacaktır. Farklı renkte ama aynı malzemeden inşa edilen duvarlar ile engellenmek, yolda olmanın önemi üzerine düşünülmesine yardımcı olur. Esas mesele, hedefe ulaşmaktır ama o aşamaya kadar yürünen yolun anlamı da yadsımaz. Masal bu ya, kahramanımız da böyle bir karmaşanın içinde ilerlemeye çalışır. Tüm sıkıntılara rağmen, bir müddet sonra yolda olmaktan keyif almaya başlar. Bir an durup düşünür ve Tezer Özlü’nün sihirli satırları gelir aklına:

 “Tren raylarını severim. Bağımsızlığı, gidebilmeyi, kalmak zorunda olmamayı, uymak zorunda olmamayı anımsatır. Tren rayları bir tür bağımsızlıktır benim için”.

Yaşadığı ülkede raylardan döşenmiş mesafeler olmasa bile, yine de bir tren içerisinde geçmişten geleceğe uzanan yolculuğa çıkması gerektiğinin farkına varır. Ancak o şekilde sağaltabilecektir ruhundaki acıyı, o zaman kurtulabilecektir doğmadan önce bedenine kazınan gözyaşlarının ağırlığından. Ne de olsa henüz sorumlularının yargılanmadığı katliamlar, tecavüzler, ölümler ve kayıplar yaşanmıştır. Bunun hesabı gün gelip kendi yüreği tarafından sorgulanır. Cevabını bildiği ama hüznün muhatapları ile daha anlamlı kılınacak soruların yanıtlarını aramaya koyulur.

Artık yola çıkmak için hazırdır. Çok fazla hazırlık yapmaz, bavulunda sadece ses kayıt cihazı ve fotoğraf makinesi vardır. Ne de olsa işitecekleri ve yazacakları yeteri kadar ağırdır. Buna ek olarak ilerleyebilme gücünü elinden alacak herhangi bir engelle karşılaşmak istemez. Savunmasızdır, günlük hayat pratiği içerisinde içselleştirdiğimiz güvenlik saplantısından da sıyrılmıştır. Yanında herhangi bir millete aidiyetini gösteren tek bir emare yoktur, kimliksizdir. Aslında ana rahminden doğmaya hazırlanan bir bebek gibi hareket eder. Bizlere unutturulmaya çalışılan, üstü kapkara örtülerle kapatılan acıları, bugüne taşımak için kaydetmeye başlar.

Geçmişten günümüze taşınarak geleceğimizi kurmaya hazırlanan yaşantıları, içine atılan kuyulardan çıkarır. Tabi ki bu yolda birçok engel ile karşılaşır. Kadınlık başlı başına bir sorundur. Var olmasının önünde engeller olan bir kesimi temsilen, eril şiddetin meşruiyetine zemin hazırlayan ideolojilerin yarattığı yıkımı sorgulamak da nereden çıkmıştır? Birçok sefer ölümle tehdit edilir. Ama susmaz. Tüm çabalar boşa çıkar. O, Adem’e boyun eğmediği için “şeytanileştirilip cennetten kovulan” Lilith’in torunlarındandır. Ve der ki:

“Kalıplardan kaçmak için gidiyorum. Gitmekten yılmayacağım. Kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldıramayacak beni. Yaşamı GİTMEK olarak algılıyorum”[ii].

Tarih içerisinde ataerkil sistemin yüklediği eril özelliklere inat, yazdığı hayat anlatıları ile yeniden kurgular kahramanlığı. Küçük insanların büyük hikâyelerini anlatır bize. Okunan her satırda, mideye oturan taşların sindirilmesine imkân tanımayan yaşamlardır bunlar. Aslında her anlatıcı bir kahramandır. Sessiz çığlıkların beden bulduğu kahramanlar, geçmişi sorgulayıp yaşanan acıların hesabını sorarlar. İktidar tarafından şekillenen akıl yerine, yüreğin sesi dökülüverir dudaklardan. Artık kimse “millet sağ olsun” demez. Çünkü aslolan Türk, Rum, Ermeni, Maronit, İtalyan, Yunan, İngiliz olmak değil, insanca yaşamaktır. İşte o an barışın, silahların susmasının aksine, geçmişte yaşanan kayıpların aydınlığa kavuşturulması ile mümkün olabileceği gerçeği, tokat gibi patlar zihinlerimizde. Artık yapılması gereken, birebir fail olunmasa da geçmişteki acıların hesabını verebilmektir. Çünkü çatışma dönemlerinde gerçekleştirilen katliamların sorumluluğu, bireylere ek olarak toplumlara da sirayet eder. Geleceği kuracak olan sorumluluk doğumla başlar, hayat yolculuğu boyunca devam eder. O yüzden susmamak ve karanlık dehlizlerden oluşan labirentlerdeki çığlıklara cevap vermek gerekir.



