Blog

6. Şub, 2020

Devletler ve iktidardaki konumu aracılığıyla şiddet tekeline sahip olan gruplar, toplumlar üzerinde kurdukları tahakküm sonucunda, karanlık dönemlerin yaşanmasına sebebiyet verirler. Bugüne değin, yıllarca süren savaşlarda; toplumların imha edilmesi için kurulan ölüm kamplarından tutun da, çeşitli yöntemlerle sonsuza dek kaybolmalarına, sürgüne tabi tutulmalarına ve kimliksel yok oluşlarına kadar geniş bir skalaya yayılan yöntemler kullanıldı. Geçmişle yüzleşme süreçleri, özellikle II. Dünya Savaşı’nın neden olduğu derin yıkıntılar ve sonrasında yaşanan insanlık dışı uygulamaların bir daha gerçekleşmemesi, hakiki anlamda barışın inşa edilmesi noktasında önemli bir yol haritası sunar.

Bahsi geçen süreç içerisindeki en güzide alan, özür dileme ritüellerine ayrılır. Böylece insan hakları mağduriyetlerini gerçekleştiren tarafların cezai yargılamaya tabi tutulmasına ek olarak, yara alan toplumsal vicdanın iyileşmesine de imkân yaratılır. Hem savaş suçu işleyen failler hem de devletlerin devamlılığı ilkesinden hareketle günümüzde iktidarda bulunan yöneticiler, geleceğe sirayet edecek acılara neden olan uygulamalar için özür dilerler. Söz konusu yöntem, mağduriyetin giderilmesi için maddi anlamda bir katkı sağlamıyor gibi görünse de, benzer acıların bir daha yaşanmaması için toplumsal algı üzerinde belirleyici rol oynar.

Temsili demokrasilerde yönetme erkini elinde bulunduran kesimler, iktidarın toplumlar üzerinde uyguladığı mağduriyetlere yönelik özür dileyebilir. Bu noktada KKTC Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş’ın, “Kıbrıslı Türk halkı adına” dilediği “özrün”, tartışmaya açılması elzemdir. Çünkü mevcut örnekteki “özür”, efendiye biat eden kölenin edilgen tavrını meşrulaştırmaktan öte bir anlam içermez. Öncelikle TFF’nin KTFF’nin iradesini yok sayan paternalist tavrı[i] bir skandaldır. Tabi ki mesele bununla da sınırlı değildir. Bahsi geçen açıklamanın ardından Denktaş, bu durumu “muhteşem” sıfatı ile tanımlar. Gerek TFF’nin çıkışı gerekse Denktaş’ın buna yönelik geliştirdiği destek açıklamasının ardından, toplumsal bir karşı çıkış yaşanır. Kısacası birçok Kıbrıslı Türk, piyon olmak istemediğini dile getirir. Sonrasında ne mi olur?

Denktaş gerçekleştirdiği anakara ziyaretinde, "Kıbrıs'ta bu konuda belli ki eksik bilgiden veya tamamen bilgisizlikten bir tepki doğdu. O tepkiyi de döner dönmez doğru yola sokacağız inşallah. Bu nedenle konuyla ilgilenen ve Türkiye'den izleyip 'nedir bu Kıbrıslıların yaptığı' diye üzüntü duyan Anadolu insanından da ben Kıbrıs Türk halkı adına özür dilemek isterim. Bu yanlış beyanatlar, neticede bir bilgisizliğin sonucu ortaya çıkmış. Onu da gidereceğiz" diyerek, aslında birlikte var oluş mücadelesi vermesi gerektiği toplumdaşlarını yok sayıp, ebeveyninden “özür dilemeyi” tercih eder.  Yaptığı talihsiz açıklamanın ardından gelişen tepkilere yönelik ise: “TFF, bize sormasına gerek yok zaten ama, KTFF'ye ben böyle bir yazı yazıyorum demedi, demesine de gerek yok!” cevabını verir.

Uzun yıllardır Kıbrıslı Türklerin aşağılanmasına, ebeveyn kontrolündeki çocuk konumundan kurtulamamış durumuna, üretimden koparılıp bağımlı hâle getirilmesine, “vatan – millet- sakarya safsatası” ile uyutulmak istenmesine, her gün yeni bir kurumun “ekonomik akıl” gerekçesi altında özelleştirme tehlikesi ile karşı karşıya kalmasına ve gençlerin ülkede yaşamlarını devam ettirebilme imkânlarının budanmasına yönelik uygulanan neoliberal politikalara ilişkin özür dilenmesi gerekirken; iradesine sahip çıkmak isteyen toplum adına diğer bir iktidar karşısında “özür dilemek” neye hizmet etmektedir? Denktaş “Kıbrıslı Türklerin tepkisini doğru yola sokmak” yerine bu soruyu yanıtlamalıdır. Türkiye Devleti’nin ayrıca mağdur ettiği Anadolu halklarından özür dilemek yerine onlarla dayanışma içinde olduğumu belirtirken, TFF’nin Kıbrıslı Türklerin kendi gelecekleri ile ilgili karar alma hakkını görmezden gelen küstah tavrından dolayı, bizden özür dilemesi gerektiğine inanıyorum.



[i] Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği’ne (FIFA), Kıbrıs’ın kuzeyinde temsilcilik açmak için başvuru yapması.

6. Şub, 2020

Nisan ayında gerçekleştirilecek Cumhurbaşkanlığı seçimleri için yasal propaganda süreci başlamamasına rağmen, adaylar gerek yazılı gerekse görsel basında boy göstermeye başladılar. CTP-BG’nin bir kadın aday göstermesi, siyasette kadın temsilini önemseyen biri olarak konuyu daha yakından incelememe neden oldu. Tabi ki bu noktada, partilerin ve bağımsız adayların seçim vizyonlarını reklamlaştırdıkları propaganda şekilleri büyük bir önem taşıyor.

Önceden ailenin erkekleri üzerinden tanımlanan kadınlar, şimdi de muhafazakâr dil içerisinden değerlendirilmeye başlandı. “Hanımefendi” kelimesine yapılan vurgu, bunun en açık örneğidir. Çünkü her bir tabir, karşısındaki öteki üzerinden varoluşunu icra eder. Bahsi geçen hitap şekli aracılığıyla saygı duyulması gereken bir kimsenin varlığına dikkat çekilir. “Hanımefendi olmayan kadınlar nasıldır?” diye kendine sormadan duramıyor insan. Bugüne kadar hiçbir erkek aday için “beyefendi” kelimesinin kullanıldığını görmedim. Demek ki mevzu kadınlar olunca, birtakım sıfatlar ile adayın niteliğinin pekiştirilmesi önemsenir. Ayrıca “erkekten âlâ işler yapan ilk kadın” kullanımı da iki yönü ile sorunludur. Öncelikle özcü yaklaşımları içerisinde barındıran bu anlatım, ataerkil sistemin ürettiği “kadın – erkek karşıtlığının” karmaşası içerisinde kaybolur. Mesele hangi cinsin daha iyi iş yapması, daha becerikli olması değil; hangi politik değerler temelinde hareket ettiğidir. Buna ek olarak “ilk”  ve “ilk defa inanıyorum” ibareleri de bugüne kadar toplum içerisinde önemli katkıları olan kadın siyasileri hiçe sayar niteliktedir. Kadın siyasetçileri bir kenara bıraksak bile, Kıbrıs’ta önemli bir kadın hareketi olduğu gerçeği gözden kaçırılmaktadır.

Özellikle büyük bir çoğunluğunu CTP’li kadınların oluşturduğu YKB’nin yürüttüğü ve sosyalist değerler temelinde var ettiği eşitlik mücadelesinin yok sayılması, kabul edilebilir değildir. Bu anlamda CTP-BG kadın örgütünün hassasiyetlerinin göz önünde tutulmadığını düşünüyorum. Yine ve yeniden toplumsal cinsiyet eşitliğini, demokrasinin bir parçası olarak kabul etmeyen eril iktidarın yürüttüğü cinsiyetçi bir kampanyanın varlığından bahsetmek mümkündür. Söyleyeceği söze fırsat vermeden kadının adını var etmek, ne yeterli ne de anlamlıdır.