[i] Hayata gözlerimi açtıktan kısa bir süre sonra tanıştığım ve bu güne kadar çalışmalarını büyük bir merakla takip ettiğim Sevgül Uludağ, kayıplar ile yürüttüğü çalışmalar neticesinde dün “2014 Avrupa Yurttaşlık Ödülü”nü aldı.

[ii] Alıntılar için bkz.: Tezer Özlü , Yaşamın Ucuna Yolculuk, Ada Yayınları, 2. Basım.

 

6. Şub, 2020

 

“Kazanın” gerçekleştiği uğursuz Ağustos gecesinden sonra onlarca satır yazdım. Fakat bir türlü beceremedim, hissettiğim duygu tanımlayamadım. İşin aslını isterseniz, gerçek anlamda ifade edememekten korktum. Çünkü mevzubahis Asya Rıdvanoğlu olunca, kelimeler yetersiz kalacaktı. Oldum olası, toplum içerisinde erimeyen karakterleri tarif ederken tıkanırım, uygun bir dil kuramam.

Kimi insanlar tanırsınız; Onunla kurduğunuz ilişkinin temelinde genetik şifre benzerliği yer almasa da koparılamaz bir bağ kurulur aranızda. Öylece seversiniz işte. Ayrıca başka bir sebebin varlığına gerek yoktur. Galiba en uygun tanımlama buydu. Asya’yı sevmeniz için bir çaba sarf etmenize gerek yoktur. Onu tanıyan herkes bunun farkındadır.

Bazı kayıpları içselleştirmek mümkün değildir. Hissettiğiniz acı zamanla azalmaz, sadece boyut değiştirir. Ateş düşen ocaklarla kurduğunuz temas sonucunda, bahsettiğim durumu kolayca kavrayabilirsiniz. İnsan, sevdiklerinin bir gün sonsuza karışacağını bilse de, aniden yaşatılan karanlığı bir türlü kabul edemez. Diğer bir ifade ile beklenmedik anda gelen hüznü kolayca dağıtamazsınız. Her gece aynı kâbus sarar bedeninizi. Zamanla özlersiniz, dokunmak, sohbet etmek hatta tartışmak istersiniz. O özlemin öfkeye dönüştüğü anlar da vardır elbet. Adım atmanızın önüne dizilen tuğlaları inşa eden elleri boğmak istersiniz. Yine de hüznün olgunluğu ve sevginin gücü ağır basar. Çünkü bilirsiniz ki; özlem dinmez, ne yaparsanız yapın onu dindiremezsiniz.

16. Yüzyıl’da yaşamış, Alevi – Bektaşi kültürünün önemli temsilcilerinden olan Muhyiddin Abdal’ın şiiri, insana duyulan derin sevgiyi ve özlemi açık bir şekilde ifade eder.

Abdal der ki:

“İnsan insan derler idi

İnsan nedir şimdi bildim

Can can deyü söylerlerdi

Ben can nedir şimdi bildim…”[i]

Adaletin tesis edilmesi için gerçekleştirilen ceza yargılamasındaki son oturuma katıldım. Dinlediğim her bir cümlenin ardından, insan gibi yaşayabilme ve insanı yaşatabilmenin hepimizin omuzlarındaki en önemli sorumluluk olduğu gerçeği ile yeniden yüzleştim. Toplum içerisindeki her bireyin canına mal olabilecek bir sorun, sadece buna sebep olan kişilerin hapsedilmesi ile ortadan kaldırılamaz. Ayrıca önleyici tedbirlerin de işlevsel olarak yeniden kurgulanması gerekir. Hem devletin hem de vatandaşların yüreklerini taşın altına koymaları elzemdir.

Hayatı boyunca haksızlıklara karşı durmuş ve bu uğurda birçok acı ile baş etmek zorunda kalmış Nazım Hikmet’in Yaşamaya Dair isimli şiiri, “yaşama görevini” net bir şekilde bize hatırlatır.