Birikim Özgür Yenidüzen gazetesinde yayınladığı köşe yazısında açık bir şekilde “ilk” olmanın ne anlama geldiğini dile getirir:

“Samimiyeti, enerjisi, yenilikçiliği, çalışkanlığı, siyasi çekişmelerden uzak duruşu, modern kadın imajı ve denenmemişliği ile Doktor Sibel Siber tek heceli tek bir sözcüğü getiriyor akıllara:
İlk!”. 
Bu cümle içerisinde kullanılan her bir kelime, adayı apolitik bir zemine oturmak için yeterlidir. Siber’in hem verdiği demeçlerde hem de bu güne kadar yer aldığı siyasi mevkilerdeki konumu ile politik bir duruş çizememiş olması, bu tanımlamalarla katmerlenir. Kıbrıs’ta Federal barışı gerçekleştirmek için talip olunan bir makamda, net bir ideolojik duruşun olması elzemdir. Bu “samimiyet, enerjik, yenilikçi modern imaj, denenmemişlik, siyasi çekişmelerden uzak duruş…” ile tanımlanabilecek bir konu değildir. Pınar Selek buna dair: “Kadınların barış mücadelesine katılımı, onların ‘sevecen ve pasif yapılarının doğal bir sonucu’ değil, politik bir seçimdir”[i] der. Dile getirilen sıkıntının bir diğer nedeni de, partilerin şirket mantığı ile yönetilmek istenmesinden kaynaklanır. Aksu Bora bahsi geçen sıkıntıyı şu şekilde gerekçelendirir: “Partilerin birer ‘seçim işletmesine’ dönüşmesi, politikanın kamusallıktan arınmasının en önemli boyutlarından biriydi. Göstermelik bir takım jestler ve hamasetten başka siyasal partilere kişilik kazandıran, onların belkemiğini oluşturan ideolojik yapılanma, tamamen dağıldı.[ii]” Kıbrıs’ın kuzeyi için de durum farklı değildir. Tüm bunlar ışığında daha inandırıcı olmak ve kadın temsilinin feminist duyarlılıklar çerçevesinde hedeflendiğinin gösterilmesi için, gelecek günlerde daha farklı stratejiler güdülmesinde yarar vardır. Tabi ki bu husus tüm adaylar için geçerlidir.

Yıllardır sürdürülen müzakere süreçlerinin yeni bir soluğa ihtiyaç duyduğu bu dönemde, toplumsal cinsiyet eşitliği ve barışın içselleştirilmesi anlamında olmazsa olmaz iki hususu paylaşmak istiyorum. Bunlardan biri BMGK’nın 1325 (2000) sayılı kararı, bir diğeri ise görüşme masasında yer alan başlıklara yönelik alternatif çözüm pratikleri sunan GAT’ın önerileridir.

BM 1325 (2000) Sayılı Karar: “Kadınlar, Barış ve Güvenlik”

1325 (2000) Sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin “Kadınlar, Barış ve Güvenlik” başlıklı Kararı[iii] özellikle Afrika, Asya, Latin Amerika’da yaşanan deneyimler üzerinden yürütülen kadın barış hareketlerinin de üstün çabalarıyla, 31/10/2000 tarihinde kabul edildi. Karar yaşanan çatışmaların çözümü ve barışın tesis edilmesi noktasında kadınların karar alma süreçlerine dâhil edilmesine, silahlı çatışmaların temelde kadınlar ve kız çocukları üzerindeki etkisinin görünür kılınmasına ve bunlara yönelik çözüm önerileri geliştirecek kurumsal yapıların oluşturulmasına yönelik devletlere bir takım tavsiyelerde bulunur. Bu anlamıyla karar, barış görüşmelerinin yürütüldüğü coğrafyalarda silahlı çatışmaların kadınlar üzerindeki özel etkisini, kadınların çatışmanın önlenmesi ve çözümlenmesi konusundaki rolünü tanımlamak açısından paha biçilmez bir yol haritasıdır.