“Yaşamak şakaya gelmez,

 büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın

 bir sincap gibi mesela,

 yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,

yani bütün işin gücün yaşamak olacak…”

İçinde yaşadığımız sistemin, insanlığımızı çürüten ve küçük dünyaların efendisi olduğumuz hayali ile bizi uyutan sorumsuzluktan sıyrılmanın vakti geldi de geçti bile. “Trafik kazası” kandırmacası altında yaşanan insan kırımının önüne geçmek için daha ne olmasını bekliyoruz? Şu anda rahatça nefes alabildiğimiz koşulların sonsuza dek sürmeyeceğinin ve huzurun aniden yok olabileceğinin bilincinde değil miyiz? Bugün özgürce yanağını okşadığınız sevdiğiniz, yarın yanınızda olmayabilir. Bunu her daim akılda tutmalı ve ona göre hareket etmeliyiz. Artık yeter!

 

 

 

 



[i] Fazıl Say’ın birçok sanatçı dostu ile birlikte, “İlk Şarkılar” isimli projede ses kattığı şiire ulaşmak için bkz. https://www.youtube.com/watch?v=MtphKprKLA0

6. Şub, 2020

 

Ulus Baker’in Birikim dergisinin Ocak 1988’de yayınlanan 4. sayısındaki yazısının başlığı şu şekildedir: “Yaralarım Benden Önce de Vardı…”. Yazı içerisinde, bu büyülü sözün sahibine de yer verilir. Fransız şair Joe Bousquet, “yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum” diyerek, insanın tarihten gelen ve geleceği kuracak hakikatin taşıyıcısı olduğunu ortaya koyar. Toplumlar yaşadıkları coğrafyada meydana gelen olayların sorumluluğunu, genellikle iktidarlara yüklemeyi tercih ederler. Böylece kendileri için steril bir alan yaratırlar. Bunun aksini ispat edenlerin başında, Hitler’in Nazi Almanyası dönemi ile yüzleşmek için büyük çaba sarf eden Almanlar gelir.

Nietzsche “Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Yararsızlığı Üzerine” isimli çalışmasında, insan için, “istediği kadar ileri ve çabuk yürüsün, zinciri ile birlikte yürür” der. Geçmiş o kadar sinsi bir şekilde toplumun damarlarında dolaşmaktadır ki, aslında bugünümüzü de zapt eder. Belki bilmeyiz, konuşmayız, hissetmeyiz ama bir yerlerde bizden önce yaşananlar – yaşatılanların hesap defteri karşımıza çıkar.

1983 yılında ilan edilen devlet, bugüne kadar tanınmamış olsa da, toplumun bir kesimi için varoluşun temelidir. Onun kurulmasına imkân tanıyan, “şanlı Türk ordusunun” 1974’te gerçekleştirdiği “barış” harekâtıdır. Milli tarih sayfalarında bize anlatılan, tam da budur. O günlerde bir sihirli değnek “kan gölüne dönen adamıza barışı” getirdi. Coğrafyamızda kahramanlık kokan bir seri operasyon sonucunda ateşkes koşulları yaşanmaya başladı, dikenli tel çekildi, sınır çizildi. İki toplum artık bir arada değil, “yan yana” yaşamaya başladı. Peki 1974 yazında yaşananlar, bu kadar basit miydi? Her şey bir anda olup bitmiş miydi?

1974’ü barış kelimesi ile birlikte kullanmak mümkün değil. 1974 savaştır. Savaşta insanlar ölür, kaybolur ve yıllarca onların kemiklerine ulaşılmaz. Birçok aile, yakınının tek bir kalıntısı için yıllarca yas tutar. Zorunlu göç yaşanır, doğup büyüdüğümüz coğrafyaları terk etmek zorunda kalırız. Aslında olmayan bir kimliğe bürünmemiz istenir bizden. “Kurtarıcımızın” kuvvetli kollarına sığınıp, varlığımızı sürdürmemiz beklenir. Ama bu pek de mümkün değildir. Çünkü geçmişte biriken acılar, yüzleşmemiz gereken yıkımlar vardır. İşte onlar, yıllar geçse de kapımızı çalar.

1974 yılında kadınların yaşadığı tecavüzleri konuşmak hâlâ kolay değil. Yenidüzen gazetesinde Sevgül Uludağ’ın kayıplar ile ilgili yıllardır sürdürdüğü çalışmalarda yer verdiği, Doğuş Derya’nın meclis kürsüsünde dile getirdiği ve son olarak Gazeddakıbrıs’ın ANT 1 televizyonu ve Kıbrıs Haber Ajansı aracılığıyla eriştiği bilgiler, yüzümüzde tokat gibi patladı. Kadınlar 42 yıl sonra, 1974 yılında Türk ordusu mensupları ve Kıbrıslı Türk paramiliterler tarafından kendilerine yaşatılan tecavüzü haykırdılar. Bugün atılan çığlık, 56 yaşında bir insanın dudaklarından süzülüp, kulaklarımızı sağır etti. O an, 14 yaşında genç bir kadındı karşımızda duran. Onca yıl biriktirdiği acı, adeta bir zehir gibi içimizi yaktı. Birçoğumuz utandı, ne diyeceğini bilemedi. Ama hepimiz biliyoruz ki (reddedenler dâhil), Kıbrıs’ta yakın geçmişte baş edilemez acılar yaşandı.

2016 yılının Ocak ayında, 42 yıl önce gencecik bir kadının başından geçenleri okuyan 30 yaşında bir kadın olarak, hem öfke hem utanç doluyum. Bir Kıbrıslı Türk kadınım ve ben dünyaya gelmeden önce yaşanan hüznün ağırlığını yüreğimin en derin noktasında hissediyorum. Özür dilemek istiyorum. Kendi adıma, aidiyet kurduğum toplum adına, sözde varlığımın devamı için gerçekleştirilen savaşta onlara yaşatılan karanlık yıllar adına af diliyorum. Biliyorum bununla hiçbir şey değişmeyecek. Ama inanıyorum ki, geçmişle yüzleşmek ve bu topraklar üzerinde barışı kurmak için birbirimizin acılarını dinlemeli ve bizden öncekilerin sorumluluklarını kabullenmeliyiz. İlk etapta “kurtarıcımıza” şükran duymaktan vazgeçerek işe başlayabiliriz.

Tarih sahnelerinde bize öğretilen “kahramanlıkların” altında yatan gerçeklerin farkında mıyız ya da ne kadarını biliyoruz? Ot dergisinde okuduğum bir yazıda yazar, kurduğu cümleler ile geçmişin acı ve bugünü esaret altına alan karanlığını açık bir şekilde gözler önüne serer. Ona göre “tarih istediğin kısmını alabileceğin kasapta satılan bir koyun değildir. Bir bütündür. Bu bütün de kirli, çirkin ve karanlıktır. Cesaretiniz varsa buyurun.” Nietzsche bu noktada “bir insanın, bir toplumun, bir kültürün plastik gücünden” bahseder. Ona göre geçmişte yaşanan kırıklığın iyileştirilebilmesi, yıkılan hayatların yeniden ve yeni bir biçimde kurulabilmesi için, söz konusu güce ihtiyaç duyulur(i). Ne zaman ki geçmişin karanlık dehlizlerinde yol alabilme cesaretine sahip olacağız, işte o anda yeşerebilecek yüreklerdeki zeytin dalları ve yeniden bir arada yaşayabileceğiz. Bu kadar acı varken, görmezden gelmek mümkün mü? Beni affet kız kardeşim ve artık üzülme. Kıbrıs’ın kuzeyinde, çığlığını duyanlar var. Bizi birbirimize küstürenlere inat, bu ülkeye barışı getirecek ve “bir daha asla” diyebileceğiz.

(i)Friedrich Nietzsche, Tarihin Yaşam için Yararı ve Yararsızlığı Üzerine, Bütün Yapıtları 2, Say Yayınları, 9. Baskı, İstanbul 2009, s. 40.

6. Şub, 2020

 

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde kelimeleri ile başlardı masallar. Küçüktük o zaman, inanırdık anlatılan her hikâyeye. Çok fazla sorgulamazdık. Önümüze koyulan yemeği yememiz beklenirdi sadece, bir de dışarda oyun oynarken düşüp bir yerimizi incitmememiz. Yine de inatçı çocuklar vardı; ebeveyn emrine girmeyi reddeden ve ardından yaşanacak bedeli ödemeye hazır olan. Başlarını alıp iki sokak öteye giderlerdi, sırf baskıcı duvarların mantıksızlığını aşabilmek adına. Önümüze çekilen betonların hepsi aslında birer korku illüzyonuydu. Kurulu bir düzen vardı ve herkes kendine bir yer ayırmıştı. Tabi ki eşitlik mevcut değildi bu paylaşımda. Kimi ballı şekerli ekmek yerken kimi kurumuş dilimleri çay ile ıslatarak boğazından aşağıya yuvarlamayı içselleştirmişti.