GAT (Toplumsal Cinsiyet Danışma Kurulu)

Kıbrıs’ta barış inşası ve çatışma sonrası çözüm süreçlerinin şekillendirilmesi için çalışmalarını yürüten GAT, Kıbrıslı sivil toplum aktivistleri ve akademisyenler tarafından 2009 yılında kuruldu. GAT 1325 (2000) Sayılı Kararın Kıbrıs’ta uygulanmasını sağlamak için “Kıbrıs’ta Kadınların Barışı” isimli bir rapor[iv] hazırladı. Söz konusu rapor içerisinde; idare ve güç paylaşımı, vatandaşlık, mülkiyet ve ekonomi başlıklarına ilişkin öneriler yer alıyor. Bunların özellikle bir kadın adayın propaganda sürecine dâhil edilmesinin hayati bir önemi vardır. Ama feministlerin önerilerinden o kadar korkuluyor ki, barışın gerçekleştirilmesi için kadınlar tarafından hazırlanan ve görüşme masasında bulunan kimi başlıklar için belirlenen hususları görmezden geliyorlar. Sanki mesele sadece ilk kadın cumhurbaşkanı adayı göstermekmiş gibi, bu adaylığın altını dolduracak politik argümanlardan uzak duruluyor.

İki toplum lideri tarafından yıllardır yürütülen ve çözümü bir türlü gerçekleştirilmemiş Kıbrıs Sorunu’na dair toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten, etnik temelli kutuplaşmalardan ziyade barışın gerçekleştirilmesine ilişkin alternatif bakış açılarını ortaya koyan bu çalışma, gerçek anlamda toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı Federal Kıbrıs’ı kuracak bir adayın hedefleri arasında sayılmalıdır. Bu anlamda seks köleliğine neden olan insan ticareti, mültecilik statüsü, çatışma dönemlerinde yaşanan kayıplar – cinayetler – tecavüzlere dair yüzleşme imkânı tanıyan mekanizmaların yaratılması, barışın kalıcılığını sağlayacak askersizleştirme politikalarının ne olacağı gibi konular da, barışa sevdalı bir cumhurbaşkanı adayının gündeminde yer almalıdır. Gerisi lafügüzaftır…

 

6. Şub, 2020

 

Üzerinde yaşadığımız coğrafya, içerisinde kimlik karmaşaları barındırır. Özellikle din ve milliyet temelinde dikilen kaftanlar, terzilerin her türlü provasına rağmen bir türlü oturmaz bedenlerimize. Ya bol gelir ya da içine sığamayız dikenli tellerle dikilen elbiselerin. Tabi ki bunlarla sınırlı değildir tanımlamalar. Bir de siyasi yapılar vardır ki, onlar daha keskindir ve daha kolay sahiplenilir. Günümüzdeki siyasi partilerin ideolojik farklarını ortaya koyan pratikler azalmış olsa da, geçmişte öyle olduğu söylenemez. Bahsettiğim dönemler, insanların mensup oldukları siyasi görüş ve partiden dolayı işe alınmadığı, kuzey Kıbrıs’ın bir ucundan diğer ucuna sürüldüğü, ganimetin paylaşılmasında gözle görülür eşitsizliklerin yaşandığı zamanlardır.

Ben de kendini solda tanımlayan ve bu uğurda çeşitli örgütler içerisinde mücadele eden bir aileden geliyorum. Evimizde sürekli siyaset konuşuldu. Kıbrıs Sorununa, ülkedeki statükonun yaşattığı insan hakları mağduriyetlerine ve eşitsizliklere duyulan öfke, o zamanlarda ekildi damarlarıma. Yaşım ilerledikçe bu tepki, sorunların çözümü için aktif rol alma sorumluluğuna dönüştü. Gerçek anlamda sorgulama yeteneğine sahip olduğum lise yılları, Annan Planı gibi bir milada denk geldi. O süreç, hem benim hem de aynı dönemi yaşayan dostlarım için siyasi bir okul oldu. Her şeyden önemlisi, yıllardır varlığını koruyan sağ ideolojinin temsilcisi Denktaş, ana aktör olma konumunu kaybetti. O zamanlar Kıbrıs’taki mücadelenin, klasik anlamda “sağ – sol” arasındaki bir ikilikten ibaret olduğunu sandım. Hâlbuki mesele o kadar da basit değildi. Çünkü kendini solda tanımlayan yapılar içerisinde, “yanılsama yaratan omurgasızlar” türemeye başlamıştı.

İşte o zaman, teori ve pratiğin paralelliğinin önemini kavradım. Aslında hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Sağlıklı bir zihne sahip olmak için, sorgulamayı elden bırakmamak gerekiyordu. Bir de şunu anladım: Üzerinize yapıştırılan bir kimlik varsa, onu temizlemek çok zordur. Kıbrıs’ın kuzeyindeki “aileleştirilmiş” siyasi yapılar sizi; sorgulamayan itaatkâr çocuklar olarak algılarken, o oluşuma muhalif taraflar politik pratiğinize bakmadan hakkınızdaki ezber eleştirileri ardı ardına sıralarlar. Kendinizi o anlarda, cehennem ateşleri üzerindeki sırat köprüsünde gibi hissedersiniz. Ama bildiğiniz yoldan şaşmadığınız noktada, ne cennete ne de cehenneme kabul edilirsiniz. Özgürlüğe atılan ilk adım, köprü kurgusunu yıkmaktan geçer. Toplumsal adalet ve eşitliği inşa etmek adına, dar çemberleri yıkmak önemlidir. Çünkü söz konusu alanlar, hem “ideolojik ezberi” hem de siyasi hırsları içerisinde barındırır.

Tüm bunları, ülkedeki siyasi arenada, köprüyü yok eden insanlara duyulan açlığı dile getirmek için aktardım. Dünya ölçeğinde gerçekleştirilen değişimler incelendiği zaman, aidiyet ilişkisi üzerinden kurulan itaati kabul etmeyenlerin varlığı göze çarpar. Feminizmin bana öğrettiği en önemli husus, ataerkinin klasik anlamda kalıplaşmış bir siyasi konumlanış olmadığıdır. Bu noktada siyasi ezberimi bozan noktalardan biri de, kendine sağ ideoloji içerisinde yer bulan kadınların, kadın dayanışmasına ve zaman zaman feminist mücadelenin bileşenlerine yönelik tavır alabilme becerileridir. O kadınlar, kendilerine biçilen elbiselerin dikişlerini tek tek söküp, yerine yeni fistanlar dikerler.

Erkek egemenliğinin temelinde yer alan muhafazakârlık, milliyetçilik, militarizm ve neo-liberalizmin sağın vazgeçilmez öğeleri olduğunun bilincindeyim. Belirtilen her bir yaklaşım; birbirini besler ve halklar içerisindeki nefrete zemin hazırlar. Sözü edilen saptamalara rağmen, sağdan gelen kadınların zaman zaman bu kurguyu yok ettiğini görmek, hem şaşırtıcı hem de umut vericidir.

CTP milletvekili Doğuş Derya’nın, sivil toplum örgütlerinin görüşlerini de dikkate alan özverili çalışmaları neticesinde ortaya koyduğu Aile (Evlenme ve Boşanma) Yasası Değişiklik Önerisi, geçtiğimiz gün oy birliği ile Meclis’ten geçirildi. Önerinin görüşüldüğü ad hoc komitede yer alan ve her adımda olumlu bir tavır sergileyen UBP milletvekili İzlem Gürçağ, bugüne kadar edindiğim kadın dayanışması deneyimine bir yenisini ekledi. Gürçağ öncelikle oylama yapılmadan kürsüye çıkıp, Öneriye olumlu oy vereceklerini dile getirdiği. Sonrasında ise oturumu izleyen Aile Yasası Değişmeli İnisiyatifi üyelerinin yanına gelip; her şeyin daha güzel olacağını söyledi ve yürütülen çalışmaya destek verildiği için bizi tebrik etti.