İşte o düzene karşı çıkıştı ötedeki mahalleye kaçışlar. Eninde sonunda eve dönülürdü ama her geçen gün bir çentik atılırdı kalın duvarlara. Asla eskisi gibi olmazdı o yapılar, eriyip gitmeye mahkûmdular.

Tabi ki her dönemde olduğu gibi, düzene karşı örülen direnişi anlamsızlaştırmaya çalışan sokak bekçileri vardı. Kocaman harfler kullanıp, boş cümleler kusarlardı. İnadına direnişçilerin yürüdüğü yolları tıkamaya çalışırlardı. Yeri geldiğinde onlardan daha “devrimci” kesildikleri de olurdu! Sonra aniden ay yıldızlı masa örtüleri serilirdi güzelim politik masaların üzerine. Bayrak tüm özgürlüğü yutup tüketirdi. Bu kadar savrulduktan sonra kırılan omurgaya dair kaygılarını dile getirenler de dik kafalı, uzlaşma bilmez marjinaller olarak tanımlanırdı. “Zaten sizin tek amacınız muhalefet etmek, sıra işe gelince kulelerinize çekilirsiniz” derlerdi. O “kule” dedikleri, yıkılan statüko duvarlarının eşitlik temelinde yeniden inşası için kullanılan taşların, üst üste dizilmesiyle hayat bulan özgürlük alanlarıydı. Orada aptalca stratejiler ile örülen iktidar savaşlarına, sömürüye, tahakküme ve edilgenliğe yer yoktu.

Tahmin edersiniz ki söz dinlemeyen mahalle firarileri ile sokağın azılı bekçilerinin murada ermesi mümkün değildi. Hâl böyle olunca kimsenin kerevete çıkma imkânı da yoktu.  Firariler bugün hâlâ oyunu kuralına göre oynamıyor, öteki sokaklarda kuracakları kuleler için taşlar biriktirmeye devam ediyorlar. Azılı sokak bekçileri mi? Onlar trajikomik bir filmin figüranları gibi, çıkmaz sokakta yol aldıklarını sanıyorlar.

6. Şub, 2020

 

Kendi konumuna odaklanan ve çevresi ile empati kurma yeteneği geliştirmemiş iktidarlar, her yol mübahtır mantığı ile hareket ederler. Bu doğrultuda üretilen karşıtlıkların hepsi, birer kurgudan ibarettir. Hakikat ile alakası olmayan sebepler, özellikle etnik ve dini gruplara duyulan düşmanlık üzerinden doğallaştırılır. Bu, en temiz ve kolay olan yöntemdir. Böylece varlığının tehlikeye düştüğüne inanan kesimler, hain olarak tanımlananlara karşı şiddet uygulanmasını kabul ederler. Çünkü varoluşun steril bir alanda inşa edilmesinin temeli, toplum içerisindeki “haşerelerin” temizlenmesine dayanır. Bugün Hitler’in gaz odaları olmayabilir. Onun yerine gaz fişekleri ile sokak ortasında öldürülen siviller var. Sözü edilen iki durum arasında fark olduğunu söylemek, vicdansızlıktır. Faşizm, toplum içerisinde kabul edilebilir olmak için kılık değiştirmiştir. Bu oyuna gelmek, acıya hizmet etmek anlamına gelir.

Türkiye’deki 7 Haziran seçimleri ardından artan devlet şiddetinin ucu, çok uzun yıllardır icra edilen bir devlet geleneğine dayanır. Devleti kuran ve devamını garantileyen “Beyaz Türk – Sünni Müslüman” öğeler, ürettikleri ötekileri her daim düşman olarak ilan eder ve kendi iktidarını sağlamlaştırmak adına onları yok edecek gerekçeler üretir. Bugün Recep Tayyip Erdoğan ve AKP, AKP’nin tek başına iktidarını, “ülkenin istikrarının anahtarı” olarak sunarlar. Hâl böyle olunca, yönetimleri süresince yaşatılan yıkıma karşı çıkan halklar, yok edilmeye mahkûmdur. Tavrını barış ve özgürlükten yana koyan kesimler de bundan nasibini alır.