 Buna rağmen Meclis’teki iki kadın milletvekili Fazilet Özdenefe ve Sibel Siber oylamaya dahi katılmadı.  Hatta Özdenefe, önceki oturumun son dakikasına kadar salonda yer almasına rağmen, Aile (Evlenme ve Boşanma) Yasası Değişiklik Önerisi görüşüleceği esnada salonu terk etti. Uluslararası insan hakları sözleşmeleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, kadın ve çocuk haklarını ilgilendiren düzenlemeler göz önünde tutularak hazırlanan bir Önerinin görüşülmesi esnasında Meclis içerisinde yer almamak, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi için kabul edilebilir değildir. Unutulmamalıdır ki bu gibi anlar, “sol harekete” dair dile getirdiğim, söz ile pratiğin sınandığı süreçlerdir. “Omurgasızlığın” kol gezdiği günümüzde, politik güvenilirliği kaybetmemek adına, her daim tetikte olmak önemlidir. Umarım o esnada Meclis oturumunda bulunmalarını engelleyen çok önemli bir sağlık problemleri yoktur! Çünkü ondan öte bir mazeret, abesle iştigal edecektir.

 

6. Şub, 2020

 

Ataerkil sistemin en önemli bileşenlerinden olan muhafazakârlık, kadını ev içindeki aile mevhumu üzerinden tanımlar. Bunu yaparken çoğu zaman, kadının cinsiyetinden kaynaklanan sorunlarını ve ev içinde yaşadığı emek sömürüsünü görünmez kılan “annelik” olgusuna da sıkça referans verir. Duygu Asena’nın yıllar önce dile getirdiği gibi, aslında kadının varlığının ilk ayağını oluşturan adı bile yok sayılır. Artık ortada milliyetçi akıl tahayyülü tarafından üretilen bir millet ve onun en temel birimi olan aile vardır. Devletin devamlılığı için ailenin korunması ve kollanması elzemdir. Ailenin bu denli kutsallaştırılması, erkek şiddetinin normalleştirildiği hane içlerinin dokunulmaz bir alan olarak algılanmasına neden olur. Böylece kadının evde yaşadığı şiddete karşı attığı çığlık, “mahrem alan” içerisinde kaybolur.

Tarihte birçok örneğine rastladığımız aile fetişizminin en yakın uygulaması, AKP Türkiye’sinde yaşanır. Günde 5 kadının -büyük bir çoğunluğunun kocaları, eski kocaları, ailenin erkek elemanları, sevgilileri tarafından- öldürüldüğü ülkede; isminde kadın bulunan bakanlık kapatılmış, onun yerine TC Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kurulmuştur. Tabi ki mesele sadece isim değişikliğinden ibaret değildir. Ayrıca bir takım ideolojik gerekçeler de, Kadın Bakanlığı’nın kapatılmasına neden olur. Muhafazakâr eril zihniyet, kadının adına dahi tahammül edemez ve şiddetin meşrulaştırıldığı soyut bir kavram olan aileyi destekler.

AİHM tarafından Türkiye’nin alt yönetimi olarak tanımlanan KKTC hükümeti, siyasi ilişkileri nedeniyle Türkiye Devleti ile sıkı bağımlılıklar içinde birçok icraata zemin hazırlar. Bunu da çoğu zaman “destek ve katkı sağlanıyor” perdesi arkasına saklar. Geçtiğimiz günlerde ailenin mevzubahis olduğu bir eğitim çalışmasının varlığından haberdar oldum. TC Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile KKTC Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı işbirliğinde hayata geçirilen “Aile Eğitim Programı” kapsamındaki eğitici eğitimi, KKTC'de başlatıldı. KKTC Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Aziz Gürpınar, eğitimin açılışında yaptığı konuşmada, ailenin bireyle toplum arasında bağ kuran ve toplumsal hayatın devamını sağlayan en temel sosyal kurum olduğunu ifade etti. Yine basından öğrendiğim kadarıyla, eğitimcilerin bir kısmı da TC Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Aile ve Toplum Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nden geldi.

Gürpınar bundan 2 yıl önce, 25 Kasım 2013 tarihinde, 2014 yılında Kıbrıs’ın kuzeyinde “Kadın Sığınma Evi” kurulacağı taahhüdünde bulundu.[i] Fakat bu noktada hiçbir gelişme yaşanmadı. Buna ek olarak sivil toplum örgütlerinin de görüş verdiği TOCED (Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dairesi) Yasası, Kasım 2014’de Meclis’ten geçirildi. Seçim yasaklarının başlangıç tarihi olan, 22 Şubat 2015 tarihine kadar da Daire’ye ilişkin herhangi bir somut adım atılmadı. Şu anda da Daire’nin işlevsel hâle getirilmesi için seçim yasaklarının bitmesi beklenmektedir. Kadınların birey olarak güçlendirilmesine ve toplumsal cinsiyet eşitliği alanında daha gerçekçi adımların atılmasına zemin hazırlayacak hususlar, nedense görmezden gelinmekte, bilinmeyen bir tarihe ertelenebilmektedir.

Kadının adını silen ve kadınların şiddete maruz kalmalarının altında yatan eril zihniyeti, yürüttüğü politikalarla her gün yeniden üreten bir iktidarın uygulayıcılarının sunacağı bir eğitim, neye hizmet edecektir? Türkiye’deki feministlerin de karşı çıktığı ve “aile dışında hayat var”[ii] sloganı ile eleştirdiği uygulamalar, toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten bir duruşla örtüşebilir mi? Esas dert, kadının toplum içerisindeki konumunun güçlendirilmesi ve kendi hayatı üzerinde belirleyici rol oynaması ise, izlenmesi gereken yol bu mudur? TOCED gibi bir iradeye sahip olan KKTC yönetiminin, bu soruların cevaplarını açıklığa kavuşturması gerekmektedir. Söz konusu irade çerçevesinde yürünecek yolda, ilk etapta yereldeki sivil toplum örgütleri ile sıkı ilişkiler kurmak ve toplum içerisindeki sorunları o temelde çözümlemek önemlidir. Eminin ki sunulmak istenen eğitim bünyesinde, istişare edilebilecek sivil toplum örgütleri vardır. Onları yok sayıp, sadece TC Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile birlikte hareket etmek kabul edilebilir değildir.

 

6. Şub, 2020

 

Meclis’te en yoğun mesainin yaşandığı bu günlerde milletvekilleri, hazırlanan bütçe lehine ve aleyhine konuşmalar yapıyor, ülkedeki sorunlara dair görüşlerini dile getiriyorlar. Dün oybirliği ile onaylanan ve 259 Milyon 500 bin TL pay ayrılan Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı bütçesi görüşülürken, vicdani ret mevzusu da gündeme geldi. Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki, en temel insani ihtiyaçlar arasında sayılan eğitim, sağlık, barınma ve insan hakkı mağduriyetlerini önleyici mekanizmaların hayata geçirilmesi gibi konularla yarışan, hatta zaman zaman daha fazla önem verilen askeri harcamalara bu denli pay ayrılması kabul edilebilir değildir. İnsan haklarına duyarlı ve sosyal devlet anlayışını benimsediğini iddia eden bir ülke yönetiminin, söz konusu miktarı oybirliği ile kabul etmesi dikkatle irdelenmesi gereken bir sorundur.