Söz konusu savaş, uzun bir dönem Kürt halkı üzerinden yürütülür. Ama özellikle 2013 yılında yaşanan Gezi Parkı süreci, Türkiye’yi Kürt halkının acıları ile yüzleştirir. Kendi özgürlük alanlarının kısıtlanmaya başlaması ve iktidarın kendi kasasını pervasızca doldurması ile aydınlanan insanlar, geç de olsa hakikatin farkına varır. Böylece Kürt milleti üzerinden şekillenen Kürt siyasi hareketi, ülke genelinde birlikte hareket edeceği paydaşlarla buluşur. HDP çatısı altında bir araya gelen demokrasi, özgürlük ve barış gönüllüleri, tüm bölgedeki barış için mücadele etmeye başlar. Tam da bu sebeple, şiddetten beslenen iktidar, HDP’nin etki alanına giren bölgeleri yok etmek istiyor. Bunun için de gözünü kırpmadan sivillerin ölümüne ve belli bölgelerde darbe koşullarının uygulanmasına neden oluyor. Her ne kadar 1990’lardaki durumun var olmadığı iddia edilse de, tarih bize bugün yaşananların geçmişi aratmadığını ortaya koyuyor. Yine sokağa çıkma yasakları yaşanıyor ve bu sebeple insanlar ölülerini gömemedikleri için buzdolaplarında bekletiyorlar, yine sokak ortasında siviller öldürülüyor, yine köyler bombalanıyor, yine memleket elden gidiyor naraları atılarak Kürt halkı ve barış yanlıları düşmanlaştırılıyor, yine en kutsal şey yaşamakken şehitlik kavramı üzerinden insanların acıları sömürülüyor.

“Küçük Kara Balıklar – Güneydoğu’da Çocuk Olmak”[i] isimli belgeselde aktarılanlar, bugün yaşanan talanın, aslında yeni olmadığını kanıtlıyor.  Devlet tarafından köyü yakılan ve göç etmek zorunda kalan, hastalanan kız kardeşi yokluktan ölen İmren Demirbaş’ın sözleri durumu özetliyor. O mücadeleci yürek, hayata tutunabilmenin formülünü şu şekilde aktarıyor: “Güneydoğuda siz doğduğunuzda bir çocuk olarak, hele doksanlı yıllardan sonra, aslında siz çocuk değilsiniz. Sadece bebeklik döneminde, 1-5 yaş arasında çocuksunuz. 6 yaşından sonra sen artık büyüksün. 6 yaşında sen 15 yaşındasın aslında. 10 yaşına geldiğinizde zaten siz oluyorsunuz 20 yaşında. 15’ten sonra kendinizi 40 yaşında hissediyorsunuz…”. Çocuk yaşta çalışmak zorunda kaldığını söyleyen İmren, yaşanılan sorunlarla baş etmek için gülümsediğini söylüyor: “Ben hep gülerim… Sanki ağladığımda teslim oluyormuşum gibi geliyor. Her zaman yüzümdeki buse eksik olmadı, olmayacak da. Çünkü ben güçlü bir insanım ve yaşadıklarıma böyle karşı çıkıyorum”.

Tüm yaşanan olumsuzluklara rağmen, Türkiye’de barışı kurmak için çalışan kesimler, hız kesmeden mücadeleye devam ediyor. Her gün artan devlet şiddeti karşısında soğukkanlı hareket etmek mümkün olmasa bile, büyük bir olgunlukla yürüyorlar. Attıkları her adımda, karşılarına mayınlar çıksa da, yılmıyorlar. Çünkü yürekleri hakikatten, barıştan ve eşitlikten yana çarpıyor. Recep Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarının kirli hırsını deşifre edip, ülkeye özgürlüğü getirmeden de yılmayacaklar. Buna inanıyor ve 1 Kasım seçiminde oyumu HDP’ye vererek, bu harekete ufak da olsa bir katkı sağlamak istiyorum. Ana soyumun hayat sürdüğü memleketteki mücadeleye omuz verebilmek için, elimden gelen en etkili yöntemin bu olduğuna inanıyorum. Ne de olsa barışı tesis etmek adına, herkes üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir. Değil mi?

 



[i] Belgeseli bu linkten izleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=2hvYmmQc0ho&feature=youtu.be