TDP milletvekili Zeki Çeler’in, vicdani ret hakkına referans verdiği cümlelerine “askerliğin zaman harcama olduğunu” belirterek başlaması, hakkın manasına dönük kafa karışıklığına neden olabilir. Vicdani retçiler “zorunlu askerlik ödevini” yerine getirmemeyi, “zaman kaybı” gibi hususlar üzerinden tanımlamaz. Vicdani ret, dünyanın pek çok ülkesinde hukuki güvence altına alınmış evrensel bir insan hakkıdır. Bireylerin ideolojik, dini, felsefi ve ahlaki değerleri doğrultusunda zorunlu olarak askerlik hizmetini yerine getirmeyi kendi iradesiyle reddetmesi olarak tanımlanan hak; Kıbrıs’ın kuzeyinde yürütülen bir mücadele alanını da oluşturur. Bu güne kadar sivil itaatsizlik ile zorunlu askerlik hizmetine bağlı kurallara aykırı davranan eylemciler, hapis cezalarına maruz kaldılar. Uluslararası insan hakları belgeleri ve kurumları, vicdani reddin bir insan hakkı olduğu saptamasını yapar ve devletleri bu hakkı yasallaştırmaları gerektiği noktasında uyarır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi birçok davada, hukuk sisteminde vicdani ret duruşuna aykırı yasal ve kurumsal düzenlemeler barındıran birçok devleti mahkûm etmiştir.

Çeler’in konuşması içerisinde değindiği vicdani ret hakkına karşılık, sağ cenahtan cevap gecikmedi. DP-UG Genel Sekreteri Hasan Taçoy: “Askerlik konusunda çok siyaset yapılmaktadır, vicdani ret bu ülkede imkânsızdır”[i] diyerek, görüşünü Meclis kürsüsünden paylaştı. Hâlbuki 7 Temmuz 2015 tarihinde DP-UG Genel Başkanı Serdar Denktaş, “daha fazla demokrasi, daha fazla adalet, daha fazla eşitlik, daha fazla insan hakları ve daha fazla özgürlük parametreleri” üzerinden hazırlanan partinin Yeni Vizyonunu kamuoyu ile paylaşırken şu cümleleri sarf etmişti:

Vicdani ret hakkı

Demokrat Parti Vicdani ret hakkını, önerdiğimiz yeni Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Tasdik Yasası bağlamında ve 7 Temmuz 2011 tarihli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı doğrultusunda tanımalı ve bu hakkın verilmesi için gerekli yasal düzenlemenin yapılmasına destek vermelidir.”[ii]

 

Politikanın uygulayıcısı olan aynı siyasi parti lideri ve yöneticilerinin, birbiri ile esasen çelişen duruşlar içerisinde olmaları trajikomiktir. Umarım en kısa zamanda Taçoy, kendi partisinin hedeflerine aykırı olan açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını ya da yanlış anlaşıldığını dile getirir! Mensubu olduğu partinin en üst kademelerinden birinde görev yapıyorken, bu kadar farklı saptamalarda bulunmak, hem DP-UG için hem de kendi siyasi duruşu açısından sıkıntı yaratacaktır.

Uzun yıllar şiddetin meşru kabul edildiği, savaş ve çatışma dönemlerinin sorgulanmadığı bizim gibi coğrafyalarda, vicdani ret hakkının önemi daha açık bir şekilde ifade edilmelidir. Taçoy’un “askerlik konusu ele alınırken ülke gerçekleri göz önünde bulundurulması gerekir” hatırlatması, konuyu tersten okuduğunuz zaman pek manidardır. Evet, Kıbrıs’ta yaşanan acıların son bulması, iyileştirilmesi ve arzu edilen barış ortamının yaratılması için “zorunlu askerlik ödevi” tartışmaya açılmalıdır. Böylece yaşanan şiddetin normalleştirilmesine neden olan militer öğeler ve askerliğin bireylerin özgür iradesini yok sayan zorunluluk içeren yapısı da açıkça irdelenebilecektir.  Milletvekillerinin üzerine düşen görev insan haklarının imkânsızlığı üzerine beyanat vermek değil, ülkeyi daha yaşanabilir kılacak çalışmaları hayata geçirmektir. Unutulmamalıdır ki vicdani ret “imkânsız” değil, haktır.